Bizim zaman zaman, zamane gençlerimize şöyle bir eleştirimiz var: “Gençlerimiz bütün futbolcuları, popüler kültür ikonlarını, sanatçıları şeceresine kadar tanıyor ama medeniyetlerinin temel taşı olan sahabeyi tanımıyor.”
Haklılık payı olmakla beraber şöyle veya böyle, az veya çok gençlerimiz birçok sahabeyi de tanıyor. Gençlerimize haksızlık etmeyelim. Hz. Ali’yi, Hz. Ebubekr’i, Hz. Osman ve Hz. Ömer’i, bir Ebuzer’i tanımayan gençlerimizin sayısı azımsanmayacak kadar çoktur. Yine bilinirliği çok fazla olan sahabeden biri de Mus’ab b. Umeyr’dir ki bu isimle bugün müsemma çok sayıda kişinin aramızda bulunması bunun kanıtıdır. Bu ayki yazımızda bu sahabeye mercek tutmak, biraz daha yakından tanımak istedik.
İslam tarihine göz atıp bu sahabe ile karşılaşmayanımız yoktur. Onu farklı kılan birçok özellik vardır. Mus’ab b. Umeyr denildiğinde akla şıklık gelir, yakışıklılık gelir, asalet ve zarafet gelir, zenginlik gelir, sürdüğü en lüks kokular ve parfümler gelir, fedakârlığın doruk noktası gelir. Döneminin en zengin ve en soylu ve bir ticari şirketin başındaki bir gençtir Mus’ab b. Umeyr. Tanıdığınız çok zengin bir aileyi ve onların bir oğlunu düşünün. Öyle biri Mus’ab b. Umeyr. Annesinin aromalı sütlerle beslediği, varlık içinde büyüttüğü, yokluk ile tanıştırmadığı biridir o. O günün elit kesiminin gözdelerindendi dersek bilmem yanlış söylemiş olur muyuz?
Hz. Peygamber (aleyhisselamın) onun için, “Mekke’de Mus’ab b. Umeyr’den daha güzel giyinen, daha yakışıklı bir genç görmedim” (İbn Sa'd, et-Tabakâtü'l-Kübrâ, Beyrut 1960, III, 116) diye buyurduğu söylenir.
Bütün bunlara rağmen bu şatafatlı hayat onu tatmin etmiyor, kalbinde derin bir boşluk hissediyordu. Her zaman paranın dolduramadığı bir boşluk vardır: maneviyat. Hz. Peygamber’in (aleyhisselam) İslâm’a davetini işittiğinde o boşluğu dolduran ilacın bu din, bu yol olduğunu hissettiğinden kendisine davet geldiğinde hiç tereddüt etmeden kabul etti. Ancak bu işler bu kadar kolay değildi. Mekke’de Müslümanlara yönelik ağır baskılar sebebiyle imanını gizlemek zorunda kalacaktı. Namaz kıldığını gören bir akrabasının durumu bildirmesi üzerine ailesi çılgına döndü. Onu yakalayıp evde hapsettiler. Uzun süre zindanda veya ev hapsinde kalan Mus’ab, Habeşistan’a hicret eden ilk Müslüman kafileye katılma fırsatı bulunca, Habeşistan’a hicret edenlere katılmıştır.
Habeşistan dönüşünde, Mus’ab artık bambaşka bir Mus’ab’tı. Eski zenginlik ve rahatlık artık onun hayatında yoktu. Bu dönemde Medine’den gelen bir grup Müslüman, İslâm’ı öğrenmek ve yaymak için bir öğretmen talebinde bulunmuşlardı. Hz. Peygamber (Aleyhisselam), bu önemli görevi Mus’ab b. Umeyr’e vermişti. O, Medine’de hem Kur’an öğretti hem de insanları İslâm’a davet etti. Böylece Medine’ye ilk hicret eden sahabe olma şerefine erişti ve burada ilk cuma namazını kıldırdı.
Bir yıl sonra yetmiş yeni Müslümanla birlikte Mekke’ye döndüğünde, Hz. Peygamber’e İslâm’ın Medine’de hızla yayıldığını müjdeledi: “İslâm’ın konuşulmadığı ve girmediği ev kalmadı.” Bu haber müminlere büyük bir moral pompalamıştı.
Mus’ab, Bedir Savaşı’nda muhacirlerin sancağını taşıyarak, Rasulullah’ın (Aleyhisselam) bayraktarlığını da yapmıştır. Uhud Savaşı’nda da aynı görevi üstlenmiş, savaşın en çetin anlarında, Müslümanların sarsıldığını görünce: “Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce nice peygamberler gelip geçmiştir” (Bakara/144) ayetini okuyarak müminleri cesaretlendirmiştir.
