Bir dergi yazısına anekdotla başlamak ne kadar doğru olur bilemiyorum, ancak yaşanılan küçük bir anekdot bazen sayfalar dolusu yazının mesajından daha etkili olabilmektedir. Anekdotlar bazen bir yazının omurgasını oluştururken bazen de bir yazının dibacesi olur. Bendeki anekdot çoğumuzun karşılaştığı ancak önemsemediğimizden dolayı es geçtiğimiz bir vaka-yı adiyeden ibaret.
Birkaç ay önce kurum değişikliği ile ilgili evrak takibinde göreve başladığım ilçe müdürlüğüne uğradığımda görevli memur, benimle ilgili evrak incelemesinde bilgilerimi sesli okuyup onaylamama sunuyordu ki bir yerde takılıp kaldık.
Görevli memur: Ana adı, baba adı, doğum yeri ve yılı, eşiniz çalışmıyor deyince; “bir dakika beyefendi eşim çalışıyor” dedim. “Eski belgelerinizde çalışmıyor göründüğü için böyle zannettim, yeni mi başladı çalışmaya” deyince. “Yo beyefendi, yirmi dokuz yıllık evliyim ve eşim evlendiğimiz ilk günden beri aynı işte çalışıyor. Dışarda bir bayanın günlük çalışmasının üç katı bir yoğunlukta evde çalışıyor. Bir ara dışarda da çalışmak istedi ancak gerek çalışma koşullarının uygun olmaması gerek evdeki yoğun çalışma temposundan dolayı hem ayrıca ben tek işte çalışırken onun iki işte çalışmasının hem onun için bedenen ağır olacağını, vicdanen de benim rahat edemeyeceğimi belirterek tek işte çalışmasının daha uygun olduğuna karar verip ilk başladığı işte devam etmesinin de daha uygun olduğunu düşünerek ilk işine devam etti. Sözün özü eşim ilk işinde çalışmaya devam ediyor.” dedim. Dedim ancak dememle memurun alık alık yüzüme bakması bir oldu. Cümlemin uzunluğundan mı, virgüllerde duraksamamamdan mı, söylediklerimi anlamlandıramamasından mı bilmem ancak bayat balık gibi yüzüme bakınca yan masada konuşmaları dikkatle dinleyen memur mevzuyu çakmış olacak ki “hocam otur bir çay söyleyelim” diyerek konuyu açmam için bana bir olanak sunmak istedi.
İlk konuştuğum memur olayı anlayamamanın şaşkınlığını yaşıyordu. Birkaç dakika sonra bir bayan bize çay getirdi. Bayan çıktıktan sonra ilk memura “bu bayan çalışıyor mu” diye sorduğumda kadrolu personel olduğunu söyledi. “Ben çalışıyor muyum” diye sorduğumda “çalışmasaydınız burada ne işiniz olurdu” dedi. Kendi işini sorduğumda da “iyice saçmaladığıma kanaat getirmiş olacaktı ki” ben vurucu sorumu sordum. “Eşim şu anda sence evde oturuyor mu?”
“Ne bileyim beyefendi” deyince ben sıralamaya başladım: “Eşimin şu anda üçümüzden de daha yoğun çalıştığı muhakkak. Üç çocuğun okula hazırlığını tamamlamıştır, misafir için akşam hazırlığına başlamıştır, akşam misafir dağılmadan çocukların okul ödevlerini takip edecek ve benim şu anda dışarda rahat rahat çalışmamın kahramanı olacak ancak siz “çalışmıyor” diye bir ifade ile yaptığı işi küçümseyeceksiniz. Benim mesaim yedi dekiz saatle sınırlıyken onunki on yedi on sekiz saat sürüyor. Bu kavramla beyni iğdiş edilmiş kimi beyefendiler de evlerinde evin yükünü omuzlayan eşlerine çalışmıyor gözüyle bakmaktadır. Kapitalist sistem beyne geç etki eden bir zehir gibi vücuda yayılır. Hem bunca yoğunluğun ardından kapitalist sistemin kadını aşağılamak için uydurduğu “çalışmıyor” yaftasıyla kadını aşağılık komplesine sokup kamusal alana mahkûm etmek hangi vicdanın işi? Eşim benim üç katım çalıştığı hâlde ona ‘çalışmıyor’ etiketini yapıştırmayı ona yapılmış büyük bir haksızlık ve hakaret sayıyorum. Sana çay getiren hanımefendi çalışıyor ancak akşam misafirlerime çay getiren eşim çalışmıyor, buradaki paradoksu görebiliyor musun? Hem sahi ben şu anda bana çay getiren bayan için kimim? Bir yabancıdan ibaret... Akşam eşimin çay ikram ettiği misafir kim? Muhtemelen evimizi yani mahremimizi de açacağımız kadar önem verdiğimiz biri olmalı değil mi? Hangisi işini daha istekli yapar? Eşimin yapacağını tahmin edersiniz herhalde.
