İnsanlık tarihi, büyük değişimlerin daima büyük fedakârlıklar neticesinde gerçekleştiğini gösterir. Fedakârlık, insan ruhunun en soylu erdemlerinden biridir; çünkü kişinin, bir başkasının iyiliği ve menfaati için kendi istek, mal veya rahatından vazgeçmesidir. Fedakârlık, bir topluluğun bencilliği aşarak, ortak bir ideal uğruna şahsi çıkarlarından feragat edebilmesidir. İnsanlık tarihi nice fedakârlık sahnelerine şahit olmuş, nice fedakâr insanlara tanıklık etmiştir. Bu fedakârlık ahlakını yeryüzüne taşıyan eşsiz örneklerden biri de İslam medeniyetinin kurucu nesli olan Sahabe-i Kiram’dır. Onların bu özverisi, Hicaz topraklarından başlayarak batıda Mağrip sahillerine, doğuda ise Asya’nın içlerine kadar uzanan bir medeniyet inşasının temel harcı olmuştur.
Kur'an-ı Kerim'in, sahabenin fedakârlığını anlatmak için kullandığı temel kavram, "İsar" (tercih etme)dır. Bu ahlaki yüceliğin zirvesi, Haşr Suresi’nde şöyle müjdelenir: "Kendilerinde bir yoksulluk (ihtiyaç) olsa bile kardeşlerini öz nefislerine tercih ederler..."[1] İsar, İslam ahlakının en üst seviyesidir. Bu ayet Ensar’ın, Muhacir kardeşleriyle -ki onlar Mekke’den inançları uğruna tüm mal varlıklarını ve sosyal statülerini geride bırakarak hicret etmişlerdi- kendi yiyeceklerini, evlerini ve hatta ticaret mallarını dahi paylaşırken, gönüllerinde hiçbir kıskançlık ya da beklenti taşımadığını vurgular. Sahabe nesli, bu ahlaki yüceliği teoride değil, bizzat yaşam biçimleriyle somutlaştırmıştır. Onlar, bu eylemi yalnızca Allah rızası için yapmış, nefislerinin cimrilik ve bencillik tuzaklarından korunarak kurtuluşa erenler zümresine dâhil olmuşlardır.
Sahabenin fedakârlığı sadece ekonomik alanda kalmamış, aynı zamanda canları pahasına verdikleri mücadelede de kendini göstermiştir. Mağrip'ten Asya'ya yayılan İslam fetihleri, tesadüfi askeri başarılar değil, fedakâr bir neslin kararlılığının sonucudur. Savaş meydanlarında yaralı bir sahabenin, yanına getirilen suyu kendisi içmeyip daha yaralı olduğunu düşündüğü kardeşine uzatması ve suyun elden ele dolaşırken kimsenin içemeden şehit olması, îsar ruhunun zirvesidir. Bu, dünyalık bir karşılık beklentisinin tamamen silindiği, yalnızca Allah’ın rızasının hedeflendiği bir ruh halidir. Bu yüksek ruh, onlara dünyevi makam ve şöhreti değil, yalnızca hizmeti aratmıştır. Bir görev veya sorumluluk gerektiğinde, kolay ve rahat olanı seçmek yerine, zorluk içeren işlere koşmaları ve hatta kendilerinden daha liyakatli gördükleri bir arkadaşını öne sürebilmeleri, bencilliğin en ufak izini dahi kalplerinden söküp attıklarının kanıtıdır.
Sahabenin bu fedakârlığı, Hz. Peygamber'in vefatından kısa bir süre sonra adeta bir "inanç ordusu" olarak dünyanın dört bir yanına dağılmalarına yol açmıştır. Horasan’dan Çin’e, Mısır’dan Kuzey Afrika’ya (Mağrip) ve Anadolu’ya kadar İslam davasının yayılmasına vesile olmuşlardır. Bazı rivayetler, birkaç sahabenin ticaret ve tebliğ amacıyla Çin'e kadar ulaştığını belirtir. Arabistan'dan Çin'e seyahatin, o zamanın zorlu şartlarında ne kadar uzun ve yorucu olduğu akıldan çıkarılmamalıdır. Bu durum, İslam'ın henüz ilk yıllarında ne kadar geniş bir coğrafyaya yayıldığının sembolü ve hiç şüphesiz sahabenin eşsiz fedakârlığının zirvesidir. Veda Haccı’nda 100 bin ile 140 bin arasında Sahabe-i Kiram’ın olduğu tahmin ediliyor. Bu sahabenin büyük çoğunluğu, sırf Allah yolunda fedakârlığın bir gereği olarak kıtaları aşmışlardır.
Mağrip’ten Asya’ya yayılan sahabenin sergilediği bu fedakârlık ruhu, bizlere sadece bir tarih anlatısı sunmaz; aynı zamanda modern çağın zorlukları karşısında nasıl bir duruş sergilememiz gerektiğini de fısıldar. Eğer İslam ümmeti olarak yeniden güçlü ve onurlu bir kalkınma gerçekleştirmek istiyorsak, yapmamız gereken şey, sahabenin bu fedakârlığını örnek almaktır. Onlar mal, makam vb. hiçbir şeye tamah etmediler. Bilakis, birinci sınıf maddi güçleri yüksek makamlara kurban eden bir anlayışı terk edip hem âfâkta hem de enfüste fetihler gerçekleştirdiler. Onlar, nefsanî arzularını değil, hizmet ruhunu yücelttiler.
Bir dahaki yazımızda buluşuncaya dek, dualarınızda bizleri de unutmamanız dileğiyle, Allah'a emanet olun.
[1] Haşr Suresi 9. ayet