“Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle davet et ve onlarla en güzel şekilde mücadele et!” (Nahl: 125)
Habbab bin Eret (radiyallahu anh) anlatıyor. Dedi ki Resulullah’a (Sallallahu Aleyhi Vesellem) geldim. Müşriklerden işkence ve eziyet görmüştük. O (Sallallahu Aleyhi Vesellem) Kâbe gölgesinde kendisine ait bir kürke yaslanmıştı. Ona: Bizim için (Allah’tan) yardım istemeyecek misin? Allah’a dua etmeyecek misin? dedim. Doğruldu. (Söylediğim sözden dolayı) yüzü kızarmıştı. Şöyle buyurdu:
“Sizden önceki ümmetlerde bir adam için yerde çukur kazılır ve içine bırakılırdı. Sonra testere getirilir kafasının üzerine bırakılır ve ikiye ayrılırdı ve bu onu dininden vazgeçirmezdi. Yine demir tarak ile taranır eti kemiğinden veya damarlarından ayrılırdı yine bu onu dininden döndürmezdi. Allah’a yemin ederim ki Yüce Allah bu işi tamamlayacaktır. Öyle ki bineğine binen kişi San’a’dan Hadramevt’e kadar yürüyecek, Allah’tan ve koyunlarına zarar verecek diye kurttan başka hiçbir şeyden korkmayacaktır. Ancak siz acele ediyorsunuz.” (Buharî: ikrah 6943; Ebu Davud: cihad 2649)
“Dava ve Davet”; sözlükte “çağrı” demektir. İslam’da “Davet”; insanları Allah’ın dinini kabul etmeye, onun prensiplerine göre hareket etmeye ve hayatlarını Allah’ın emredip istediği gibi şekillendirmeye çağırmaktır. Diğer bir ifade ile “İslam’a davet” insanları nefsin, şeytanın, kulların ve putlaştırılmış diğer mahlûkatın kulluğundan kâinatın yaratıcısı ve tek ilah olan Allah’ın kulluğuna ve ibadetine çağırmaktır.
İslamî dava ise: Allah’ın dini olan İslam’ın yeryüzüne hâkim olması için bütün imkânları ile mücadele vermek ve insanları bu yola davet etmektir.
Bu büyük ve paha biçilmez vazife elbette beraberinde büyük zorluklar ve sıkıntılar getirecektir. Büyük fedakârlıklar isteyecektir. Bu nedenle İslamî dava denilince ilk akla gelen fedakârlıktır. İstikamet, sabır ve sebattır. Bu hadis-i şerifte İslam davetçisi için bütün bunların vazgeçilmez olduğu sarih ve kuvvetli bir şekilde vurgulanmaktadır.
Fedakârlık, davanın selameti ve sekteye uğramaması için gereken her şeyden vazgeçmektir. İstikamet hedeften şaşmadan, yoldan sapmadan, hiçbir şeyi Allah’a tercih etmeden, Allah’a itaatten ayrılmamak ve dosdoğru olmaktır. Sabır ve sebat ise en ağır ve tehlikeli durumlarda bile kararlı olup dağ gibi sarsılmadan yerinde durmak, yolun uzunluğuna ve amansız sıkıntılarına karşı dayanmak ve davadan vazgeçmemektir.
Fedakârlık olmadan dava olmaz. Fedakârlığın sahası geniştir. Meselâ; bazen candan, bazen imkânlardan, maldan, mülkten, ticaretten, makam, mevki ve rütbeden, bazen zamandan, muhabbet ve şefkatten, bazen de zevk ve hevadan vb. fedakârlık gerekebilir. Dava eri bütün bu fedakârlıklara hazır olmalıdır.
“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah'tan, Resûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidayete erdirmez.” (Tevbe: 24)
Fedakârlığın en büyüğünü Kâinatın Efendisi (Sallallahu Aleyhi Vesellem) göstermiştir. Kendisine davasını terk etmek karşılığında; riyaset, zenginlik, güzel kadınlar ve dünyalık olarak istediği her şey teklif edilmiş ancak O (Sallallahu Aleyhi Vesellem) hepsini reddetmiş hatta “Güneşi sağ elime ayı da sol elime verseniz yine bu davadan vazgeçmeyeceğim” buyurmuştur. Hakaretler, tehditler, muhaceret, işkence ve sıkıntıların hiç birisi Onu yolundan ve davasından alıkoymamıştır.
Özellikle bir dava adamının davasında hedefine ulaşıp zafer elde edebilmesi için davetini ciddi bir azimle sürdürüp davet süresi boyunca gelecek çeşitli eziyet, sıkıntı ve belalara sabretmesi gerekir. Bundan dolayıdır ki Arapça’da من صبر ظفر “Sabreden kazanır” ve الصبر مفتاح الفرج “Sabır kurtuluşun anahtarıdır.” sözleri meşhur birer deyim olmuş. Cüneyd-i Bağdadî (Kuddise Sirruh) de: الصبر مفتاح كل خير “Sabır her hayrın anahtarıdır.” demiştir.
