7 Ekim 2023’den bu yana HAMAS ve terörist israil arasında vuku bulan savaşın üzerinden neredeyse 2 yıl geçti. Bu süre zarfında Gazze kimi zaman Ashabı Uhdud kimi zaman ise Asrı Saadet yıllarını yaşadı. Ve şu an Gazze'de insanlık bir kez daha sınanmaktadır. Gazzeli bebekler uykusunda ölürken, kadınlar ve çocuklar enkazdan yalnızca bir sayı olarak çıkarılırken, yaşlılar ve kimsesizler hayatla ölüm arasında nefes tüketiyor. Fakat bu yaşananlar sadece bir coğrafyanın trajedisi değil; küresel ahlakın da çöküşüdür. En az bunun kadar düşündürücü olan şey ise, Müslüman ülkelerin sessizliği ve dünyanın bu trajediye karşı gösterdiği umursamazlıktır.
Müslüman ülkelerin önemli bir kısmı, halklarının değil, rejimlerinin güvenliğini önceleyen yönetimlere sahiptir. Terörist israile açık ya da dolaylı destek sunan ABD ve Batı ülkeleriyle olan stratejik ve ekonomik ilişkiler, bu yönetimleri sessizliğe mahkûm ediyor. Örneğin Körfez ülkelerinin bir kısmı (Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri...), 2020 yılında imzalanan Abraham/İbrahim Anlaşmaları ile israil ile diplomatik ve ekonomik ilişkiler kurarak "ortak tehdit İran" söylemiyle israile fiilen alan açmaktadır. Ayrıca Abraham Anlaşmasına imza atan tüm Müslüman ülkeler, israil ile geliştirdikleri siyasi denklemlerine zarar gelmemesi için Gazze’de ki katliama karşı deve kuşu misali sessiz kalmaktadırlar. İleriki süreçlerde bu anlaşmaya katılmaları öngörülen Umman, Suudi Arabistan, Mısır ve Ürdün Gazze karşısında sessizdir. israil ile yaşanan bu normalleşme süreci, Gazze meselesini ikincil plana atmaktadır. Yani rejim kaygıları ve siyasi pragmatizm (faydacılık) Müslüman ülkelerin Gazze hususunda sessiz kalmasında birincil etkendir diyebiliriz.
Müslüman ülkelerin sessiz kalmasındaki ikincil sebep ise ideolojik ayrılıklar ve mezhepçilik düşüncesidir. İslam dünyası ne yazık ki mezhepsel farklılıkları aşamamaktadır. Şii-Sünni kutuplaşması, Fars-Arap rekabeti gibi çatışmalar, Gazze gibi meselelerde ortak bir tavır geliştirilmesini engellemektedir. Örneğin bazı ülkeler, HAMAS’ı destekleyen İran’la aynı safta görünmemek için geri durmaktadır. Hatta bazı cemaatler ve tarikatlar bile Şii-Sünni mezhepçilik kaygısından dolayı Yahudi zulmüne ve mazlum Gazze’ye sessiz kalmakta ya da uç/farazi söylemler geliştirmektedirler.
Ancak bizler buradan bir kez daha seslenmekteyiz: Şii-Sünni meselesi ya da diğer mezhebi farklılıklar ümmetin kendi iç meselesidir. Eğer düşman ileride gözüküyor ve Müslüman beldeleri işgal ederek mazlumların kanını akıtıyorsa Ümmeti Muhammed’in yapması gereken şey, ayrılıkları bir kenara bırakıp birlik olmak ve düşmanın karşısında tek bir yumruk olarak çıkmaktır. Ne zaman ki düşman saldırıları bertaraf edildi, Ümmeti Muhammed siyasi ve askeri alanda huzura ve sekinete kavuştu, o vakit ilmi ve kültürel münazaralar yapılmalı ve ümmetin iç problemleri (mezhepsel farklılıklar gibi) Kur’an ve Sünnet merkezli çözüme kavuşturulmalıdır.
Üçüncü bir mesele ise pek çok İslam ülkesinde yöneticilerin halk nezdinde meşruiyet krizinde olmalarıdır. Gazze meselesine yüksek sesle sahip çıkmak, sokakları harekete geçirebilir, bu da otoriter rejimler için bir tehdit oluşturur. Sonuç? Dünya Gazze karşısında yine sessizliğini/acizliğini korumaktadır.
