İnsan, yeryüzünde başıboş bırakılmış bir varlık değildir. O; anlam arayan, yön bulmaya çalışan, hakikate muhtaç bir yolcudur. İslami dava bilinci ise bu arayışın pusulasıdır. Sadece bir inanç biçimi değil; bir hayat nizamı, bir duruş ve bir sorumluluk şuurudur. Dava bilinci, “Ben kimim?” sorusundan başlayıp “Bu dünyada neyi temsil ediyorum?” sorusuna uzanan derin bir idrakin adıdır.
İslam davası, kuru bir slogan, dönemsel bir heyecan yahut dar bir aidiyet değildir. O, insanı insana kul olmaktan kurtaran; adaleti merkeze alan, zulme karşı kıyamı emreden ilahi mesajın yeryüzündeki tezahürüdür. Bu davanın bilincine sahip olmak sadece inanmak değil; inandığını yaşamak ve yaşadığını savunmaya talip olmaktır.
Bizler Kelime-i Şehadet getirerek Müslüman oluruz; ancak Kelime-i Şehadet getirmekle işimiz bitmez, asıl imtihanımız o zaman başlar. Kulluğun en önemli noktası, tüm insanlığın kurtuluşu için yapılan tebliğ çalışmasıdır. Çünkü İslam, bütün insanlığın kurtuluşu için gönderilmiştir. Tebliğde muhatabımız, istisnasız bütün insanlardır. Davet alanımıza giren insanların düşüncesi, rengi, dili, görünüşü ne olursa olsun, davetimiz onlara ulaşmalıdır. Davetimiz her kapıyı çalmalı, her kalbe girecek yolları aramalıdır.
İmtihanımızın ikinci aşaması ise Kelime-i Şehadet’ten sonra istikamet üzere yürümektir; şaşmadan, tereddüt göstermeden… Aynı zamanda dava bilinciyle hareket edip yalpalayan kardeşlerimize destek olmak, onları sahili selamete çıkarıncaya kadar hikmetle istikamet yolunda tutmaya gayret etmektir.
Şehidin deyimiyle: “Biz kimseyi kovmayız, kimseyle ilişkimizi kesmeyiz. Birinde bir gevşeme gördüğümüzde destek veririz ki, gevşekliği gitsin. Bir duvar gibi, bu tarafa eğildiğinde oraya bir destekleyici kolon, o tarafa eğildiğinde o tarafa destekleyici bir kolon. Eğilmesi öneyse öne bir kolon, arkaya ise arkaya destekleyici bir kolon veririz ki, bizden kaynaklı bir düşme meydana gelmesin. Ama kendi yıkılıp giderse artık yapacağımız bir şey olmaz.”
Dava bilinci aynı zamanda bir ahlak meselesidir. Davayı temsil ettiğinin farkında olan insan sözünde, özünde, ticaretinde, ailesinde ve dostluğunda İslam’ı yaşar. Çünkü bilir ki insanlar çoğu zaman İslam’ı kitaplardan değil, Müslümanların ahlakından tanır. Bir müminin adaletsizliği, merhametsizliği veya ölçüsüzlüğü sadece kendisini değil, temsil ettiği davayı da yaralar.
İslami dava, yalnızca camilerin, medreselerin ya da kürsülerin konusu değildir; sokakta, pazarda, okulda, iş yerinde, kalpte ve hayatta yaşanır. Dava bilincine sahip insan, hayatın hangi alanında olursa olsun, “Ben burada neyi temsil ediyorum?” sorusunu unutmaz. İnancı, hayatın dışına itilmiş bir süs değil; hayatın merkezine yerleşmiş bir hakikattir.
Elbette bu yol kolay değildir. Bedel ister; kimi zaman yalnızlık getirir, kimi zaman iftiraya ya da karalamalara maruz bırakır. Dünyalık namına hiçbir şey vadetmez. Ama dava bilinci insana şunu öğretir: Hak yolunda kaybedilen hiçbir şey aslında kayıp değildir. Çünkü bu yolun ölçüsü başarı değil sadakat, zafer değil sebat ve teslimiyettir.
İslami dava bilinci, bir ömürlük yol arkadaşlığıdır; insanı yalnızca dünyada değil, ahirette de ayakta tutan bir şuurdur. Bu bilinç; kalpte iman, amelde istikrar, ahlakta dirayet, mücadelede sabır olarak tecelli eder. İnsan ancak bu bilinçle yürürse sıradanlıktan kurtulur ve kulluğun izzetine kavuşur.
