İnsanoğlunun yeryüzünde halife kılınması aynı zamanda onun kulluk imtihanının başlangıcı olmuştur. İyiyle kötüyü, doğruyla yanlışı, hakla batılı, güzel amelle çirkin ameli birbirinden tefrik amaçlı bu imtihan süreci, aynı zamanda safların belirlenmesi ve tarafların ayrışması sürecidir. Taraf olmayanın bertaraf olduğu bir imtihan yurdu ve hayat mecrasıdır yerküre. Ayet-i kerime’de bu hakikat şöyle ifade edilir:
“Eğer Allah; insanların bir kısmıyla diğerlerini savmasaydı, yeryüzü fesada uğrar/bozulurdu.” (Bakara: 251)
Maddi manevi, bedeni ruhi zorluk ve meşakketlerin başında insanın kendi nefsiyle olan mücadelesi gelir, ardından başka insanların kendisi hakkında ne düşündüğü ve güç sahiplerinin onu nasıl gördüğü gelir. İç denetim, kabul veya dışlanma durumlarına göre insan ya harekete geçer ya sessiz kalır, ya konuşur ya da susar.
İnsanların yaşananlar karşısında konuşmak yerine sessiz kalması genellikle ‘duyguların ağırlığı altında ezilmek, çatışmasızlık isteği, söyleyecek kelime bulamamak, intikam almak için uygun zamanı kollamak, içinde bulunduğu hali ve kazanımlarını koruma çabası, sorumluluk almaktan ve kendini riske atmaktan kaçmak, güç gösterisi olarak sessizlik’ gibi sebeplere bağlı ortaya çıkar. Bu sessizlik sebeplerinden çoğu halklar ve yöneticiler için asla tasvip edilmeyen ve birer zillet sebebi suskunluktur. Birkaçı da doğru zaman, zemin ve şartlarda gerçekleşmediğinde diğer suskunluklar gibi mazlum, mahrum, mağdur ve çaresiz halklar için zulüm, yıkım, tahrip, işgal ve korkunç ölümler getirir.
“Ey iman edenler! Allah’tan gelen buyruklara sımsıkı sarılarak, kötülüğün her çeşidinden sakının; sizin veya sevdiklerinizin aleyhine bile olsa, dâimâ doğru söz söyleyin!” (Ahzap süresi: 33)
"Size ne oluyor da Allah yolunda “Ey Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan şu beldeden kurtar ve rahmetinle bize sahip çıkacak bir koruyucu ve destek olacak bir yardımcı gönder!” diye yalvaran güçsüz erkekler, kadınlar ve çocuklar için savaşmıyorsunuz?" (Nisa süresi: 75)
“Şüphesiz ki insanlar zâlimi görüp de onun zulmüne engel olmazlarsa, Allah’ın kendi katından göndereceği bir azabı hepsine umumileştirmesi yakındır.” (Ebû Dâvûd, Melâhim 17; Tirmizî, Fiten 8…)
“Zalim hükümdara karşı susmayıp hakkı ve adaleti ortaya koymak en büyük cihattır.” (Ahmed bin Hanbel, 5/251; İbn Mâce, Fiten 20 ; Tirmizî, Fiten 13…)
Ayet ve hadisler çerçevesinde soralım:
Konuşmak mı, susmak mı lazımdır?
Sorusunun cevabı karşı söz, tutum ve eylemin mahiyeti ile ilgilidir.
Konuşma için doğru kişi, zaman, zemin; gerekli ve hak gibi ölçüler lazım olduğu gibi suskunluk için de aynı kriterler geçerlidir.
Söz/konuşma ve sükut/suskunluk hak bâtıl, doğru yanlış, gerekli ve gereksiz olarak iki şekildedir. Söz; hidayete vesile olacak, bir yanlışı giderecek, haksızlığı önleyecek ve zulmü bertaraf edecek bir söz ise bu durumda susmak dilsiz şeytanlaşma ile eşdeğer olur.
Susmak; ihtiyaç, olgunluk, hikmet, gözleme, bekleme ve bilenme içinse bu durumda konuşmak gaflet olur, bir çuval inciri berbat etmekle eşdeğer olur. Bu minvalde Hz. Ali (kerremllahu vechehu), Hakk’ı zikretmeyen sözün boş; fikir ve hikmet barındırmayan suskunluğun değersiz olduğunu ifade eder.
Gazze, Kudüs, Yemen, Doğu Türkistan ve daha birçok mazlum coğrafyada zalimler taş üstüne taş, baş üstüne baş bırakmamışken susmak halklar için bir korkaklık ve zillet; yöneticiler için bir ihanet ve faciadır. Çünkü hakkın ikamesi, hakka tanıklık etme ve zulmü deşifre etmek gereken yerde suskunluğa bürünmek zalime merhamet, mazluma ihanet ile eşdeğer olur.