Elbette hedefe ulaşmak kolay olmayacak ve hedefin büyüklüğü nisbetinde ona ulaşmak da güçleşecektir. Bu nedenle hep kolay ve zevkli şeylerin peşinde olan insan nefsi vazgeçmek isteyecektir. Ancak hedefe kilitlenen akıllı kişi nefsine uymayacak ve Resulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem)’in “Bil ki hoşlanmadığın bir şeye sabretmekte pek çok hayır vardır… Zafer sabırla beraberdir…” (Şuabul İman) Fermanına uyacaktır.
Sabır; azimdir, iradedir, plandır, programdır, tevekküldür, inandığı değerler için kendini tutmak, katlanmak ve tahammüldür.
Sabır; sıkıntılara, zorluğa, haksızlığa ve özellikle İslam davası yolunda başa gelen üzücü olaylara karşı dayanma gücüdür.
Sabır, güç kaynağı ve imanın koruyucusudur. Firavunun eziyetleri karşısında müminler; “Ey Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır ve Müslümanlar olarak canımızı al.” (Araf: 126) diye dua ettiler.
Evet, herhangi bir hedefe ulaşmak isteyen kişinin ihtiyaç duyduğu en önemli şey sabırdır.
“Şüphesiz Allah Teâlâ sabredenlerle beraberdir” (Bakara, 153)
“Sabredenleri müjdele!” (Bakara, 155)
Ebu Said el-Hudrî’den (Radiyallahu Anh) Resulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) şöyle buyurdu: “… Kim sabretmeye çalışırsa Allah ona sabır verir. Hiç kimseye sabırdan daha hayırlı ve daha bol bir ihsanda bulunulmamıştır...” (Buharî: Zekât 1469)
İslam’ın yayılması, Müslümanların hem bir nefes almaları hem de etrafa dağılıp sayılarının çoğalması, güç ve kuvvet bulması gibi çeşitli zaferlerle sonuçlanan Hudeybiye antlaşması da aslında sabır üzerine yapılmıştır.
Aynı zamanda davayı dava yapan istikamettir. İstikamet: Samimi, ihlaslı ve dürüst olmaktır. Bir dava erinin istikametten ayrılması düşünülemez. “İşte onun için sen (tevhide) dâvet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların heveslerine uyma!” (Şura: 15) “Allah’a iman ettim’ de! Sonra da dosdoğru ol!” (Müslim: İman (28)-62)
İstikametten ayrılmanın hem dava hem dava eri hem tanıyanları üzerinde olumsuz ve çok vahim tesirleri ve neticeleri olur. “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük bir nefretle karşılanır.” (Saff: 2-3)
İmam Kuşeyri (Rahimehullah) der ki: “İstikamet öyle bir derecedir ki onunla işler eksiksiz olarak kemale erer, onun varlığıyla hayırlar hâsıl olup düzene girer. İşlerinde istikamet sahibi olmayan kişinin çabası heba olur gayreti boşa gider.” (Teftazâni, Erbain Şerhi)
“Rabbimiz Allah’tır deyip sonra da dosdoğru olanların üzerine melekler iner. Onlara: ‘Korkmayın üzülmeyin ve daha önce size vaad edilen cennetle müjdeleniniz’ derler. Biz hem dünya hayatında hem de ahirette sizin velileriniz ve yardımcılarınızız.” (Fussilet: 30-31)
İstikametin en yüksek derecesi kulun Allah Teâlâ dışında hiçbir şeye yönelmemesidir. İşte bu, kendisi ile marifet ve hallerin kemale erdiği, amellerde gönüllerin berraklaştığı ve inançların bidat ve sapıklığın fesatlarından münezzeh olduğu en yüksek mertebedir.
İstikamet bin kerametten daha hayırlıdır. Allah Teâlâ istikametten daha hayırlı bir kerametle kuluna ikramda bulunmamıştır. Bu nedenledir ki sahabelerden (Allah hepsinden razı olsun) az sayıda keramet nakledilmiştir. (El-Mecalisu’s-Seniyye)
Müslüman kişi, gücü nisbetinde istikametle ve dosdoğru olmakla mükelleftir.
İnancında, ibadetinde, ticaretinde, dostluklarında, düşmanlıklarında, davet ederken, söz verirken, idare ederken, idare edilirken; işinde, sanatında, çıraklığında; darlıkta, genişlikte, hâsılı, hayatının her alanında ve her merhalesinde dosdoğru olmalıdır.
Rabbim, yüce davadan, istikametten, davada sebat etmekten ve dava yolunda sabırdan bizi ayırmasın!... Âmîn!...