Kaynaklarımızda geçmesine rağmen üzerinde çok durulmayan bir konu vardır. Aslında Habeşistan hicretleri bahsinde değinmemiz gereken bu konu, Hz. Ebubekir (Radiyallahu Anh)’in de hicret etmek istediğine dair tarihi bir kayıttır. Fakat teşebbüs boyutunda kaldığından olsa gerek, pek gündem oluşturmamıştır. Bahsettiğim konuyu atlamış olsam da yazmakta fayda görüyorum.
Hz. Ebubekir (Radiyallahu Anh); Müslümanların uğradığı amansız işkencelerden sonra hicret etmek istediğini Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem)’e bildirdi. Çünkü mensubu olduğu Benî Teym, diğer Kureyş kabilelerine nazaran zayıftı. Bu yüzden kendisini koruyacak kimsesi yoktu.
Nitekim bir keresinde, Kâbe’nin önünde Peygamberimiz’i müşriklerden korumak istediğinde ölesiye dayak yemişti. Öyle ki kabilesi onu bir serginin içerisinde ölü gibi baygın bir halde eve getirmişlerdi.
Kendisine Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem)’den gereken izin verilince Habeş ülkesine yapılan ikinci sefere dahil olmak üzere, Mekke'den ayrılıp hicret kafilesine katılmak istedi.
Bir veya iki gün yol aldıktan sonra Kare kabilesinin lideri İbni Dağınne ile karşılaştı. Bu şahıs, Hz. Ebubekir (Radiyallahu Anh)’i tanıyordu. Hem de dürüstlüğüne şahitlik edecek kadar.
Kaynaklarımızda aralarında konuşma şu şekilde geçer:
- Ey Ebubekir, nereye gitmek istiyorsun?
- Kavmim beni Mekke’den çıkardı, bana eziyet ettiler. Ben de yeryüzünde biraz gezip dolaşmak ve Rabbime serbestçe ibadet etmek istiyorum.
- Ey Ebubekir, senin gibi bir zât ne yurdundan çıkar ne de çıkarılır. Vallahi, sen kavmini, kabileni ziynetlendirirsin. İyilik işlersin. Kimsenin kazandırmayacağını kazandırırsın. Akrabayı, görür gözetirsin. İşini görmekten aciz olanların yükünü taşırsın. Misafiri ağırlarsın. Hak yolunda zuhur eden hadiselerde halka yardım edersin. Geri dön. Sen benim himayemdesin. Ben senin koruyucunum. Haydi, dön de kendi yurdunda Rabbine ibadet et." dedi.
Bir parantez açıp İbni Dağınne’nin bu tespitleri üzerinde durmak gerekiyor. Çünkü Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem)’e vahiy indiğinde, Hz. Hatice (Radiyallahu Anha) de benzer sözleri eşi Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi Vesellem) için kullanmıştı: “Muhakkak sana gelen kötü bir şey olamaz, Allah’a yemin ederim ki O seni hiçbir zaman utandırmaz. Çünkü sen akrabana bakarsın, işini görmekten aciz olanların işini görürsün, fakire yardım eder, misafiri ağırlarsın, halka yardım eder, yalan söylemez ve kimseye kötülük etmezsin.”
Günümüz davetçilerine kılavuzluk eden bu sözler, Müslüman şahsiyetin toplumda bıraktığı izlenimin nasıl olması gerektiğini ortaya koyması açısından hayli önemlidirler.
Hz. Hatice (Radiyallahu Anha) eşini çok iyi tanıyordu. Dürüstlüğüne daha onunla evlenmeden önce şahitlik etmişti. Birlikte ticaret yapmışlardı ve karşısındaki insanın bir başkasını aldatmayacağını gayet iyi biliyordu. Onun için eşinin getirdiği vahye iman etti ve bütün ömrü boyunca ona destek verdi.
Benzer şekilde İbni Dağınne de Hz. Ebubekir (Radiyallahu Anh)’i tanıyordu. Muhtemelen ticaret veya ibadet için Mekke’ye geliş gidişlerinde, Hz. Ebubekir (Radiyallahu Anh) ile tanışmış ve onun şahsiyetinin kalitesini öğrenmişti.
