Son yıllarda teknolojik gelişmelere paralel olarak üretimi artan, “insansı robotlar”dan sıkça bahseder olduk.
Bilim kurgu filmlerinde görmeye alıştığımız bu robotların üretimi artık laboratuvarların ötesine taşınıyor. Yakın gelecekte, yani 2050’li yıllara kadar “insansı robotlar devri”ne doğru dev adımlar atılması bekleniyor.
Haliyle, sessiz değil; bilakis gümbür gümbür adımlarla “insansı robotlar” geliyor. Düşünen, hissetmeyi taklit eden, konuşan insansı makineler…
Önümüzdeki dönemlerde bu robotlar yalnızca birer iş gücü olarak değil, yaşamın her alanında rol alan yeni fenomenler hâline gelecek gibi görünüyor.
Buraya kadar anlatılanlar zaten herkesin malumu; üzerinde sıkça konuşulan, tartışılan bir mesele.
Ancak asıl sorulması gereken, insanlığın bu gelişmeler karşısında nasıl bir sınavdan geçeceğidir.
Robotik uzmanı Rodney Brooks bu konuda çarpıcı bir uyarı yapıyor:
“İnsansı robotlar, günlük yaşamın ayrılmaz bir parçası olacak; ama bu, insanlık tanımımızı yeniden sorgulatacak.”
Öyle ya da böyle, insansı robotlar sadece yaşam biçimimizi değil, “insan olmanın anlamını” da şekillendirecek gibi görünüyor.
(MIT Media Lab araştırmacısı) Kate Darling ise konuyu daha da derinleştiriyor:
“İnsansı robotlar, insan ilişkilerinin doğasını yeniden tanımlayacak.”
Kısacası, bu robotlar sadece fiziksel varlıklar olarak değil; toplumsal, davranışsal ve duygusal etkileşimlerimizin de bir parçası olacak.
İnsanı ve insanlar arası ilişkileri değiştiren, dönüştüren bir güçten söz ediyoruz.
Zira bu konudaki öngörülere göre:
“Robotlar, insana kendi doğasını sorgulatacak: kim olduğumuzu ve ne olmak istediğimizi… Bizim geleceğimiz, onların yükselişiyle şekillenecek.”
“Ama asıl dönüşüm, onların gelmesiyle değil; bizim kendimizi kaybetmeye başladığımız anda gerçekleşecek.”
Oldukça düşündürücü bir tablo…
İnsansı robotları meydana getiren; robotları tasarlayan, şekillendiren ve üretim sürecini yöneten insanlar…
Ancak bir yerden sonra, adeta insan ve robot yer değiştirecek; insanı şekillendiren, değiştiren, dönüştüren robotlar olacaktır.
Evet, gelecekte hayatın her alanında yer alacak insana benzeyen robotlardan söz ediyoruz; üstelik bu üretim şimdiden hızla artıyor.
Ne var ki bugün çok daha vahim bir durumu müşahede ediyoruz; insanlar hızla robotlaşıyor.
İnsanı taklit eden makineler henüz her alanı doldurmadı ama duyarsızlaşan, tepkileri otomatikleşmiş ve farkındalığı azalmış insan profilleri, o makinelerin yerleşeceği boşlukları çoktan hazırlamış durumda.
Doğrusu, teknolojinin insana dönüşmesiyle insanın teknolojiye dönüşmesi arasındaki o ironik eşikteyiz…
Bir yanda insanı taklit eden makineler hızla çoğalıyor, diğer yanda dijital çağın dişlileri arasında pasifleşen, asimile olan insanlar, “insanlık makamını” birer birer terk ediyor.
Aslında insanlık “insansı robotlar devrine” girmekten söz ederken, çoktan robotsu insanlar çağının içine yerleşti bile.
Günümüz insanı, kalbiyle değil ekranıyla gören; kulağıyla değil bildirimle duyan; aklıyla değil algoritmayla düşünen bir varlığa dönüştü sanki.
Bu bağlamda şu ayet-i kerime, adeta içinde bulunduğumuz çağın ruhunu özetler nitelikte:
“Onların kalpleri vardır, bununla anlamazlar; kulakları vardır, bununla işitmezler...” (A’râf, 179)
Bu ayet, insan olabilmek için sadece bazı uzuvlara sahip olmanın yeterli olmadığını; anlamak, idrak etmek ve irade göstermek için şuur ve kalb-i selim gerektiğini vurgular.
Ne yazık ki, teknolojiyi yerli yerinde kullanmak ve onun esiri olmamak konusunda girdiği sınavdan geçemeyen insan, hızla rotasından kayıyor ve insanî özelliklerinden soyutlanıyor.
Sosyoloji ve teknoloji uzmanı Sherry Turkle’ın şu sözü durumu çok iyi özetliyor:
“Teknoloji, bizi insan olmaktan uzaklaştırıyor.”
İnsan olmaktan uzaklaştıkça, “robotsu insanlar” olmaya aday hâline geliyoruz.
Meseleyi bu minvalde değerlendirdiğimizde aslında büyük bir paradoksun içinde olduğumuzu da fark ediyoruz.
Üstelik mesele bununla da sınırlı değil.
Bu boşluk, insanı insani niteliklerinden uzaklaştırırken aynı zamanda “sınırları aşma” ve “kusursuz olma” isteğini de kamçılıyor.
İşte tam da bu noktada, robot teknolojisinin ötesinde yeni bir ideoloji yükseliyor: Transhumanizm.
Yani insanı biyolojik ve ruhsal sınırlarının ötesine taşıma düşüncesi...
