Güneş gibi, doğarken ve batarken güzeldir insan. Onun için şafağın ilk ışıklarını çiğ tutmuş seccademden ıslanmış alnıma çekerim tarlalarda ve otlaklarda. Havasında meyhoş bir tadın olduğu coğrafyam, buram buram ekşi elma kokar. Zaten saçları taranmaz sefilliğin ve rüzgarlarımın da elleri serttir. Onun için toprak nasır tutar burada. Ben ise sık sık çatlamış alnımı zalimlerden çevirip, göğün göğüne çevirip ıslatıyorum secdede. Çünkü benim adım Halepçe.
Batı’dan esen soğuk rüzgârın coğrafyama getirdiği savaşlarda cepheden cepheye koşarım ben. Uzun zamanlarda hep sırtımı dağlarıma yaslarım ama vahşi kapitalistlere, emperyal sömürgecilere karşı diz çökmem, boyun eğmem, ölümden korkmam asla. Çünkü benim adım peşmerge!
Bir gün adında İslam olan bir inkılâp melteminin kokusunu hissettim. Tüm tüylerim ruhumdan kopan sevinçle ürperdi. Çünkü etrafımda gördüğüm ihanetin sadece kabuğunun adı Müslümancaydı. Oysa “İslam”, “İslam”, “İslam”... Sadece ismini telaffuz ederken bile mutluluk ve selamet akıyor damarlarımdan. Ne kadar güzel: İslam, İslam, İslam! Söyledikçe doyumsuzca söyleyesi geliyor insanın. Çünkü benim adım gerçek Müslüman.
Ama lağım çocuklarının iğrenç oğulları, misk kokusundan ölen pislik böcekleri gibi dehşete düştüler bu güzel kokulu ismi duyunca. Hemen uşaklarına seslendiler, kölelerini topladılar, silahlar gönderdiler ve o lağım çukurlarında kalpleri kadar acımasız kimyasallar ürettiler. Çünkü onların adı zalim.
Görüyorum ki; adımı ağzına sakız yapmış, timsahın avını parçalarken çenesinden yükselen kemik sesinden feryatlar koparanlar, kambur sırtlarını o kimyasalların sahiplerinin tek dişli kültürüne dayıyorlar. Böyle feryat mı olurmuş! Neden kimse soru sormuyor artık. Ey o iğrenç lağım çukurlarının uygarlığına hayran ülkelerin yalancı liderleri! Söyleyin, kimindi o başıma yağan kimyasalları üreten kirli el? Ey pis kokulu kültürlerin yalancı ırkdaş piyonları! Söyleyin, uşakların ellerine bulaştırılan o kimyasallar kimindi? Ey halkım, onlara “nereden geldi o çocuklarımı nefessiz bırakan kimyasallar” diye sormayacak mısınız artık. Neden onların iğrenç zihinlerini, fikirlerini benim yetim kalmış coğrafyama taşımaya devam ediyorsunuz demeyecek misiniz? Çünkü onlar yaptı! Onlar yaptı! Size söylüyorum onlar yaptı! Onun için bugün benim adım, ekşi elma tadında ağıttır, nefessiz kundaktaki bebeğe sarılmış babadır, çocuğunun son nefesinde morarmış dudağa değmemiş sıcaklıktır. Onlar yaptı ama maalesef bugün benim adım en çok, düşmanın eline verilmiş bir oktur artık!
Sahi, bunca çelişki nerenize sığıyor? Sırf bir “İslam” sesi geldi diye, sırf o “İslam” sesinin nefesini kessin diye, Batıdaki Vahşi Kapitalistler, Doğu'daki uşak Nasyonal sosyalist Arap Baas’a hardal ve sinir gazlı kimyasallar vermedi mi? Sonra hem Nasyonalist hem sosyalist yalancı Arap zalim, beni o kimyasallarla soykırımdan geçirmedi mi? Şimdi hangi cüretle adımı küfre meze yapmaya çalışıyorsunuz! Vasiyetimdir: hem Nasyonalist hem Sosyalist yalancı bir Kürt, vahşi kapitalist Batı’nın ahlaksız kültürüne hayran bir Kürt, Nasyonalist ve Sosyalist Arap bir zalim üzerinden benim adımı kullanarak “İslam’ı ve İslam kardeşliğini” zehirlemeye çalışıyorsa, o benim gibi bir Kürt değildir. Onların adı Kürt değildir, onların adı Müslüman değildir, onların adı yalandır. Gerçekten hala bunca çelişki neden çuvallarınıza sığıyor! Çünkü vahşi Batı’nın kapitalist uygarlığına uşaklıkta kardeş olan o farklı millet ama aynı zihniyet, kesinlikle benim zihnim değildi/değildir. Sizler iyice bilin ki; evet ben bir Kürt idim ama beni sırf Müslüman olduğum için öldürdüler. Bütün dünya bilsin ki; ben Kürdüm ve benim adım Müslüman!
