Furkân cihadtır. Cihad ise furkânın kemâle ermiş halidir. Kur’an-ı Kerim’de yedi kez tekrarlanan ‘furkân’ kavramı, İslam Âlimleri ile Oryantalistler arasında kelimenin kökeni açısından anlam farklılıkları görülmektedir.
Ulema ‘furkân’ kelimesinin öz Arapça bir kelime olduğunu, ‘f-r-k’ kökünden türediğini, aslen ‘gerçek/ doğru (hakk)’ ile ‘sahte/ yanlış (bâtıl)’ olanı birbirinden ‘ayıran’ manasına geldiğini kabul etmektedirler.[1]
Oryantalistler ise genel olarak, ‘furkân’ kelimesinin öz Arapça bir kelime olmadığını, zira eski Arap şiirinde görülmediğini, kelimenin kökeninin ‘kurtuluş’ anlamındaki Aramca ‘purkân’ ya da Süryanca ‘purkâna’ kelimeleri olduğunu ve dolayısıyla bu dillerden ödünç alınmış olabileceğini iddia etmektedirler.[2]
Bu makalemizde her iki anlamı farklı oranda mezc ederek bu kavramı; hakkı batıldan ayıran ve kurtuluşa eriştiren mukaddes bir cehd olarak ele alacağız.
Aslında hakiki manada ‘gerçek/ doğru (hakk)’ ile ‘sahte/ yanlış (bâtıl)’ hiçbir zaman ve zeminde birbirine karıştırılamamıştır.
“Yine de ki: Hakk geldi; bâtıl yıkılıp gitti. Zaten bâtıl yıkılmaya mahkûmdur.”[3]
Hakk aydınlık, bâtıl karanlık… İkisi bir arada olamaz. Aydınlık gelince karanlık yok olup gider.
Furkân, Hakk’ın hâkimiyeti için gösterilmesi gereken cehd ve gayretin ta kendisidir. Cehd ve gayretin usul ve esaslarını Kur’an-ı Kerim gösterdiğinden Kur’an-ı Kerim bir furkândır. Furkân kılavuzudur.
İslam tarihinde Cihad-ı Bedir bize furkânın birer cihad olduğunu ve cihadın birer furkân olacağını Rabb-i Rahim’in diliyle Kur’an-ı Kerim’de net bir şekilde ‘yevme’l-furkân’ denilerek beyan edilmiştir.[4] Bedir gününe Furkân Günü demek… Cihadı furkân, furkânı cihad olarak belirlemek…
Hz. Peygamber Efendimiz ve vefakâr ümmeti ta ilk günden Bedir gününe ve ömrünün son anına kadar dozajı yükselen bir gayretin içinde… Bu gayret cihattır ve kıyamete kadar devam edecektir. Cihadın her aşaması ve her yönü sadece ve sadece furkândır. Hakk ile batılı birbirine karıştırmamak… Ehl-i batılın batıl olduğunu haykırmak ve gaflete duçar olanlar için ehl-i hakk olma yolunu açmak…
Furkân(cihad) insanlar ile İslam arasında oluşturulan tüm engelleri, buğuyu kaldırmaktır. Ehl-i akla doğruyu ve yanlışı net bir şekilde göstermek ve kararında var olan dış baskıları bertaraf edip özgürce karar verebilmesini sağlamaktır. Kendi öz iradesiyle kendi yolunu ona çizdirmektir.
Cihadsızlık yani karışıklık insanların kararlarına müdahale edilebilir ortamların oluşması demektir. İnsanlık tarihi boyunca ve özellikle de günümüzde ifsat ve mücrim despotlar, sömürdükleri halkları daima yönlendirmiş, kandırmış ve Hakk’ı görmemeleri için nice zorbalıklar, kanunlar vb. yaptırımlar ile furkân hakikatini buğulandırmışlar, bulanıklaştırmaya çabalamışlardır. Anlaşılacağı üzere furkânın kemale ermiş hali cihad, cihadın da kemale ermiş hali de furkândır.
Mirkâtü’l cihad misal mirkâtü’l furkân da vardır. Bunlar Özün Furkânı (Nefse Karşı Cihad), Şeytana Karşı Furkân, Düşmana Karşı, Sözlü Furkân, İlim ile Furkân, Malın Furkânı, Canın Furkânı şeklindedir.
Ülkemizde de özellikle doksanlı yıllarda, çağın Firavunlarına ve Karunlarına kölelik yapmış PKK’nın ifsat ve cürümlerine karşı izzetli duruş sergileyen İslamî Camianın göstermiş olduğu cehd ve gayret aynen İslam’ın ilk yıllarında yaşanan cihadın (Bedir Savaşı) misali, doksanlı yılları çağımıza ışık tutan birer ‘yevme’l-furkân’ kılmıştır. O gün İslamî Camia’nın muazzam fedakârlığı ve eşsiz mücadelesi furkân bilincinin ne derece önemli olduğunu göstermesi açısından yeterli bir delil olsa gerek.
O dönemde zahiren az ve aciz görünen ancak manen çok ve izzetli Müslümanların mirkâtü’l furkân bilinci olmasaydı, özellikle doğu halkı furkân ferasetinden mahrum kalacaktı. Bu mahrumiyet belki de halkın tamamını Siyonist ve emperyalist güruha kul köle yapacaktı.
