Modern siyasal düşüncenin temel kavramlarından biri olan hukuk devleti, devlet iktidarının hukukla sınırlandırılması ve bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin güvence altına alınması düşüncesine dayanmaktadır. Hukukun üstünlüğü ilkesi, yalnızca vatandaşların değil, devlet organlarının ve siyasal iktidarın da hukuk kurallarıyla bağlı olmasını gerektirmektedir. Bununla birlikte modern uluslararası sistemin uygulamalarına bakıldığında, hukuk ile siyasal güç arasındaki ilişkinin her zaman teoride öngörüldüğü biçimde gerçekleşmediği görülmektedir. Özellikle uluslararası hukuk alanında güçlü devletlerin hukuki normları kendi siyasal ve stratejik çıkarları doğrultusunda yorumlamaları veya bazı durumlarda bu normların uygulanmasını seçici biçimde desteklemeleri, “hukukun üstünlüğü” ilkesinin evrenselliği konusunda önemli tartışmalar meydana getirmektedir.
Hukuk devletinin temel amacı, devlet iktidarının sınırlandırılmasıdır. Bu anlayışta siyasal iktidar, kendi iradesini hukuk olarak ilan etmek suretiyle sınırsız bir güç elde edemez. Kuvvetler ayrılığı, bağımsız yargı, temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması ve kanun önünde eşitlik gibi ilkeler bu sistemin temel unsurlarıdır. Ancak hukuk devleti ile adalet kavramlarının aynı şey olmadığı unutulmamalıdır. Bir hukuk normunun yürürlükte bulunması onun kendiliğinden adil olduğu anlamına gelmez. Tarih boyunca kölelik, sömürgecilik ve çeşitli ayrımcı uygulamalar farklı hukuk sistemleri tarafından meşru kabul edilmiştir. Dolayısıyla hukuki geçerlilik ile ahlâkî meşruiyet arasında zorunlu bir özdeşlik kurulması mümkün değildir.
İslâm’a göre hukukun ve siyasal düzenin nihai amacı, adaletin gerçekleştirilmesidir. Kur'an'da şöyle buyurulmaktadır; “Muhakkak ki Allah adaleti, ihsanı, akrabaya karşı cömert olmayı emreder.” (Nahl, 90) Benzer biçimde Nisâ sûresinde, “Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.” (Nisâ, 58).
Dolayısıyla İslâmî anlayışta hukuk, siyasal iktidarın istediği biçimde şekillendirebileceği salt teknik bir araç değildir. Hukuki düzenin meşruiyetini belirleyen temel unsurlardan biri adalettir. İslâm'ın adalet anlayışının en dikkat çekici özelliklerinden biri, adaletin kişinin veya grubun kimliğine göre değişmemesidir. Kur'an, Müslümanlara dahi düşmanlık duydukları kimseler hakkında adaletten ayrılmamalarını emretmektedir: “Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun; bu, takvaya daha yakındır.” (Mâide, 8) Bu ayet, adaletin yalnızca dostlara, müttefiklere veya aynı inancı paylaşan kimselere uygulanacak bir ilke olmadığını göstermektedir. Aksine adaletin gerçek sınavı, kişinin karşısında bulunan kimseye ilişkin hüküm verirken ortaya çıkmaktadır.
Bu yaklaşım açısından modern uluslararası hukuk düzeninin temel sorunlarından biri, normların evrenselliği ile uygulamadaki seçicilik arasındaki farktır. Bir hukuk normu belirli bir devletin veya grubun çıkarlarına göre farklı uygulanıyorsa, hukukun evrenselliği ciddi biçimde zedelenmektedir.
İslâmî açıdan ise adaletin ölçüsü tarafların siyasal gücü değildir. Nitekim Nisâ sûresinde şu hüküm yer almaktadır: “Ey iman edenler! Kendinizin veya anne babanızın ve akrabanızın aleyhine bile olsa adaleti ayakta tutun, Allah için şahitlik eden kimseler olun.” (Nisâ, 135) Buradaki ilke, kişinin kendi aleyhine dahi olsa adaletten ayrılmamasını öngörmektedir. Bu durum, adaletin çıkar ilişkilerinden bağımsız bir normatif ilke olarak kabul edildiğini göstermektedir.
Uluslararası hukukta devletlerin egemenliği, güvenlik politikaları ve stratejik çıkarları, hukuki normların uygulanmasında belirleyici olabilmektedir. Bu durum, aynı eylemin farklı aktörler tarafından gerçekleştirilmesi hâlinde farklı kavramlarla tanımlanması sonucunu doğurabilmektedir. Örneğin bir devletin askerî müdahalesi “işgal” olarak nitelendirilirken başka bir devletin benzer eylemi “güvenlik” veya “meşru müdafaa” kavramlarıyla açıklanabilmektedir. Benzer biçimde bazı devletlerin insan hakları ihlalleri uluslararası yaptırımlara konu edilirken, stratejik müttefiklerin benzer uygulamalarına karşı daha sınırlı veya farklı tepkiler gösterilebilmektedir.
Buradaki temel problem, hukuk normlarının varlığından ziyade hukuki normların seçici uygulanmasıdır. Bu durum, hukukun “evrensel norm” olma niteliği ile “siyasal araç” hâline gelmesi arasındaki gerilimi ortaya çıkarmaktadır.
