Dünya tarihi sayısız savaşlarla doludur. Nice vahşi savaşlar, barbar katliamlar hatta kan dondurucu soykırımlar… Hukuksuz, kuralsız, ahlaksız savaşlar… Ekonomik, politik, siyasi, sömürü, jeopolitik ve teokratik… Farklılıklara tahammülsüzlük, tek tiplilik, bağnazlık, milliyetçilik ve daha birçok anlamsız nedenler…
Özellikle teokratik nedenler, insanın hırs ve kibrini, cehalet ve caniliğini kamufle etmek amaçlı çokça kullanılmıştır. Beşeri sistem ve düzenler kanla beslendikleri için savaş, onların yaşam amacı olmuştur. Seküler karunlar mal ve para devşirmek için adeta savaşa tapar olmuşlar. Farklıları yok etmek, aynıları çoğaltmak için girişilen acımasız ve akılsız bir yöntemdir savaş. Ya ben gibi ol ya da bana kul köle… Hatta terörizmin kaynağı olan siyonizm “ben gibi ol”u bile kabul etmeyerek diğerlerini öldürülebilir mahluklar(goyimler) olarak adlandırıyor. Bu derece terörize edilmiş başkaca bir kavim, kitle olmamıştır sanırım.
Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının vahşetine şahit olan insanlık, büyük acılarla tecrübe ettiği dehşetlerin tekrarını önlemek için savaş hakkında düzenlemelere başladığı ve 1949 tarihli dört Cenevre Sözleşmesi ve bunların 1977 ve 2005 tarihli ek protokolleri ile uluslararası insancıl hukukun yasal sistemini tamamladığını görmekteyiz. Bugün anlaşılmıştır ki geç kalınmış bu çaba, güçlülere etki etmemiş ve hatta sanki sadece refleksif bir gayretin ürünüymüş gibi heyula kalmış. Savaş hukukunun cüz’i bir kısmını kapsayan bu tür kanun ve kurumlar bilinçli ve amaçlı bir çabanın neticesi oluşunu insanlığa halen ispatlamış değil. Eğer bir bilinç ve kasıt var ise de o siyonizmin koruyucu sopalığını yapmak olur.
Siyonist teröristlerin bu sözleşmeler için “yazıldıkları kâğıt kadar değerleri vardır.” şeklindeki aşağılık açıklamaları bu tezimizi doğrular niteliktedir.
Dikkat edin, beşeri düzenler ve çağımın muktedir despotları kendi hazırladıkları savaş hukuku ve savaş ahlakına dair ne varsa tümünü yok saydılar. Kanun ve kurumlarını hunharca hiç ettiler. Dün de yapmış oldukları gibi… La Haye tipi, Cenevre tipi, New York tipi tüm sözleşmelerini vahşice rafa kaldırdılar. Ruanda’da, Bosna’da, Afganistan’da, Irak’ta, Doğu Türkistan’da… Değil bir devlet bir terör şebekesinin bile yapamayacağı azgınlıklarla… Halen Gazze’de, Filistin’de, Lübnan’da, Yemen’de ve son olarak da İran’da şahit olduğumuz vahşet; savaş hukukunun, savaş ahlakının ne derece gerekli olduğunu anlamaya yeter de artar. Üstelik bugün olduğu gibi olup bitenlerin tümü dünyanın gözü önünde oldu. Peki, bu aşağılık güçlülerin gücü elinden alınsın diye ve bu sessiz yığınların gayrete gelmesi için yapılması gerekenler olmamalı mı?
Elbette olmalı ve olacak olan sadece ve sadece cihattır. İnsanlık bedenindeki bu habis urları kesip atmak ve geri kalan vücudu sağlığına ulaştırmak için tedavi etmek.
Bu nedenledir ki İslam’ın hâkim olmadığı zaman ve mekânlarda savaşsız bir an bile olmamıştır.
