بسم الله الحمد لله و الصلاة و السلام علي رسول الله و علي آله و صحبه و من والاه. و بعد:
İslâm, insanlığı Allah’ın yoluna davet eden bir dindir. Ancak bu davetin yalnızca ne söylediği değil, nasıl söylendiği de büyük önem taşır. Çünkü hakikat, yanlış bir üslupla anlatıldığında muhatabın kalbine ulaşmak yerine ondan uzaklaşmasına sebep olabilir.
Allah Teâlâ, İslâm’a davetin temel prensiplerini Nahl Suresi’nin 125. ayetinde şöyle ortaya koymaktadır:
اُدْعُ اِلٰى سَبٖيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُمْ بِالَّتٖي هِيَ اَحْسَنُؕ اِنَّ رَبَّكَ هُوَ اَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَبٖيلِهٖ وَهُوَ اَعْلَمُ بِالْمُهْتَدٖينَ
“Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et; onlarla en güzel yöntemle mücadele et. Şüphesiz Rabbin, yolundan sapanları en iyi bilendir; O, doğru yolda olanları da en iyi bilendir.” (Nahl, 125)
Bu ayet, yalnızca bir davet yöntemi öğretmemektedir. Aynı zamanda Müslümanın insanlarla nasıl konuşacağını, hakikati nasıl anlatacağını, farklı düşüncedeki insanlarla nasıl iletişim kuracağını ve davet sorumluluğunu hangi ahlâkî esaslar üzerine bina edeceğini göstermektedir.
Davetin İlk Esası: Hikmet
Ayetin ilk emri “hikmetle davet et” şeklindedir.
Hikmet, yalnızca çok şey bilmek değildir. Bilgiyi doğru zamanda, doğru yerde, doğru kişiye ve doğru yöntemle aktarabilmektir.
Her insanın anlayışı, karakteri, yaşadığı çevre, eğitim seviyesi, psikolojik durumu ve hakikate karşı tavrı farklıdır. Dolayısıyla herkese aynı sözle, aynı yöntemle ve aynı üslupla yaklaşmak her zaman hikmetli bir davranış değildir.
Hikmet; neyi, ne zaman, nerede, kime ve nasıl söyleyeceğini bilmektir.
Allah Resûlü (Sallahu Aleyhi Vesellem) insanları davet ederken muhatabın durumunu dikkate alırdı. Bir bedevîye söylediğiyle bir âlime söylediği, bir çocuğa öğrettiğiyle bir yaşlıya yaptığı hitap aynı değildi.
Nitekim Abdullah b. Mesud (Radıyallahu Anh) şöyle demiştir: “Peygamber Efendimiz (Sallahu Aleyhi Vesellem), insanların usanmaması için bize uygun zamanlarda vaaz ederdi.” (Buhârî, İlim, 11)
Bu hadis, davette yalnızca içeriğin değil, zamanlama ve muhatabın durumunu gözetmenin de önemli olduğunu göstermektedir.
Dolayısıyla her doğru söz, her zamanda ve her şekilde söylenmez. Hakikati anlatan kişi, sözünün muhatabında nasıl bir karşılık oluşturacağını da düşünmelidir.
Güzel Öğüt: Kalplere Ulaşan Dil
Allah Teâlâ ayetin devamında:
“...ve güzel öğütle davet et...” buyurmaktadır.
İnsan yalnızca akıldan ibaret değildir. Onun bir kalbi, duyguları, acıları, korkuları, ümitleri ve kırgınlıkları vardır. Bu sebeple davet sadece bilgi aktarmak değildir; kalbe de ulaşabilmektir.
Güzel öğüt; insanı küçümsemeden, rencide etmeden, ümitsizliğe sürüklemeden ve kendimizi ondan üstün görmeden yapılan nasihattir.
Allah Resûlü (Sallahu Aleyhi Vesellem) şöyle buyurmuştur:“Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin.”(Buhârî, İlim, 11; Müslim, Cihad, 6)
Bu hadis, davetçinin dili ve tavrı için son derece önemli bir ölçüdür.
Bir insanın hatasını düzeltmek isterken onu İslâm'dan, ilimden, camiden, cemaattan medreseden veya hayırdan uzaklaştırıyorsak sadece karşımızdaki insanın değil, kendi yöntemimizin de muhasebesini yapmalıyız.
Çünkü amaç yalnızca doğruyu söylemek değil, doğruyu insanın kalbine ulaştırmaktır.