Bazen halklar ve yöneticilerin haksızlık ve zulüm karşısında sessiz kalmaları, harekete geçmemeleri ve suskun kalmaları karşısında kendini savunmaya, yaptıklarını meşrulaştırmaya ve tavırlarına kılıf bulmaya çalışırlar. Bu da genellikle “Ben ne yapabilirim, elimden bir şey gelmiyor, zaten herkes susuyor, bize karışan mı var, sizin bilmediğiniz farklı durumlar var, ulusal ve uluslararası konjoktüre göre davranıyoruz, aslında biz uygun zamanı bekliyoruz…” formu içinde somutlaşır. Bunlar, doğrunun ifade edilmesi gereken yerde susmanın bir nevi doğru ve gerekli bir tavır olduğunu düşünür ve yayarlar; oysa bu katmerli bir yalan, ciddi bir yalakalık, gizlenen bir korkaklık, alışkanlık kazanmış bir ihanet ve tedavi edilemeyecek dilsiz bir şeytanlaşmadır.
Korkan ve susan birey, fikrini söylemekten çekinir. Yakın ve uzak çevre, kamuoyu, iktidar, algı ve tehditler dolambacında zulme, haksızlığa ve vahşete karşı bir suskunluk sarmalı onu çekip içine alır.
Bireyin susması, mikro; halkların susması makro; yöneticilerin susması mezzo düzeyde tehlike alarmı, insan kaybı ve beldelerin tahribini sonuç verir.
Halkların susması demek; zalim ve ceberrut iktidarların, çıkarcı işbirlikçilerin kendi batıl amaçlarına, haram ideallerine ve şeytanca emellerine ulaşma yolunda serbest ve geniş bir hareket alanı demektir.
Halkların susması demek; bugün sarı öküz, yarın kırmızı öküzün kurtlar sofrasına peşkeş edilmesidir.
Halkların susması demek; söndürmeye gidilmeyen yangının yarın sana sıçraması demektir.
ABD, İngiltere, israil ve diğer gasıp, zalim ve batıl yönetenlerin menfaat, hırs ve hedeflerinin gerçekleşmesi için suskun halklara ihtiyacı vardır.
Halkların önüne konan “futbol, fiesta, femine; ideolojik saplantılar, mezhepsel taassuplar ve ulusal çıkarlar” bu meşum amaç uğrunadır.
Suskunlaşan her halk, daha kolaylaşan işgal, daha yolunda giden zulüm, daha keyif veren(!) katliam, daha iştah açan şehvet, daha kolay uygulanan keyfi muammele demektir.
Halkların suskunluğu veya suskun tutulmasında ‘korkutma, gündemi değiştirme, hassas olunan konuları canlı tutma, düşman algısını manipüle etme, rehavet oluşturma, mal ve can endişesi oluşturma’ gibi etkin ve etkili yöntemler zamanla zalim ve gaddar idarecilere karşı yaranma, onlar tarafından kabul görme ve takdir edilme gibi bir irade düşkünlüğü ve utanç verici bir teslimiyete yol açar.
Yöneticilerin ise zulüm, haksızlık, adaletsizlik, kötülük, işgal, sömürü ve katilamlar karşısındaki suskunluğu yerel ve küresel düzeyde yönetimin şerli ve sapıkların ellerinde kalmasını kalıcı hale getirecektir.
Halkların suskunluğu daha dar ve lokal bir alan ve anlamda maddi manevi zararlar oluştururken idarecilerin suskunluğu tüm dünyanın emperyal hegemonyanın elinde bir ateş topuna ve halkların birer şamar oğlanına dönüşmesine neden olacaktır.
Susmak, çoğu zaman güzel bir haslet olarak nitelenmiş, tavsiye edilmiş, tasavvufta arınma yollarının önemli bir düsturu haline gelmiştir. Böylesi bir susma ve suskunluk;
Hak karşısında ise güzeldir. Ondan daha faydalı ve gerekli bir söz yoksa altındır. Hakikate teslim olmak uğruna ise hayırlıdır. Hz. Meryem misali bir teslimiyetin ifası ve ifadesi içinse elzemdir ve Kur’an okunurken onu susup dinlemek rahmet vesilesidir; ama suskunluk yalana yol veriyorsa, ahlaksızlığa prim oluyorsa, kötülere fırsat doğuruyorsa, zalimleri cüretlendirisyorsa, haksızlığı genelleştiriyorsa ve adaletsizliği meşrulaştırıyorsa büyük bir cürüm, katmerli bir densizlik ve şeytana papuç bırakmayacak bir rezilliktir.