Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın inananlara bir emri de cihaddır. Akla ilk gelen manası savaş olmakla beraber bu kavram, savaşı da içerisinde bulunduran geniş bir anlama sahiptir. İslami literatürde cihad; dinî emirleri öğrenip ona göre yaşamak ve başkalarına öğretmek, iyiliği emredip kötülükten sakındırmaya çalışmak, İslam’ı tebliğ etmek, nefse ve dış düşmanlara karşı mücadele vermek anlamlarına gelir. Tanımından da anlaşılacağı üzere cihadın sadece savaştan ibaret olduğunu düşünmek ya da ona yalnızca savaş anlamını yüklemek yanlıştır. Böylesi kısıtlı bir tanımlama, Kur’an ve Sünnet’in çizdiği ufku daraltmak anlamına gelir.
İslam literatüründe cihadın, iki grup arasındaki silahlı çatışma manasında kullanılan terim karşılığı “kıtal” ya da “harb”dır. Kıtal ya da harb; yani İslam düşmanlarıyla yapılan fiilî savaş, cihadın diğer tüm safhalarını gerçekleştirmenin imkânsız olduğu zamanlarda, inananların saldırılara karşı kendilerini korumak ve davanın önündeki engelleri kaldırmak için izleyecekleri bir yoldur. Savaş; İslam düşmanlarının şerrini Müslümanlardan defetmek, düşmanın üstünlük ve mukavemetini kırmak amacıyla meşru kılınmıştır.
Tarih boyunca İslam düşmanları, inançlarından dolayı inananlarla sürekli bir savaş hâlinde olmuşlardır. Hiçbir dönemde müminlerin imanlarını kabullenmemiş, onları inançlarından döndürmek için savaş yolunu tercih etmişlerdir. Peygamberlik silsilesinin son halkası olan Hz. Muhammed (Sallahu Aleyhi Vesellem) ve Ona inananlar da zulme maruz kalmış, işkence görmüş ve yurtlarından çıkarılmışlardır. Evlerinden ve sevdiklerinden uzakta, bilmedikleri diyarlarda yıllarca yaşamak zorunda kalmışlardır. İnançlarını yaşamalarına Mekke’den 430 km uzaktaki bir şehirde dahi tahammül edemeyen müşrikler, inananların peşini bırakmamıştır. O güne kadar "kıtal" emri vermeyen Allah, tüm yollar tükenip başka çare kalmayınca savaşa izin vermiştir. Kur’an-ı Kerim’de bu durum şöyle ifade edilir: “Kendilerine savaş açılan Müslümanlara, zulme uğramaları sebebiyle cihad için izin verildi.”[1]
Savaşa izin veren ayetlerde görüldüğü üzere bu izin; zulme uğrama, haksız yere yurtlardan çıkarılma ve inanç hürriyetinin engellenmesi gibi sebeplerle verilmiştir. Bu aşamada savaş; yollar tükendiğinde toplumun varlığını korumak adına icra edilen "zorunlu bir cerrahi müdahale" hükmündedir. Çünkü İslam düşüncesinde asıl olan barıştır; savaş ise arızi ve istenmeyen bir durumdur. İslam’ın kelime kökü olan "S-L-M" (barış ve esenlik), dinin temel felsefesini oluşturur.
İslam hukukuna göre savaş; bir sömürü aracı, maddi kazanç kapısı veya yayılmacı bir tahakküm hırsı değildir. Aksine savaşın meşruiyet zemini; inanç özgürlüğüne yönelik saldırıları püskürtmek ve adaletin hâkim olduğu güvenli bir ortam tesis etmektir. Hz. Peygamber (Sallahu Aleyhi Vesellem) ganimet toplamak, kahramanlık sergilemek veya şöhret kazanmak gibi dünyevi ve nefsi arzularla yapılan savaşları şiddetle yermiştir. Askerî mücadelenin ancak yüksek bir ahlaki gaye ve hakikat davası uğruna yapıldığında anlam kazanacağına dikkat çekmiştir.
