Son Dinin Yeni ve Güçlü Müntesipleri
Hz. Ömer’in İslam’a girişi ile ilgili klasik olarak dile getirilen husus, Hz. Peygamber’i öldürmeye giderken Müslüman olduğu şeklindedir. Ancak bu olaya hazırlayıcı bazı faktörler vardır ki, onları dile getirmekte fayda vardır.
Tabii Müslüman olması muhal olarak değerlendirilen Hz. Ömer’in, İslam’a girmesi büyük bir olay olarak kabul gördü. Çünkü Müslümanlara en acımasız işkence yapanlardan biriydi Ömer.
Ashabtan Leyla bint-i Haşme Ümmü Abdulah, Habeşistan hicreti için hazırlık yaparken, Hz. Ömer ile karşılaşır. Kocası çarşıdan bir şeyler almaya gitmişti. Müslüman olduğundan dolayı korkuya kapılan kadın ile Ömer arasında şöyle bir konuşma geçer.
- Ümmü Abdullah! Bu hicret için hazırlık galiba. Nereye gidiyorsunuz?
- Allah’ın arzında işkence görmeyeceğimiz bir yere. Sen bizi işkenceden işkenceye sürükledin. Bizleri perişan ettin. Belki Allah, bizlere işkence görmeyeceğimiz bir yer ihsan eder.
- Allah yardımcınız olsun.
“Allah yardımcınız olsun” diyen kişi Hz. Ömer’di ve bu durum oldukça tuhaftı. Nitekim Ümmü Abdullah, sonradan gelen kocasına yukarıdaki diyalogu anlatınca, belki de ilk defa Hz. Ömer’in Müslüman olabileceği ihtimali üzerinde konuşuldu:
-Yoksa sen Ömer’in Müslüman olacağını mı bekliyorsun, bunu mu umdun?
-Evet.
-Hattab’ın merkebi Müslüman olur da Ömer Müslüman olmaz.
Ancak bu katı adamın kalbini yumuşatacak bazı olaylar yaşandı: Hz. Ömer bir gün Kabe’ye giderken Hz. Peygamber’e rast geldi. Resulullah (sallallahu aleyhi vesellem), el-Hakka suresini okuyordu. Bu surenin 25-37. ayetleri kendisini çok etkilemişti. Bir an önce oluşan tesirden kurtulmak istiyordu. Daha önce Hz. Peygamber hakkında müşriklerin söylediği sözleri düşünmeye başladı.
-Kureyş’in dediği gibi bu adam herhalde şairdir.
Tabi bu arada Peygamber, Hakka suresini okumaya devam ediyordu. O, Peygamber’in bir şair olduğunu düşünürken, sıra bu surenin 38-41. ayetlerine gelmişti:
“Artık hayır, gördüğünüz şeylere yemin ederim. Ve görmediğiniz şeylere de (yemin ederim). Muhakkak ki o, gerçekten Kerim Resul’ün (Allah’tan alıp, tebliğ ettiği) sözüdür. O bir şairin sözü değildir. Ne kadar az iman ediyorsunuz?”
Sanki Allah (celle celaluhu), bizatihi Ömer’e cevap veriyordu. Ömer’in kalbinden geçenlerin ayetlere yansıması onu başka bir şüpheye sürükledi. Muhammed bir kâhin olmalıydı. Başka bir açıklaması yoktu. Ama sıra 42. ayete gelmişti:
“Ve bir kâhinin de sözü değildir. Ne kadar az tezekkür ediyorsunuz.”
Ömer, cevabını almıştı.
Yine bir gün Ömer, şarap içmek için her zamanki yerine gitti. Fakat arkadaşlarını göremedi. Bu kez şarap satıcısına uğrayıp orda içmek istedi. Ama burada da kimse yoktu. Yönünü Kabe’ye çevirdi. Peygamber orada namaz kılıyordu. O, Kabe’yi önüne alacak şekilde Kudüs’e yöneliyordu. Onu dinlemek istedi. Bu yüzden Kabe’nin örtüsünün altına girdi. Peygamber’i dinlemeye başladı. Okunan ayetler karşısında kalbi yumuşadı, hatta gözleri yaşarmaya başladı.
