Günümüz dünyasında her şeyin hızla tüketildiği, görselliğin hakikatin önüne geçtiği bir "imaj devri" yaşıyoruz. Bu değişimden maalesef en kutsal değerlerimiz, dini ve manevi dünyamız da nasibini alıyor. Bir zamanlar kalbin en kuytu köşelerinde, edep ve tevazu ile yaşanılan manevi değerler; şimdilerde ekranların, beğenilerin ve dijital alkışların nesnesi haline gelmiş durumda. Biz buna kısaca "manevi değerlerin yüzeyselleşmesi" diyoruz.
Oysa kadim geleneğimizde asıl olan dışın süsü değil, için derinliğidir. Hadis meclislerinin kapısının onunla aralandığı, muhaddislerin eserlerinin mukaddimesine bir mühür gibi vurduğu o ilk hadis; Efendimiz’in (Sallallahu Aleyhi Vesellem)’in “Ameller niyetlere göredir” (Buhârî, Bedü’l-Vahy, 1; Müslim, İmare, 155) fermanıdır. Çünkü niyet; amel ağacının kalbi, gövdesini ayakta tutan ruhu ve toprağa sımsıkı tutunan köküdür. Nasıl ki kökü derinlerde olan bir çınar ne hırçın fırtınalara boyun eğer ne de coşkun sellere teslim olur; devrilmek nedir bilmezse halis bir niyetle beslenen ameller de hayatın fırtınaları ve devrin savrulmaları karşısında öylece dimdik ve sarsılmaz kalır. Niyetini kökleştiren, istikametini ebedileştirir. Amelde istenen amelin kendisinden ziyade niçin ve kim için yapıldığıdır.
İslam, özü itibarıyla bir "ihsan" dinidir. Meşhur Cibril hadisinde, ihsan; Allah (Celle Celaluhu)’ı görüyormuşçasına ibadet etmek olarak tarif edilmiştir. Yani, her an Allah (Celle Celaluhu)’ın gözetiminde olduğumuzun bilinciyle derinleşmek... Ancak modern dünyanın modern dindarlık pratiğinde, ibadetin ve ahlakın "özü" yerine "biçimi" ön plana çıkmaya başladı. Namazın huşusu yerine seccadenin markası, orucun sabrı yerine iftar sofralarının şatafatı, haccın arınması yerine Kâbe manzaralı otel odalarından paylaşılan fotoğraflar, hac kınaları, umre kınaları konuşulur oldu. Halbuki bu değerler, yaşanmak içindir, sergilenmek için değil. Böyle olunca da bu değerler, beklenen etkiyi göstermemekte ruhsuz bir kültürel aksesuar olmaktan öteye geçememektedir. İhlasla yapılmayan amellere göğün kapısı açılmaz, Allah katına yükseltilmez. Yükseltilmeyen ameller de yeryüzünde kalır. Allah’ın kabul etmediği ameli kullar kabul etse ne olur?
Maneviyatın yüzeyselleşmesindeki en büyük etkenlerden biri, şüphesiz dijital dünyadır. Dijital dünya mecraları, mahremiyetin sınırlarının silindiği mecralardır. Mahremiyet olmadığı için her şey ulu ortadır. Kul ile Rabbi arasında olması gereken dua etmek bile bir "performans" haline geldi. Sessizce yapılması gereken dualar, yakarışlar, niyazlar, gözyaşları, estetik bir fon müziği eşliğinde "hikâye" olarak paylaşılır oldu artık. Oysa maneviyat, doğası gereği sessiz ve derindir. Adına ihlas denen olgu da budur. Yani amelleri halkın görmesinden, gösterişten, yüzeysellikten tasfiye etmektir. Şatafatın, gürültünün olduğu yerde hikmet, gösterişin olduğu yerde samimiyet barınamaz.
Günümüz dünyasında, dini değerlerin yüzeyselleşmesinin bir diğer tezahürü de dinin sadece ritüellere hapsedilmesidir. Dürüstlük, emanete hıyanet etmemek, kul hakkı gözetmek, sözünde durmak, yalan konuşmamak, Allah’ın mahlukatlarına şefkat göstermek gibi temel ahlaki ilkeler, "şekilsel dindarlığın" gölgesinde kalıyor. Alnı secdeden kalkmayan ancak ticarette hile yapan, namazını aksatmayan ama komşusuna eziyet eden, hacca giden ama yalan konuşan, zekâtını veren ama kul hakkı yiyen bir profilin ortaya çıkması, maneviyatın yüzeyselliğinin en acı göstergesidir.
Yüzeyselleşme hastalığından kurtulmak için "kalp tasfiyesi" dediğimiz sürece geri dönülmelidir. Değerlerimizi vitrinlerden indirip kalbimizin derinliklerine yerleştirmeliyiz. Bunun için de yaptığımız her güzel işi "Kim görsün?" diye değil, "Allah (Celle Celaluhu) razı olsun" diye yapmalıyız. Sadece Allah (Celle Celaluhu) ile baş başa olduğumuz, kimsenin bilmediği gizli iyilikler ve nafile ibadetler biriktirmeliyiz. Dini bilgiyi sadece bir malumat olarak değil, hayata dokunan bir hikmet olarak okumalıyız. Lüks ve şatafatlı yaşamdan, gösterişçi tüketimden kaçınarak, dinin özündeki sadeliği ve iktisadı hayatın merkezine koymalıyız.
Sonuç olarak; dinin kabuğuyla meşgul olup özünü ihmal etmek, susuz bir insanın bardağın süsüne dalıp içindeki suyu içmeyi unutmasına benzer. Maneviyatımızın güçlenmesi, ancak o suyu içmekle olur. Şekilcilik başkalarının gördüğü “biz”dir. Oysa bizim için gerekli olan, bizi kurtaracak olan, başkalarının gördüğü "biz" değil, Allah (Celle Celaluhu)’ın bildiği özümüzdür.
Bir dahaki yazımızda buluşunca dek, dualarınızda olmak dileğiyle, Allah’a emanet olun.