Ancak İlahî sistem olan dinimiz İslam, bin dört yüz yıldan beridir, evvela sulhu temin için tüm imkânların kullanılmasını emreder. Sonrasında da cihadı... Elzem olan savaşa da insanlığın korunması için belirli bir çerçevede müsaade eder. Hukukun, ahlakın, sınırların korunduğu bir caydırma aracı olarak kullanır. İslam’ın savaşa müsaade etme nedeninin ilki Allah’ın adını yüceltmek, “Allah yolunda ve uğrunda yani “fî sebîlillâh”, insanları hakka davet etmek ve delilerin elindeki silahı almak.. Bu şekilde din ve yaşam, vicdan ve hukuk hürriyeti sağlanabilir. Evet, savaşa sadece zalimleri zulümlerinden, canileri cinayetlerinden, ifritleri şeytanlıklarından uzaklaştırmak ve insanlığı olası bir felakete karşı korumak için izin verir. Yani savaş amaç değil araçtır. Fıkıh kaynaklarımızda yer alan “Cihad bizâtihî hasen değil, aksine liğayrihî hasen bir vecîbedir” düsturu delil olarak yeter.
İslam, insanlar için fıtri olan “teâruf”u[1], yani farklı toplulukların, tanışma ve insanlığın ortak çıkarı için beraberce gayret etme hikmetini gerçekleştirmek ister. Evet, teâruf savaşmak için değil teâvün[2] içindir.
İnsanlık arasında olması gereken teâvünü yerleştirmek için gerektiğinde kâfirlerle, canilerle, zalimlerle, haddi aşanlarla savaşılmalıdır. Bu savaş İslam Nizam’ının belirlediği savaş hukuku çerçevesinde olur ve bu çerçeveye Kur’an-ı Kerim, Hz. Peygamber’in (Sallallahu Aleyhi Vesellem) savaşlarda gözettiği hakların tümü ve özellikle de Medine Vesikası ile Hz. Ömer’in (radiyallahu anh) emannamesi, fakihler ve muhaddisler kaynaklık etmiştir.
Özellikle İslam literatürü kaynaklarında Kitâbu’l-Cihâd bölümleri, İslâm'da savaş hukuku, gazilerin fazileti, cihadın vacip oluşu vb. konuları kapsayan kaynaklardır.
Bu literatürün muhtevasında evvela ahde vefa, savaştan ziyade sulhü önceleme, aşırıya kaçmama, eziyet ve işkence etmeme. Eman dileyene eman vermek, malı telef etmemek, tabiatı tahripten men vardır. Savaşmayan gayr-i muharip sivilleri, savaşa dahli olmayan din adamlarını, kadınları, çocukları, yaşlı ve hastaları korumak ve onların tüm haklarına riayet etmek. Kendi işiyle uğraşan sanatkârlar, tüccarlar, çiftçiler vb. meslek erbapları direk veya dolaylı savaşa katılmadıkları müddetçe dokunulmazlıkları vardır. Bu nedenlerledir ki İslam Savaş Hukuku’nda “el- Hücumatu’l-Aşvaiyye” olarak bilinen hedef gözetmeksizin saldırmak tüm fukahanın ittifakı ile yasaklanmıştır. Şunu da belirtmek gerekir ki “Himâyetü’l-Hayvân” başlığında hayvan haklarını, “Himâyetu’l-A’yân” başlığı altında düşmanın mal varlıklarını yani doğayı savaşlarda bile gözeten bu asil bilinç elbette ki beşeri tüm sistemlerin muhtaç olduğu bir gerçekliktir.
Savaş durumunda mümkün oldukça sivil yaşamın olağan akışını bozmamak, asli ihtiyaçlara erişimi engellememek ve kaynakları tahrip etmemek emredilmiştir. Ancak savaşı durdurup sonlandırmak ve düşmanı anlaşmaya zorlamak için sınırı aşmamak kaydıyla cevaz verilmiştir.
