Modern çağda insanların yaşadığı en büyük problem yalnızlık duygusudur. Aslında bu durum, duygudan da öte ağır bir yaşanmışlıklar silsilesiyle her insanda farklı fakat olumsuz birtakım durumlara yol açmıştır. İnsan, her ne kadar dilinde bunu ikrar etmese de genellikle kalbinde toplumsal bir birlikteliğin ritmini arayarak yaşar.
Modern çağın getirdiği “kimseye muhtaç olmamak, özgür olmak, kimseye bağımlı olmamak” gibi sloganlarla insan, biraz daha yalnızlığa itildi. Yalnız kalan insan daha çok yoruldu, ruhsal ve bedensel açıdan biraz daha içe dönük, bitkin, ölgün bir hâl aldı. Böyle bir haleti ruhiyedeki kişinin ne kendisine ne ailesine ne de çevresine bir katkısı olmadı/olmayacaktır.
Esasen dijitalleşen ve betonlaşan insani ilişkilerde bir kişinin kapısını çalmanın bile lüks olduğunu görüyoruz. Genellikle “ben kimseye yaklaşmayayım, kimse de bana yaklaşmasın” mantığıyla bencillik denen olgu bir özgürlük gibi insanlara sunuldu. Kısa vadede kazançlı bir durum gibi görünen bencillik, uzun vadede ciddi zararlara yol açıyor.
Düşünün ki bir çöl var ve bu çölde esen sert ve kurak bir rüzgâr var. İşte bu rüzgâr bencillik rüzgarıdır. Kişi sanır ki o rüzgâr bana esenlik getirecek, serinletecek. Fakat gelense şiddetli bir kuraklıktır. Cemaat olmak ise aynı çöldeki vaha gibidir. Çöldeki vahayı bulan kişi “ey deli rüzgâr, ne yandan esersen es” diyerek meydan okumasını yapar.
Kendini tanıyan insan bilir ki insan, yaratılış itibariyle sosyal bir varlıktır ve birlikte yaşamanın, cemaat olmanın lezzetini daima tatmak ister. Cemaat ruhu yalnızca aynı ortamda olmak değil aynı düşünceleri, yaşantı biçimini, fikir ve inançları taşımakla da mümkündür. Bunun tadına vardığı zaman “yalnız olmadığını hissetmek” denen o derin duyguyla kişi huzur bulur, mutmain olur.
Cemaat olmak, ister İslâmî çerçevede isterse farklı bir inanç yapısında olsun, sahiplerine daima kendi yollarında başarılar getirir. Öncelikle bakış açıları, perspektifler, farklı fikir ve öneriler noktasında bireysel hareket eden kişiden daha zengindir. Bugün üretim yapan varlıklara baktığımızda arılar en belirgin şekilde cemaat olmuş ve yeryüzünde binlerce yıl bozulmayacak bir gıdayı üretiyorlar. Sağmal hayvanlardan alınan sütün bozulma süresi birkaç günken arıların ballarının bozulmama sebebi belki de cemaatsel bir hareketle yine çiçek cemaatinden aldıkları polen ve nektarlar vesilesiyledir.
Fıtrat dışı insanlara empoze edilen bireyselcilik, kendincilik, yalnızcılık gibi adlandırdığımız kavramlar yukarıda bahsi geçen örneklerin tamamından uzaktır. Evet, görünürde insana cazip gelse de kurtulmak gereken ve hatta zamanla bireyin kendisinin bile kurtulmak isteyeceği bir durumdur. Öyleyse ne yapmalı, yalnızlaşmanın moda edildiği bu düzensiz toplum düzeninde kendini bu durumdan nasıl uzak tutmalıdır?
Cemaatleşmek, bir topluluğa dahil olmak öncelikle kişinin kendi iç dünyasını törpülemesiyle belki de ehlileştirmesiyle başlar. “Ben” yerini “biz”e bırakmalıdır ki cemaatleşmeye giden yolda ilk adım atılmış olsun. Özetle ilk adım egolarından uzak durarak dahil olmak istenen topluluğa, cemaate yaklaşmaktır.
Akabinde sünnet çerçevesinde küçük hediyeler, iyilikler, yardımlar, bireyleri özel olarak arayıp/görüşüp ilgili olmak gelir. Eğer bir cemaatin herhangi bir köşesinde bulunmak istiyorsa kişi, en evvel bunu yapmalıdır. Özellikle yönetim kadrosu için geçerli olan bu alışkanlık müntesipler içinde de yaygın olmalıdır.
Sorumluluk almak cemaatleşmedeki, aidiyet duymadaki en bariz özelliktir. Dini veya dünyevi herhangi bir camiaya bağlı olmak aidiyet duygusu ister. İster bir tarikata ister yardım kuruluşuna isterse de ideoloji savunan bir topluluğa bağlı olmak istesin, kişi bunu yapmak zorundadır. Sorumluluk almak, ‘kimse yoksa ben varım’ demek, bu yoldaki temel taşlardandır.
Toplulukla yaşamak isteyen kişinin empatiyi bir refleks haline getirmiş olması gerekir. Muhataplarına karşı her birey empatiyle yaklaşmış olursa zan, gıybet, haset gibi yıkıcı bağlar yerine daha sağlam bağlarla bireyler birbirlerine bağlanır. Değil mi ki bakış açısı bireyleri birbirine bağlayan önemli unsurlardır. Kişilerin bağları, birbirlerine olan bakışları nispetindedir.
Kişi, eğer bir cemaate dahil olmak istiyorsa o yapı artık onun için koruması gereken bir yapı olmalıdır. Tıpkı aile gibi iç meselelerini dışarı taşımadan kendi içlerinde çözebilecek en uygun yöntem uygulanmalıdır. Bu da fertlerin kendi içlerinde konuşmasıyla değil söz sahibi yönetimle irtibatta olmasıyla yapılabilir.
Cemaatleşmedeki hassas nokta ise fedakarlıktır. Fedakârlık, özelde bireyi genelde ise camiayı ayakta tutar. Yapılan fedakârlığın ardından sitemler geliyor, ‘ben çok yoruluyorum’ türü cümleler dilden dökülmek şöyle dursun akıldan geçiyorsa bu, fedakarlıktan ziyade siteme, başa kakmaya varır.
Cemaat olmak tek başına kıvılcım olmaktansa birlikte ateş olmayı tercih etmektir. Öyleyse bu noktada kim kıvılcım kalacak kim de ateş olup etrafına ısı ve ışık yayacak?..