Aslında süreç Ömer’i İslam’a hazırlamıştı. Ama O’nun bir çevresi vardı ve onların etkisinde kalmış, yumuşamış olan kalbi tekrar katılaşıyordu.
Bir de Hz. Hamza Müslüman olmuştu. Bu da müşrikleri zıvanadan çıkarmıştı. Artık Hz. Peygamber’den kurtulmaları gerektiği kanaatine vardılar. Bu amaçla Daru’n-Nedve’de toplandılar.
Görüşmeler yapıldı. Muhammed’i ortadan kaldırmaktan başka çare yoktu. Bunda hemfikirdiler. Ama bu işi kim üstlenecekti? Hem suikast işini üstlenecek kişiye ödüller verilecekti. Gözünü budaktan sakınmayacak biri lazımdı. Kim, kim diye düşünürlerken kendiliğinden biri ortaya atılacaktı.
Bugün itibariyle Hz. Muhammed’e (sallallahu aleyhi vesellem), düşmandı bu kişi. Ama ileride İslam’ın en büyük hamilerinden biri, ayrıca müşriklerin amansız düşmanı olacaktı.
“Ben yaparım” demiş ve yalın kılıç dışarı fırlamıştı Ömer.
Oysa, Allah’ın Resulü kendisinin müstakbel katil adayı için hidayet diliyordu. Onun hidayeti için dua ediyordu. Çünkü ateşte yanmasını istemiyordu. Onun hem dünya hem de ahiret saadetini istiyordu. Belki de İslam’ın farkıydı bu. Onlar öldürmek, Müslümanlar ise yaşatmak için vardılar.
Yolda hiddetli yürümesinden, elindeki kılıçtan bir şeyler sezmişti Nuaym bin Abdullah. Hem O da Ömer gibi Adiyyoğularına mensup biriydi. Bu nedenle kendinde Ömer’e soru sorma cesareti buldu.
-Hayrola ya Ömer, nereye böyle?
-Atalarının dinini beğenmeyen, Kureyş’in birliğini bozan, ilahlarına hakaret eden Muhammed’i öldürmeye.
Durum oldukça nazikti. Belki onu vazgeçirecek bir şeyler söylese faydası olurdu. Bu sinirle giderse ve Allah korusun Resulullah’a saldırsa, istenmeyen sonuçlar olabilirdi. Evet, evet dikkatini başka taraflara vermeliydi. İlk önce bir akraba gibi onu uyarmalıydı.
-Hattab oğlu! Nefsin seni yanıltmasın. Kusur etmeyesin. Sen Muhammed’i öldüreceksin de Abdimenafoğullar seni sağ bırakıp, yeryüzünde dolaşmana izin mi verecekler? Hem bu gidişle sen akrabalarının da başını derde koyacaksın.
Aralarında diyalog uzadıkça sesleri de yükselmeye başladı. Ömer adamın üstüne üstüne gidiyordu.
-Yoksa sende mi ona tabi oldun? Müslüman olduğunu bilsem ilk önce senden başlarım.
-Sen Muhammed’i bırak da kendi akrabalarına bak.
-Ne demek bu? Kimi kastediyorsun?
-Amcanın oğlu, yani enişten Said ibn Zeyd ile kız kardeşin Fatıma’yı kastediyorum.
Bunu der demez Ömer’den yediği bir darbe ile yere yuvarlandı. Fakat Ömer’in yolunu değiştirmesini de sağlamıştı. Evet, o güne kadar Ömer’in korkusundan imanlarını gizli tutan ve kendisi gibi iman eden en yakın akrabalarını ihbar etmişti. Ama damadı ve kız kardeşini öldürecek değildi ya.
Geçici de olsa tehlike geçmişti. Doğruydu. Eniştesi ve kız kardeşi kendisinden gizli bir şekilde Müslüman olmuşlardı. Ömer sert adımlarla kız kardeşinin evine doğru ilerlerken, Habbab bin Eret evdekilere son gelen ayetleri öğretmek ile meşguldü…