Savaş sonrası esirlere muamelede ve düşman ölülerine insanca davranma zorunluluğunu günümüz Gazze’de Kassam Mücahidleri’nin davranışlarında bir fiil müşahede etmiştir ve etmeye de devam etmektedir. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) Bedir Gazvesi’nde, müşrik esirleri topluca bir yerde tutmamışlar. Ashab-ı kiram arasında birer birer dağıtarak evlerine misafir etmelerini ve onlara ikramda bulunmalarını tavsiye buyurmuşlardır.[3] Hatta bu esirler Medine’ye getirilirken hayvanlara bindirilmiş ancak ilgilenen Müslümanlar ise yaya yürümüşlerdir.[4]
Daha sonra yapılan istişare neticesinde, fidye karşılığında serbest bırakılmışlar. Müşrik esirler arasında okur-yazar olanların fidyesi ise Medineli on çocuğa okuma-yazma öğretmek olarak belirlenmiş. Her iki imkânı da olmayanlar ise karşılıksız serbest bırakıldılar.[5] Bu durumun insanlık açısından ne derece muazzam bir makam olduğunu anlatmaya kimin gücü yetebilir?
Bu muhteşem nizam ile diğerlerini mukayese etmek bile iz’ana zulümdür. İslam’ın Savaş Hukuku beşeri sistemlerin barış hukukundan bile çok daha insanidir.
Hz. Resulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) genellikle şöyle emir ferma buyurmuşlardır. “Aşırıya gitmeyin / Islah edici olun. / İhsanda bulunun.” “. Allah muhsinleri sever “[6] Dikkat edin, konu savaş ve mücahidlere verilen emir; ıslah edici olun, iyilik yapın, iyi davranın… Bu ne büyük bir erdem ve ne büyük bir insanlık…
Mus’ab bin Umeyr’in kardeşi Ebû Azîz, Bedir’de müşriklerin bayraktarlığını yapan… Bakın neler anlatmakta:
“Bedir Savaşı’nda ben de esir düşmüş, Ensar’dan bir topluluğa teslim edilmiştim. Bedir’den dönerken, sabah ve akşam yemekleri geldiğinde ekmeği bana verirler, kendileri kuru hurma ile geçiştirirlerdi. Çünkü Allah Rasulü (Sallallahu Aleyhi Vesellem), esirlere güzel muamelede bulunmalarını tavsiye etmişti. Onlardan birinin eline bir ekmek parçası geçse hemen onu getirip bana verirdi. Ben hayâ eder o ekmek parçasını onlardan birine iade ederdim, ancak o ekmeği tekrar bana verir, kesinlikle ona el sürmezdi.”[7]
Hz. Ebubekir, Üsame b. Zeyd’i Şam’a yolcu ederken Allah Resulü’nün savaş ilkelerini yeniden şu şekilde ifade etmiştir: “İhanet etmeyin. Aşırıya gitmeyin. Masum insanları mağdur etmeyin. İşkence yapmayın. Çocukları katletmeyin. Kadınları, yaşlıları öldürmeyin. Hurma ağaçlarını yakmayın, devirmeyin. Meyveli ağaçları kesmeyin. İhtiyaç dışında başkaca hayvan kesmeyin. Manastırlara kendilerini kapatmışlara ilişmeyin. Bazı kavimlere uğrayacaksınız, onları yaptıklarıyla baş başa bırakın.”[8]
Bugün beşeri sistemlerin barış hukukunda bile olmayan hakları, savaş hukukunda barındıran İslam elbette ki tüm insanlığın yegâne kurtuluşu olacaktır.
[1] Hucurât 48/13.
[2] Yardımlaşma, birbirine destek olma.
[3] İbn-i Hişam, II, 288
[4] Vâkıdî, I, 119
[5] Ahmed, I, 247; Vâkıdî, I, 129; İbn-i Sa‘d, II, 22
[6] Ebû Dâvûd, Kitâbu’l-Cihâd, 2614
[7] İbn-i Hişâm, II, 288; Heysemî, VI, 86
[8] Taberî, Târîhu’r-Rusul ve’l Muluk, thk. Muḥammed Ebu’l-Fadl İbrahim, 2. Baskı, (Mısır: Dârü’l-Meârif, 1967), III, 226.