Bu dönüşüm, insana “üstünlük” vaat ediyor:
İnsanı biyolojik sınırlarının ötesine taşımak, kusursuz ve ölümsüz hâle getirmek…
Bir yanıyla bunu bilimsel ilerleme olarak açıklıyoruz; fakat diğer yanıyla insan ruhunu hedef alan kadim bir tuzağın izlerini de fark ediyoruz.
Çünkü bu çağrının kökeninde, Hz. Âdem ile Hz. Havvâ’ya fısıldanan o eski cezbedici vaat yankılanıyor:
İnsanüstü, kusursuz, sınırsız, ölümsüz olma arzusu…
Transhumanizm, bu çağrının modern bir versiyonu aslında.
En nihayetinde insanı tanrılaştırma fikri etrafında dönen bir söylem üretiyor.
Ama asıl tehlike, insanlığın üstünlük peşinde koşarken; özünden, yaratılış gayesinden ve elbette Rabb’inden kopmasıdır.
Pusulasını şaşırmış kaptan misali, gemisini bilinmez ve akıbeti felaket olacak limanlara sürmesidir.
Oxford Üniversitesi Fütüroloji Uzmanı Nick Bostrom bu durumu şöyle özetliyor:
“Transhumanizm, insanın kendi sınırlarını aşma potansiyeli taşır; ama bu, insanlığın özünü kaybetme riskini de beraberinde getirir.”
Yeni insan tanımı, biyolojiyi aşan bir varlık hâline gelirken; ruhsal değerler tehlike altına giriyor.
Ruhundan uzaklaşan insan, ölümsüzlüğün peşinde koşarken, yaşayan bir ölü hâline geliyor ve mekanikleşiyor. Böylece kalbinden ve kalbi olmaktan uzaklaşıyor.
O hâlde kabul edelim ki, insanoğlunun bu robotsu insanlar çağında insan kalmaya çalışmak gibi bir sorunu var!
Hakeza bu konuda ciddi adımlar atmaya ve bu adımlar konusunda fikir üretmeye ihtiyacı var…
Bu ihtiyaca binaen, robotsu insanlar çağında insan kalmanın en önemli adımlarından birinin de farkındalık olduğunu belirtmek gerekir.
Zira farkındalığın olmadığı yerde gaflet vardır; farkındalığı olmayan, kalmayan insan dalanlarla beraber dalanlardan olmaya mahkûmdur.
Farkındalık, insanın yeniden kendine dönmesinin ilk adımıdır.
İnsan; kendi duygularını, tepkilerini, niyetlerini izlemeye başladığında, kalbi yeniden dirilmeye, hissetmeye, anlamaya ve konuşmaya başlar. Kalb-i selim, akl-ı selimi aktive eder. Bu döngü, insanı yeniden insan eder.
Ve bu aynı zamanda, insanın iç dünyasına dönüşüdür.
Çünkü ruh, kendinden gayrı menzillere doğru oraya buraya koşarken değil; istikamet üzere durduğunda, durulduğunda mutmain olur.
Bu minvalde, dijital dünyadan kısmen de olsa çıkmak, zaman zaman tamamen kaçmak,
Kur’an’ın ifadesiyle:
فَفِرُّوا إِلَى اللّٰهِ (Fefirrû ilallâh) “O hâlde Allah’a kaçın.” (Zâriyât, 50) düsturuyla hareket etmek, yeniden eşref-i mahlûkat olmanın yollarına revan eder insanı.
Dijital dünyanın göz alıcı, gönül çelici renklerinden sıyrılarak, her biri birer nimet olan hayatımızdaki renklere odaklanmak... Sanal dünyanın etkisiyle renk körü olan gözlerimizle sadece “bakmadan”, hakikaten “görerek” hislerimizi resetlemek…
Hayatımızda bizlere birer lütuf olarak verilen insanları bu gözlerle yine yeniden görmek, incelemek, hissetmek…
صِبْغَةَ اللّٰهِ (Sıbğatallah)’a talip olarak,
“Allah’ın boyasından daha güzel kim olabilir?” (Bakara, 138) şuuruyla kâinata, doğaya, çiçeğe, böceğe, ağaca, yaprağa bakmak ve görmek, okumak, dokunmak…
Yaratılış mucizelerinden, Yaratan’a doğru uzanan köprünün yolcusu olmak…
Sonra sevgi, merhamet, samimiyet ile insan ve kâinatla olan ilişkileri geçici hazlardan kalıcı huzurlara doğru yeniden hizaya getirmek; insana kim olduğunu hatırlatan ve insan olarak kalabilmeyi sağlayan en değerli hazinelerdendir.
Bazen içinde yitip gittiğimiz hızın içerisinde yavaşlamak ve itidal üzere kalmak da bu paha biçilmez hazinenin nadide bir parçasıdır.
Hızla akıp giden hayatın içinde durmak,
Kur’an’ın bir başka uyarısını hatırlayarak:
فَأَيْنَ تَذْهَبُونَ (Fe eyne tezhebûn) “Nereye bu gidiş?” (Tekvîr, 26)
diyerek gidişatını sorgulamak, idrak etmek ve bu bitimsiz huzuru fark etmek…
Ve nihayet uzun uzun düşünmek…
“Neyi, Nasıl-Niçin yapıyorum?”
“Nereye gidiyorum?”
diye sormak, insanın içsel muhasebesidir.
Bu soru, kalbin yeniden dirilişidir.
Hülasa; kendi anlamını kaybetmeyen, daima düşünen, niyetini koruyan insan asla tam anlamıyla mekanikleşmez.
Çünkü ruhu daima canlıdır.
Ve o ruh, her çağda, her hızda, her şartta adabınca insana insan olduğunu hatırlatır.
Yitip gidenler, unutanlardır…
İnsan olmaya niyet eden, insan kalmaya gayret eden ve insan olarak emaneti teslim edenlerden olmak duasıyla…