Kur’an-ı Kerim, savaşa izin verirken net bir sınır da çizer: “Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın, fakat aşırı gitmeyin. Şüphesiz Allah aşırı gidenleri sevmez.”[2] Ayette geçen "haddi aşmama" uyarısı, savaşın ahlaki çerçevesini belirler. Düşmanlık, adaletten sapmaya gerekçe olamaz; çünkü savaşın amacı düşmanı yok etmek değil, şerrini defetmektir. İslamiyet’te savaşın hukuk çerçevesinde kalması, tahribatının sınırlı tutulması ve azaltılması için ciddi tedbirler öngörülmüştür. Müslüman âlimler, Batı’da ancak XVII. yüzyıldan itibaren görülmeye başlanan savaş hukukuna ilişkin düzenlemeleri ilk fıkıh eserlerinden itibaren müstakil olarak ele almışlardır. İslam hukukçuları savaşı "li-aynihî hasen" (kendinden dolayı iyi) değil, "li-gayrihî hasen" (başka bir hayra vesile olduğu için iyi) kabul ederler; zira savaşın kendisi arzu edilen bir iyilik değildir.
İslam’ın savaş ahlakında, zarar görmesi muhtemel her canlı ve yeryüzü bir bütün olarak koruma altına alınmıştır. Hz. Peygamber; savaşlarda çocuklara, kadınlara, din adamlarına ve mabetlere dokunulmamasını istemiş; ağaçların ve mahsullerin tahrip edilmemesini emretmiştir. Hatta Mekke’nin fethi sırasında ordunun güzergâhı üzerinde yavrulamış bir köpeğe zarar gelmemesi için asker görevlendirmiştir. Mu’te Savaşı’na giden askerlerine şu tarihi tavsiyelerde bulunmuştur: “Allah yolunda gaza ediniz. Zulüm yapmayın, haksız yere zimmetinize mal geçirmeyin. İnzivaya çekilip kiliselerinde ibadet edenlere dokunmayınız. Sadece düşmanlarınızla savaşın. Kadınları, çocukları ve yaşlıları öldürmeyin. Ağaçları kesmeyin ve evleri yakmayın.”
Bu yasaklar, İslam savaşının bir "yakıp yıkma" eylemi değil, bir "ıslah" hareketi olduğunu kanıtlar. Savaşın amacı toprağı çölleştirmek değil, üzerindeki zulmü temizlemektir. Savaş dışı kalan sivillerin, çiftçilerin ve din adamlarının can dokunulmazlığı, İslam’ın insan haysiyetine verdiği değerin bir yansımasıdır. Esir hakları ve esirlere gösterilen muamele de bu değerin bir parçasıdır. İslam, esir meselesini bir "ihsan" konusu olarak ele alır; Kur’an-ı Kerim iyi müminlerin "seve seve esiri doyurduklarını"[3] vurgular. Kötü muamele yasaklanmış; barınma, beslenme ve aile fertlerinin birbirinden koparılmaması hususunda titizlik gösterilmiştir.
İslam savaş hukukunun en özgün kurumlarından biri de "Eman" müessesesidir. Bir Müslüman ferdin, düşman safından birine verdiği can güvenliği sözü, tüm İslam devletini bağlar. Sığınma talep eden düşman askerine "aman" verilir ve güven duyacağı bir yere kadar ulaştırılır. Bu prensibin temelinde "Ahde Vefa" yatar. Müslüman, savaşın en hararetli anında bile sözünden dönmez. Anlaşmalar, karşı taraf bozmadığı sürece titizlikle korunur. Gerçek zafer, sadece toprak kazanmak değil; adaleti ve dürüstlüğü muhafaza ederek gönülleri kazanmaktır.
Modern dünyanın "her şey mübahtır" anlayışına ve yıkıcı silahlarına karşı İslam; ağacı, suyu, sivili, mabedi ve esiri koruyan bir merhamet medeniyeti sunar. Batı’da savaş hukuku (jus in bello) ancak 19. yüzyıldaki Cenevre ve Lahey sözleşmeleriyle şekillenmeye başlamışken İslam, bu kuralları 14 asır önce vahiyle sabitlemiş ve yaptırıma bağlamıştır. Bugün dünyada yaşanan vahşi çatışmalar göz önüne alındığında, İslam’ın "Savaş Ahlakı" ilkelerine her zamankinden daha fazla muhtaç olunduğu aşikârdır. Müslümanlar için cihad; sadece askerî bir operasyon değil, savaşın içinde bile Allah’ın rızasını arayan, adaleti gözeten ve merhameti elden bırakmayan bir şahitlik duruşudur.