Sağ kolu kesilince sancağı sol eline, sol kolu da kesilince göğsüne bastırmış, sonunda mızrak darbeleriyle şehit düşmüştür.
Hz. Peygamber, (aleyhisselam) şehitler arasında Mus’ab’ı görünce büyük bir hüzün yaşamıştı. Bir zamanlar Mekke’nin zenginlerinden, en pahalı elbiseler giyen, en yakışıklı, en zarif genci olan Mus’ab’ın kefeni bile yoktu; üstündeki kısa hırkayla başını kapatınca ayakları, ayaklarını kapatınca başı açıkta kalıyordu. Peygamberimiz, (aleyhisselam) “Seni Mekke’de gördüğümde senden daha güzel giyinen kimse yoktu; şimdi ise bir hırkaya sarılmışsın” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 44 (no: 4039) diyerek gözyaşı döktü.
Mus’ab b. Umeyr denildiğinde belki birçoğumuzun aklına yaşını başını almış biri gelebilir ama o şehid olduğunda kırk yaşındaydı. Şehid olduğunda, dünyalığını bütünüyle terk etmiş, ebedi hayatı kazanmıştı.
Onun hayatı, iman uğruna her şeyden vazgeçmenin, davasına adanmışlığın ve hakikat yolundaki fedakârlığın ölümsüz bir timsali olarak aynı isimle binlerce bedende yaşamaktadır.
Sonuç olarak:
1-Mus’ab b. Umeyr, bize imanın dünyevi zevklerden daha değerli olduğunu öğretmiştir.
2-Mus’ab b. Umeyr, konfor içinde yaşarken içindeki manevi boşluğu fark etmiş, dünyevi nimetleri terk etmiştir. Bu tercihten gerçek mutluluğun maddi zenginlikte değil, imanda olduğunu anlıyoruz.
3-Tamamıyla lükse odaklanmamalı maneviyatımızı ihmal etmemeliyiz.
4- Onun hayatından fedakârlığın, imanın bir gereği olduğunu anlıyoruz. Ya da iman fedakârlığa yöneltir de diyebiliriz. Onun aile baskısına, ev hapsine ve zenginliği kaybetme pahasına imanını koruması da üzerinde düşünülmesi gereken bir noktadır.
5-Zenginliğini kaybettikten sonra ellerini kaybedip pazılarıyla Peygamberimizin sancağını düşürmemek için göğsüne bastırması davasına bağlılığın doruk noktasını ifade eder.
6-İnandığımız değerler uğruna gerektiğinde konfor alanımızdan çıkmamız, zorluklara göğüs germemiz gerektiğini anlıyoruz.
7-Onun hayatından şunu da anlıyoruz. Toplumu dönüştürmemiz için öncelikle kendimizi değiştirmemiz gerekiyor.
8-Medine’deki öğretmenin hayatından şunu da anlıyoruz; bilgi ve hikmetle yapılan davet, toplumu dönüştürür. Kitleler peşinize düşer. O, yaşantısıyla her çağın gençliğine seslenen ölümsüz bir rehberdir.
9- Gençlik, enerji dolu bir dönemdir. Bu enerjiyi doğru yönde kullandığımızda büyük değişimlerin önünü açabiliriz. En azından enerjimizi medeniyetimizin değerlerini öğrenmeye ve öğretmeye adayabiliriz.
Bu değerimizden, bu sahabenin hayatından daha nice dersler çıkarabiliriz. Mus’ab bin Umeyr’i tanıdığımızda dünyaya bakışımız da değişir. O zaman toplumu dönüştüren Mus’ab b. Umeyr, hayatıyla bu toplumu da dönüştürebilir.
Evet, her sahabe bir yıldızdır ama Mus’ab b. Umeyr biraz daha yıldızdır: Sevgili Peygamberimiz bir gün ashabıyla sohbet ederken Mus’ab (Radiyallahu Anh) yanlarına gelip selam verdi. Peygamberimiz, Mus’ab’ın (Radiyallahu Anh) selamını aldıktan sonra şöyle buyurdu: “Dünya halkıyla dünyayı değiştiren Allah’a hamdolsun. Mus’ab, Mekke’de nimet içinde bulunurken Allah ve Resulü’nün sevgisi ile iyiliği arzu ederek bu nimetlerden uzaklaşmayı tercih etti.” (İbn Sa’d, et-Tabakât, C 3, s. 116.)