Ancak şu asla unutulmamalıdır ki Kur’an, adaleti yalnızca Müslümanlar arasında değil, evrensel bir sorumluluk olarak tanımlamaktadır. “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun...” (Maide, 8) Ayrıca Kur’an’da sadece adalet değil, mazlumu koruma görevi de açıkça bildirilmiştir: “Size ne oldu ki, Allah yolunda ve 'Ey Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan şu şehirden çıkar!' diyen erkekler, kadınlar ve çocuklar uğruna savaşmıyorsunuz?” (Nisa, 75) Ayeti kerimeler, adaleti tüm evrene şamil kılmakta ve dini, dili, ırkı vb. ne olursa olsun mazluma sahip çıkmayı vurgulamaktadır.
Hadis-i Şeriflerde ise zulme karşı çıkmak imanın bir parçası sayılmaktadır. “Sizden kim bir kötülük görürse, eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse diliyle, buna da gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.” (Müslim, İman 78)
Bugün ise Dünya Müslümanlarının eli ne yazık ki kıpırdamıyor. Dili ise kimi yerlerde hakikati ifşa etse de herhangi bir yaptırım uygulatamıyor. Kalbiyle buğz etmeye gelince kalplerdekini ancak Allah bilir.
İman zafiyeti ve tevekkül eksikliği gibi nedenler de Müslümanların tepkisiz kalmasında öncü rol oynamaktadır. Ayrıca yenilgi psikolojisi, öğrenilmiş çaresizlik gibi etkenler de Müslümanların duyarsız ve tepkisiz davranmasında etkili olan bazı seçeneklerdir.
Müslüman toplumlar dışında Dünya milletlerine gelince; Batı dünyasının “insan hakları” savunuculuğu, kimin hak ihlaline uğradığına göre şekilleniyor. Ukrayna örneğinde olduğu gibi, beyaz ve Avrupalı bir halka yapılan zulüm, küresel bir isyana dönüşürken Gazzeli çocukların ölümleri istatistiksel bilgiye indirgenmektedir. Bir yandan insan hakları deyip kendi dindaşları için tüm dünyayı ayağa kaldırırken diğer yandan Gazzeliler için susma orucu tutulmuş gibi.
Bu ikiyüzlülük, büyük oranda Batı medyasının oluşturduğu algılarla beslenmektedir. israilin kendini “savunma hakkı!!!” her platformda meşrulaştırılırken, Gazzelilerin yaşam hakkı görmezlikten gelinmektedir.
Ayrıca modern seküler dünyada Gazzeliler çoğu zaman "radikal", "İslamcı" ya da "terörist" etiketiyle kodlanmaktadır. Bu kodlama, Gazze’ye karşı duyarlı olmayı öldürmektedir. Oysa insan hakları evrensel ise, kimden geldiğine bakılmaksızın her zulüm kınanmalıdır.
Dünya düzeni mazlumun değil, güçlü olanın lehine çalışmaktadır. Gazze’nin ekonomik getirisi yoktur ama israilin savunma sanayisiyle milyarlarca dolarlık ticari ilişkileri vardır. HAMAS-israil Savaşıyla bir kez daha anlaşılacağı üzere duyarlılık, kârlı olmadığında susturulmaktadır. Devletler öncelikle kendi çıkarlarını düşünmektedir.
Devletlerin susması halkların da susması anlamına gelmemelidir. Milyonların sokağa inmesi, boykotlar, diplomatik baskı, sosyal medya kampanyaları, infak bilincini tesis etme gibi eylemler, yalnızca Gazze için değil, suskunlukla örülen tüm duvarlara karşı bir itiraz olmalıdır.
Mezhep ve etnisite ayrımlarını aşan bir ümmet bilinci, bugün her zamankinden daha hayatidir. İslam, zulme uğrayanla dayanışmayı emreder; mazluma sahip çıkmayanın, dinî iddiası eksiktir. Bu dayanışma ekonomik, diplomatik ve kültürel tüm alanlarda inşa edilmelidir.
Zulme karşı sessiz kalmak, onu onaylamaktır. Kur’an ve sünnet buna karşı durmayı emrederken, siyasi hesaplarla geri duran her Müslüman yönetici, sadece halkına değil, insanlığa da hesap vermek zorundadır. “Zulmedenlere meyletmeyin; yoksa size ateş dokunur…” (Hud,13)