Kapitalizmin tek amacı piyasayı kapital yönünden hareketlendirmek olunca toplumu oluşturan dinamiklerin altına dinamit koyması umurunda değildir. Hatta bunu bile isteye yapmaktadır. Kapitalin işlev görmesi için “emtia” yani “mal” gerekiyor. Bu noktada insanı da bu malın taşıyıcısı olan hamal olarak görmektedir. Amacına ulaşabilmek için her yolu meşru gören “sosyalizm” ile “her şeyi meşru görme” ve “beşerin beşere sunduğu bir reçete” olma özelliğinden dolayı yolu kesişir kapitalizmin. Sosyalizm devleti kutsayıp bütün insanları devletin çarklarını döndüren robotlar olarak görürken kapitalizm ise bireyleri bir tüketim manyağına dönüştürmeyi amaçlar. Amacına ulaşmak için de “idrakimize giydirilmiş deli gömlekleri” olan “İzm”lerin her türlüsünü kullanır. Hedonizm, feminizm… İnsanları ayrıştırır, her güne özel bir anlam yükler. Kadınlar günü, anneler günü, kanarya severler günü, solaklar günü… Bugünlere özel anlam yüklemekteki maksat daha çok para için daha çok alışveriş, daha çok tüketim. “İzm”ler ve “ideolojik formalar” kapitalizm canavarının doymak bilmez iştihasına yetersiz kalınca toplumu toplum yapan aileyi hedefine koyar bu sefer. Ailenin yıkılması için de kadının erkekler gibi her alanda görünür olması gerekirdi. Bedenen erkekten farklı yaratılan kadını janjanlı ve sihirli bir sözcükle alana çeker. Büyüleyici sözcük kulağa hoş geliyor ne de olsa: Eşitlik. Hâlbuki ondan çok daha değerli ve yüce olan “adalet” kavramımız işlevsizleştirilmiş, ruhsuz ve sloganik olan “eşitlik” ile yer değiştirilmiştir. Eşitlik modernitenin yakın zamanda uydurduğu bir kavramdır. İki yüz - iki yüz elli yıllık bir geçmişi vardır. Fransız İhtilali ile birlikte kendisine geniş bir alan bulmuş bir kavramdır. Ancak Batı mimarisindeki keskin ve düz çizgiler bu kavramda da söz konusudur. İslam mimarisindeki kavisli görünüm “adalet” kavramında kendisine yer bulurken eşitliliğin tıkandığı yerlerde bu defa “pozitif ayrımcılık” diye bir kavram uydurulagelmiştir. Pozitif ayrımcılık ruhunda “ayrımcılık” sözcüğünü barındırdığı için menfi bir mana ihtiva eder. Oysa adalet kavramında ne pozitif ne negatif ayrımcılık söz konusudur.
Neyse konudan uzaklaşmadan kapitalist dünyanın beynimize hükmedebilmesi için kelimelerimizin de değiştirilmesi gerekiyordu ve öyle de oldu. Bugün dışarda çalışmak zorunda olmayan bir bayanın kendisini çalışmak zorunda hissetmesinin nedeni bu kavramlar atındaki sinsi aşağılamadan kaynaklanmaktadır. Kadın dışarda birilerine hizmet etmiyorsa istersen haftanın yedi günü tarlada bahçede çalışıyor olsun, yüzlerce insanın yardımına koşan bir hayır kuruluşu gönüllüsü olsun yine eşinizin iş durumu hanesine “çalışmıyor” ifadesi yapıştırılıyorsa buradaki art niyeti görmek gerekir. Ancak “el kapısında” hizmetçi olarak da çalışıyorsa iş durumu bölümüne “çalışıyor” ifadesi yazılıyorsa burada amaç kadını evden çıkarıp dışarıya bağımlı kılmaktır. Zihin ve duygular da varlığını kelimelere borçludur. Kelimeler bilinçli kullanılınca bir toplumun zihin dünyasına hükmedilebilir. Tıpkı küresel kapitalizmin bizim zihin dünyamızı işgal ettiği gibi…