Mekke, çölde yaşayan Araplar için merkezi bir şehirdi. Kur’an’ın emin bir belde olarak tanımladığı bu şehir, onlar için hem ibadet hem de ticaret mekanıydı.
İbni Dağınne, kendi kavminin lideri idi. Dolayısıyla Mekke’ye geldiğinde Kureyş’in ileri gelenlerine misafir olurdu. Onların nezdinde prestijli biri idi. Dolayısıyla bu kadar iyi vasıflarına şahit olduğu Hz. Ebubekir (Radiyallahu Anh)’i koruyabilme kudretine sahipti.
Hz. Ebubekir (Radiyallahu Anh), İbni Dağınne ile birlikte döndü.
Mekke'ye girince, İbni Dağınne: "Ey Kureyş cemaati! Ben Ebu Kuhâfe'nin oğlunu himayeme aldım. Ona hiç kimse dokunmayacak, ancak iyilik edecektir." dedi.
O akşam Kureyş eşrafı arasında dolaşarak; "Ebubekir gibi bir zât ne yurdundan çıkar ne de çıkarılır. Siz hiç kimsenin kazandırmayacağını kazandıran, akrabayı görüp gözeten, işini görmekten âciz olanların yükünü taşıyan, konuğu ağırlayan, hak yolunda zuhur eden hadiselerde halka yardım eden bir adamı nasıl çıkarırsınız?” diye serzenişte bulundu.
Kureyş, İbni Dağınne’nin verdiği emanı tanıdı. Fakat bazı şartları vardı: "Ebubekir'e söyle. O Rabbine ibadetini evinde yapsın. Orada istediği kadar namaz kılsın, Kur’an okusun. Evinden başka yerde açıktan namaz kılıp Kur’an okuyup da bizi rahatsız etmesin. Çünkü onun kadınlarımızı ve çocuklarımızı etkilemesinden korkuyoruz.”
Hz. Ebubekir (Radiyallahu Anh) ilk etapta bu şartlara uydu. Ama iman öyle bir şeydi ki dört duvar içerisine hapis edilemiyordu. Bir süre sonra Hz. Ebubekir (Radiyallahu Anh), evinin önünde yaptırdığı namazgahta ibadet etmeye başladı. Kur’an okurken Kureyş’in kadınları onu dinlemeye gelirlerdi.
O çok yufka yürekli biri idi. Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem)’den öğrendiği ayetleri okurken çok içli bir şekilde terennüm ederdi. Okurken sesi titrer, göz yaşlarına engel olamazdı.
Bu durum müşrikleri endişeye sevk etti. Ama arada İbni Dağınne vardı. Durumu ona söylemeye karar verdiler. Hz. Ebubekir (Radiyallahu Anh)’i uyarmasını, sadece evinin içerisinde ibadet etmesini, aksi halde himayeyi kaldırmasını istediler.
Hz. Ebubekir (Radiyallahu Anh) okuduklarıyla müşrikleri etkiliyordu. Yani imkanları kısıtlı olmasına rağmen bir şekilde tebliğ görevini evinin önünde yaptığı namazgah sayesinde ifa ediyordu.
Nitekim evinin önündeki bu mekânda Kur’an okuma hususunda kararlı olan Hz. Ebubekir (Radiyallahu Anh), himayesini iade edebileceğini İbni Dağınne’ye söyledi. O da varıp müşriklere durumu ilan etti. Ebu Kuhafe’nin oğlu himayemi bana iade etmiştir, dedi.
Davetçinin emin, dürüst bir insan olması ve kısıtlı imkanlara rağmen tebliğ görevine devam etmesi gibi derslerin alınacağı bu tarihi kayıt hayli ilgi çekicidir.
Tabi ki himayesiz kalan Hz. Ebubekir (Radiyallahu Anh)’e yönelik baskı ve şiddete devam edildi. Nitekim müşrikin biri yolda yürürken onun başına toprak saçtı. Olaya şahit olan Velid b. Muğire ve As b. Vail; “Bunu sen kendin istedin” dediler.
Hz. Ebubekir (Radiyallahu Anh) ise durumu himayesine girdiği Rabbine arz ediyordu: “Ey Rabbim! Sen ne kadar da Halim’sin! Ey Rabbim! Sen ne kadar da Halim’sin! Ey Rabbim! Sen ne kadar da Halim’sin!”