O ağıt günü, ben kapımın önünde toprağıma bağdaş kurmuşken, kalbim, oyun oynayan çocuklarımın gülen gözleri ile oynuyordu. Çünkü insanlar en çok çocukların masum gözlerine bakarken Rabbini hatırlar ve cennetin kokusunu duyar. Bizi cennetten elma kovmadı. Hayır, çocuklar masum olduğu gibi, kokladıkları elmalar da masumdu. Zaten o gün gelen elma kokusunun adı elma değildi, adı zulümdü, vahşetti, yalandı…
Ve olanlar oldu. Elma kokusunu koklayınca, çocuklarımın gözleri büyüdü, boğazları tıkandı, nefessiz kaldı ve çırpınırken dudakları morardı. Siz hiç çırpınan çocuğuna bakan bir annenin bir babanın acısını hissettiniz mi? Ben nereye kaçacağımı bilmiyordum çünkü mustazaf coğrafyaların kaçacak yolları da yoktur. Ya şerefinle savaşırsın ya ruhunu Batı şeytanına satarsın ya da ölürsün. Beni kapımın önünde öylece düşerken gördüğünüz yerde, o karşıma çıkma yüreği olmayan şerefsiz saldırıda, ruhumun bütün şerefi ile beraber sarılmıştım çocuğuma. Çünkü benim adım mazlum olabilir ama benim bir adım da direnişti.
O gün neden yaşandı ve bugün zillet içinde yaşananlar hala neden yaşanıyor biliyor musunuz? Ben size söyleyeyim! Çünkü çok oturuyorsunuz, çok susuyorsunuz. Çünkü çok diz üstü düşüyorsunuz, çünkü çok fazla ökçeleri üzerinde gerisin geri gidenlerin arkasına takılıyorsunuz! Çünkü bir türlü uyanmıyorsunuz. Katiline hayran köleleri daha çok seviyorsunuz. O gün Halepçe’de Batı kapitalizminin vahşi dişleri yine mazlum bir coğrafyanın etlerini parçaladı. Ama siz kendisiyle işleri bitince astıkları uşaklarını suçlamakla yetindiniz. Petrolden gözleri olanların ellerinden yapay elma kokusu geliyordu ve gelip gözlerinizin önünde temiz fıtrattan doğanın bahçesinin havasını, suyunu kirlettiler. Ama sizler onları bahçelerinize davet etmeye devam ediyorsunuz. Artık onlar gelip sizden zorla bir şey almıyorlar, siz kendi ellerinizle gidip onlara teslim ediyorsunuz. Machiavellist ahlaksız Batı siyasetini, saf ahlaka tercih edenleri tercih ediyorsunuz. Artık adı Gül, adı Zozan olan kızlarımızın elbiseleri ile beraber zihinleri de Elizabeth oldu. Geriye kabuktan isimler kaldı. Siz ise bütün bunlara sadece baktınız. Böylece önce içimize ajanlar gönderdiler, içimizden uşaklar edindiler ve en sonunda içimize işlendiler.
Sonra ne oldu biliyor musunuz? Kâfirler daha kâfir, ırkçılar daha ırkçı oldu. Gizli katilleri unutanlar unuttu, üstümü örtenler her gün daha fazla kuru toprakla üstümü örttü.
Ama benim kanım hiç kurumadı, nefesim kesilmedi. Hala feryat ediyorum secdede. İsim isim bağırıyorum ve en sonunda “Halepçe, Halepçe, Halepçe!” diye çağırıyorum. Çünkü binlerce çocuk, yaşlı, kadın öldü. Ama hiçbirinin adı ağzımızda öylesine söylenen bir sayı değildi. Onlar candılar. Onlar yarım kalmış birer romandılar. Onların adı, kökü sökülmüş taze hayattı. Onlar, yarım bırakılmış ama hayatın tüm anlamını içermiş birer addılar. Onlar Kürttüler, onlar Müslümandılar. Zalim uşaklara karşı “İslam” sesine kulak kabarttılar.