Bu izzet, Bingöl yolunda kaçırılan Molla Ali Elbahadır’ın duruşunda somutlaşmıştır.
Molla Ali Elbahadır, PKK militanlarının yol ve kimlik kontrolü sırasında kırsala kaçırılır. İnsanlık dışı işkencelere maruz kalmasına rağmen, nefsinde İslam’ın izzetine halel getirmez. Cemaate sövmesi hâlinde canının bağışlanacağı teklif edilir; fakat o bu alçak teklife asla itibar etmez, geri adım atmaz. İslam Cemaati’ne sövme basitliğine düşmez; bilakis cemaat mensubu olmakla iftihar ettiğini katillerin yüzüne karşı cesaretle haykırır ve izzetli bir duruşla ruhunu Rahim ve Rahman olan Allah’a teslim eder.
Silvan/Gündüz (Bılbıl) Köyü’nden Medeni Çetinkaya ve Mizbah Tayurak da 1992’de PKK militanları tarafından evlerinden alınarak kaçırılır. Lice–Hazro kırsalındaki kampta bir hafta boyunca ağır işkencelere maruz kalırlar. En ağır anlarda “Ehad, Ehad!” nidalarıyla dağları inleterek sabır ve teslimiyetlerini haykırırlar. İşkencecilerine, “Biz ölürsek cennete gideriz, ya siz?” diyerek izzetli bir meydan okuma sergilerler.
Şehidin “Teslim ol” emrine karşılık verdiği “Ben ancak Allah’a teslim olurum” sözü, her dava eri için hem veciz hem de yol göstericidir.
Seyyid Kutub’a yapılan teklif de yalnızca Cemal Abdunnasır’dan özür dilemesiydi; bunun karşılığında Abdunnasır, canını bağışlayacaktı. Ancak o, İslam’ın izzetini korudu ve tarihî sözünü o an söyledi:
“Eğer idamı hak etmişsem ve hakkın emriyle ipe çekiliyorsam buna itiraz etmek haksızlıktır. Eğer batılın zulmüne kurban gidiyorsam, batıldan merhamet dileyecek kadar alçalmam.”
Seyyid Kutub’u büyük yapan şey, “Fî Zılâli’l Kur’ân” adlı eserini yazmış olması değil; Abdunnasır’ın zulmüne karşı takındığı bu izzetli tavır ve canı pahasına İslam’ın haysiyetini korumasıdır.
Şehid Molla Zeki Atak da tehdit edildi, takip edildi; “öldü”, “Cizre’den kaçtı” şeklinde propagandalar yayıldı. Fakat o, tüm tehditlere rağmen Cizre’den bir gün bile ayrılmadı. Hep şunu söylerdi: “Hiçbir Müslüman, kendi nefsinde İslam davasına halel getiremez.” Sözüne sadık kaldı; şehit olacağı gün bile dava arkadaşlarının ısrarlarına rağmen arabanın arka koltuğuna geçmedi ve “Herkes beni görsün, Cizre’den kaçmadığımı bilsin” dedi.
Yine Silvan/Çardak Köyü’nden Şehid Yunus Başeğmez… Akşama doğru tarladan dönerken zalimler tarafından alıkonulur. İkindi vakti çıkmak üzeredir. Tarlada su bulamadığı için namaz kılamamıştır. Gözleri su arar ve alıkonulanlardan birinin bidonunda az bir su bulur. Abdest alır ve huzur içinde namaza durur. Katillerin tehditlerine aldırmaz; huşu içinde son namazını eda eder. Ardından kendisi ve yanındaki dava arkadaşı kurşunlanarak şehit edilirler. O, şehit edileceğini bilmesine rağmen, esaret altında dahi kulluğun zirvesini yaşamış; nefsinde İslam davasına ve şiarı olan namaza gölge düşürmemiştir. Namaz onun son sözü, teslimiyetin zirvesi olur ve orada bulunan herkese unutulmayacak bir ders verir.
Böylesi bir teslimiyet, İsmailvarî bir boyun eğiştir. Takdir-i İlahi böyle hükmetmişse baş göz üstüne; insan alnını secdeye koyarak Rabbine kavuşmayı en büyük emel bilir.
İslam davası azizdir; ona gönül verenleri aziz kılar, kâfirleri zelil ve hakir eder. Müslüman hem yaşarken hem can verirken azizdir ve kendi nefsinde İslam davasına halel getirmez.
Yine o azizin sözüyle bitirelim: “Bu dava çok büyüktür; en iyilerimizi feda etmek gerekir.”