Yumuşaklık Davetin Süsüdür
Allah Teâlâ, Musa ve Harun (Aleyhimesselâm)’ı Firavun'a gönderirken bile şöyle buyurmuştur: “Ona yumuşak söz söyleyin; belki öğüt alır veya Allah’tan korkar.” (Tâhâ, 44)
Düşmanlığın ve zulmün sembolü hâline gelmiş Firavun'a karşı bile yumuşak söz emrediliyorsa, Müslümanların birbirlerine ve insanlara karşı kullandıkları dil üzerinde ne kadar hassas olmaları gerektiği açıktır.
Allah Resûlü (Sallahu Aleyhi Vesellem) de şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz Allah Refîk'tir (yumuşak ve naziktir); yumuşaklığı sever ve yumuşaklık karşılığında sertlikte vermediği şeyi verir.” (Müslim, Birr 77)
Bir başka hadis-i şerifte ise: “Yumuşaklık bir şeyde bulundu mu onu güzelleştirir; bir şeyden çıkarıldığında ise onu çirkinleştirir.” (Müslim, Birr 78)
Öyleyse davetçinin dili sertlikten önce merhameti, öfkeden önce sabrı, küçümsemeden önce anlayışı taşımalıdır.
En Güzel Şekilde Mücadele
Ayetin üçüncü emri şöyledir: “Onlarla en güzel yöntemle mücadele et.”
Kur’ân, Müslümana hakikati savunmayı öğretir; fakat hakikati savunurken hakareti, alayı, kibri, küçümsemeyi ve çirkin sözleri meşru hâle getirmez.
Haklı olmak, her üslubu kullanma hakkı vermez.
Bir Müslüman, karşısındaki kişinin fikrine karşı çıkabilir; fakat onun insanlık onurunu çiğnememelidir. Yanlışı reddedebilir; fakat hakaret etmemelidir. Delil getirebilir; fakat kibirlenmemelidir.
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun; bu, takvaya daha yakındır.” (Mâide, 8)
Bu ilke davet alanında da geçerlidir. Bir insanın fikrine veya davranışına kızmamız, bizi adaletten ve güzel ahlâktan uzaklaştırmamalıdır.
Allah Resûlü (Sallahu Aleyhi Vesellem) şöyle buyurmuştur: “Mümin, dil uzatan, lanet eden, kötü sözlü ve çirkin konuşan kimse değildir.” (Tirmizî, Birr 48)
Dolayısıyla davet adına kullanılan dil, İslâm'ın ahlâkını yansıtmalıdır.
Bir Bedevîye Karşı Peygamberî Merhamet
Allah Resûlü (Sallahu Aleyhi Vesellem)’nün davet metodunu gösteren çok güzel örneklerden biri de mescide bevleden bedevî hadisesidir.
Bedevî, Mescid-i Nebevî'nin bir köşesine bevletmeye başladığında sahâbîler onu engellemek için harekete geçtiler. Fakat Resûlullah (Sallahu Aleyhi Vesellem): “Onu bırakın ve bevlettiği yere bir kova su dökün.”
buyurdu. Daha sonra onu yanına çağırarak mescitlerin böyle şeyler için uygun olmadığını anlattı. (Buhârî, Vudû 58; Müslim, Tahâret 98)
Burada Peygamber Efendimiz (Sallahu Aleyhi Vesellem) yanlışı görmezden gelmemiştir. Fakat yanlışı düzeltirken muhatabın eğitim durumunu, olayın şartlarını ve daha büyük bir zararın doğmasını hesaba katmıştır.
İşte hikmet budur.
Davetçinin En Büyük Tehlikesi: Kendini Üstün Görmek
Nahl Suresi 125. ayetin sonunda çok önemli bir hatırlatma vardır:
“Şüphesiz Rabbin, yolundan sapanları en iyi bilendir; O, doğru yolda olanları da en iyi bilendir.”
Bu ifade, davetçiye hem sorumluluk hem de büyük bir edep öğretmektedir.
Bizim görevimiz tebliğ etmektir. İnsanların kalplerini değiştirmek ve kimin hidayete ereceğine hükmetmek ise bizim görevimiz değildir.
Allah Resûlü (Sallahu Aleyhi Vesellem) amcası Ebû Tâlib'in hidayete gelmesini çok istemiş, fakat onun iman etmemesi üzerine Allah Teâlâ: “Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin; fakat Allah dilediğini hidayete erdirir.” buyurmuştur. (Kasas, 56)
Bu hakikat, davetçinin kalbine büyük bir denge kazandırır.
Biz insanlara hakikati anlatırız; fakat kalplere hükmetmeyiz.
Bu nedenle davetçi, insanları kolayca “kötü”, “ümit yok”, “sapık” gibi etiketlerle değerlendirmemelidir. Bir insan bugün yanlış bir yerde olabilir; fakat Allah'ın izniyle yarın hakikatin samimi bir hizmetkârı hâline gelebilir.
Kalpleri bilen yalnızca Allah'tır.
(Devam edecek)