Amerika ve işgalci israil hukuk devleti tartışmalarının güncel örneklerinden biri olarak değerlendirilmektedir. Amerika ve İşgalci israilin kendi içerisinde yargı ve hukuki denetim mekanizmaları bulunmaktadır. Bununla birlikte özellikle Filistin meselesi ve Gazze'deki savaş bağlamında uluslararası hukukun uygulanması konusunda ciddi tartışmalar ortaya çıkmıştır. Sivillerin korunması, işgal hukuku, savaş suçları ve devletlerin uluslararası yükümlülükleri gibi konular uluslararası kamuoyunda sık sık dile getirilmiştir. Tüm bunlar Amerika ve işgalci israilin rejim, dinî ve mezhebî çıkarları uğruna her türlü hukuki kanunu yeri geldiğinde çiğneyebildiklerini göstermektedir. Uluslararası hukuk zalim ve emperyal devletler tarafından bir helvadan put misali yenilebilmektedir.
Avrupa'nın hukuk ve insan hakları söylemi tarihsel süreçten bağımsız değerlendirilemez. Sömürgecilik döneminde Avrupa devletlerinin dünyanın farklı bölgelerinde gerçekleştirdiği siyasal ve ekonomik uygulamalar, bugün savunulan evrensel hukuk anlayışı açısından önemli bir tarihsel çelişki oluşturmaktadır. Dolayısıyla Avrupa'nın hukuk devleti tecrübesi iki yönlü değerlendirilmelidir: Bir taraftan birey-devlet ilişkileri bağlamında hukuk kurumları oluşturulmuştur. Diğer taraftan bu hukuk ve insan hakları anlayışının tarih boyunca her toplum ve coğrafya için aynı ölçüde uygulanmadığı dönemler olmuştur.
Siyahilere uygulanan zulümler, fakir ve kölelere yapılan insanlık dışı işkenceler ve daha niceleri tarihin kara sayfalarında ilk günkü gibi tazeliğini korumaktadır. Bu tarihsel tecrübe, hukuk devletinin yalnızca hukuk metinlerinin varlığıyla değil, hukuk normlarının evrensel ve eşit biçimde uygulanmasıyla anlam kazanacağını göstermektedir.
İslâm düşüncesi açısından hukuk, insanın üzerinde mutlak bir otorite değildir. Hukuk düzeninin nihai amacı insanın temel haklarını, canını, malını, aklını, neslini ve onurunu koruyan adil bir toplumsal düzen oluşturmaktır. Bu nedenle bir normun yalnızca “kanun” olması, onun ahlâkî açıdan tartışılmaz olduğu anlamına gelmez.
Modern toplumlarda zaman zaman ortaya çıkan problem de burada bulunmaktadır. Hukuk, insan haklarını ve adaleti gerçekleştirmek amacıyla oluşturulmuş bir araç olmaktan çıkarak kendi başına meşruiyet kaynağı hâline gelebilmektedir. Böyle bir durumda “kanunidir” ifadesi, “adildir” ifadesinin yerine geçmektedir.
Oysa İslâm’a göre hukuk ile adalet arasında sürekli bir denetim ilişkisi kurulması gerekir. Hukuk adalete hizmet ettiği ölçüde anlamlıdır, adaletten kopan hukuk ise biçimsel bir normlar sistemine dönüşme tehlikesi taşır.
Modern dünyanın temel problemlerinden biri hukukun yokluğu değil, hukukun evrensellik iddiası ile uygulamadaki seçicilik arasındaki mesafedir. Devletlerin kendi hukuk düzenlerinde hukukun üstünlüğünü savunmaları, fakat uluslararası alanda benzer ilkeleri siyasal çıkarlarına göre farklı yorumlamaları, hukuk devleti idealinin güvenilirliğini zayıflatmaktadır.
İslâmî adalet anlayışı bu probleme önemli bir normatif perspektif sunmaktadır. Kur'an'da adalet, siyasi güce, etnik kimliğe, dinî aidiyete veya çıkar ilişkilerine bağlı değildir. Müslümanın dahi kendi aleyhine de olsa adaleti ayakta tutması emredilmektedir.
Bu nedenle İslâm açısından gerçek hukuk düzeni, yalnızca kanunların mevcut olduğu bir düzen değildir. Gerçek hukuk düzeni, kanunun güçlü ile zayıf, dost ile düşman, iktidar ile muhalif arasında aynı ölçüde uygulanabildiği düzendir.
Asıl mesele, “hukuk var mı?” sorusundan ziyade şudur: “Hukuk kimin için var ve kimler hukukun üzerindedir?” Eğer hukuk güçlüler için farklı, zayıflar için farklı uygulanıyorsa, orada hukukun üstünlüğünden söz etmek güçleşir. Eğer devletler kendi çıkarlarına uygun olduğunda uluslararası hukuku savunuyor, çıkarlarına aykırı olduğunda ise aynı hukuku görmezden geliyorsa, hukuk evrensel bir ilke olmaktan çıkarak siyasal bir araç hâline gelir.
İslâm'ın adalet anlayışının temel mesajı ise bu noktada son derece açıktır. Adalet, taraflara göre değişmeyen bir ilkedir. Dolayısıyla modern dünyanın ihtiyacı yalnızca daha fazla hukuk metni değil, hukuku herkes için aynı ölçüde uygulayacak güçlü bir ahlâkî ve siyasal iradedir.
Hukukun üstünlüğü ancak adaletin üstünlüğüyle birlikte anlam kazanabilir. Bu anlamda tüm hukuk sistemleri içerisinde İslam Hukuku’nun apayrı bir yeri vardır. Beşerî hukuk karşısında ilahî hukuk hak ve adaletten şaşmaz. İlahî hukukun yaptırım gücü oldukça fazladır. Nitekim İlahî hukuk sadece sosyal ilişkileri düzenleyen bir sistem değil aynı zamanda ibadî ve ahlakî ölçüleri esas alan ve tanzim eden bir sistemdir. Modern dünya kendi koyduğu beşerî-hukuki ilkelerden uzaklaşırken çözüm ilahî hukuka sarılmaktan geçer.