Eğer günümüzde PKK’nın maşalığı, kullanışlı ve kanlı birer aparat olduğu biliniyor ise işte bu o günün furkân fedailerinin sayesinde olmuştur. Yüzlerce şehid ve sayısız fedakârlıkları sayesinde yalan gerçek, hakk batıl, zalim mazlum, katil maktül birbirinden ayrılmıştır. Küfrün en büyük gayesi hakkı muğlaklaştırmak, hakikati bulanıklaştırmak ve batılı kılıflandırmaktır. Yani furkânı yok etmektir. Algı manipülasyonları, yalan haberler, fesat dolusu reklamlar, dilediklerine terörist yaftalaması yapmaları yani satılmış medyaları, kiralık kameraları, kumandalı kalemleri vb. modern tüm araç ve silahlar sadece ve sadece kafaları karıştırmak, gerçeği örtmek içindir. Evet, asıl hedefleri furkân bilincini yok etmektir. İşte bu imkânsızdır ve asla gerçekleşmeyecek şeytani birer emeldir. Çünkü küfür var oldukça furkân fedaileri de var olacaktır. İnsanlık tarihi şahittir ki hakiki manada ‘gerçek/ doğru (hakk)’ ile ‘sahte/ yanlış (bâtıl)’ hiçbir zaman ve zeminde birbirine karıştırılamamıştır ve karıştırılamayacaktır.
Doksanlı yıllarda lokal manada olduğu gibi eğer bugün Gazze ve hassaten İzzettin El Kassam Mücahidleri tarihin en vahşi soykırımından geçiriliyor ise bu onların furkân fedaileri olduğunun birer ispatıdır. Dahası eğer Gazze ve Kassam Mücahidleri bu dayanılmaz zulüm ve vahşete karşı akıl almaz derecede ulvî bir sabır ve eşsiz bir direniş sergiliyor iseler bu Furkân bilincinin muazzam derecede elzem olduğunun umum manada birer göstergesidir.
Bu nedenle furkân, cihadın ta kendisidir ve cihad, furkânın uygulama aşamasında kemâle ermiş halidir. Cihadtan mahrum bırakılmış Ümmet coğrafyamızın ekseriyeti eğer bugün öylece savrulup, değersizleşiyor ise bu furkândan bihaber oluşudur. Batıyı ve batının batık sistemlerini benimsemiş olmanın veya hakkın ve hakiki nizamın (İslam Şeriatı) asıl huzur kaynağı olduğunu bilmemenin asıl nedeni furkânsızlık değil midir?
Kur’an-ı Kerim, Peygamber-i Zişan Efendilerimiz nasıl ki birer furkândır, kıyamete kadar sürecek olan Hakk batıl savaşı da furkândır.
Öyleyse her bir Müslüman hangi oranda furkân olabilmişliğine bakıversin. Mirkâtü’l Furkân’ın hangi basamağında olduğunu idrak etmeli ve bu uğurda ilerlemek için cehdini sürekli canlı tutmalıdır. Ömrünü, her gününü birer ‘yevme’l-furkân’a dönüştürmek için durmamalı, durulmamalı…
[1] İlgililer için: Bkz. Mukâtil b. Suleymân, Tefsîru Mukâtil b. Suleymân (tah. Ahmed Ferîd), Dâru’l Kutubi’l-‘İlmiyye, Beyrût: 2003, c.1, s.49; et-Taberî, Ebû Ca‘fer Muhammed b. Cerîr, Câmi‘u’l-Beyân fî Te’vîli’l- Kur’ân (tah. Ahmed Muhammed Şâkir), Muessesetu’r-Risâle, 2000, c.2, s.70, 71; c.3. s.448; c.6, s.162, 163; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-‘Azîm (tah. Muhammed İbrâhîm el-Bennâ vd.), Kahraman Yay., İstanbul, 1992, c.1, s.130; elBeydâvî, Nâsıru’d-Dîn Ebû Sa‘îd ‘Abdu’llâh b. ‘Umar b. Muhammed, Tefsîru’l-Beydâvî, Dersaadet Kitabevi, İstanbul, t.siz., c.1, s.62, 148; ez-Zemahşerî, Mahmûd b. ‘Umar, Tefsîru’l-Keşşâf (tah. Halîl Me’mûn Şeyhâ), Dâru’l-Ma‘rife, Beyrût, 2009, s.77, 160, 738; İbn ‘Âşûr, Muhammed Tâhir, Tefsîru’t-Tahrîr ve’t-Tenvîr, ed-Dâru’t-Tûnusiyye li’nNeşr, Tûnus, 1984, c.1, s.502; el-Isfehânî, er-Râğıb, Mufredâtu Ğarîbi’l-Kur’ân (tah. ‘Adnân Dâvûdî), Dâru’l-Kalem, Dimeşk, 1992, s.634.
[2] Bu konuda bkz. Jeffery, Arthur, The Foreign Vocabulary of The Qur’ân, Oriental Institute, Baroda, 1938, s.226, 229; Watt, W. Montgomery, Kur’an’a Giriş (çev. Süleyman Kalkan), Ankara Okulu Yay., Ankara, 1998, s.167, 168; Madigan, Daniel A., The Qur’ân’s Self-Image: Writing and Authority in Islam’s Scripture, Princeton University Press, Oxfordshire, 2001, s.125-127. Yıldırım, Suat, Oryantalistlerin Yanılgıları, Ufuk Kitapları, İstanbul, 2003, s.108-111.
[3] İsrâ 81.
[4] Enfâl 41. (… Eğer siz Allah'a iman etmiş, hak ile batılın ayrıldığı o gün, iki ordunun karşı karşıya geldiği o (Bedir) günü kulumuza indirdiğimiz ayetlere iman getirmiş iseniz bunu böyle biliniz. Ve biliniz ki, Allah, her şeye kâdirdir.)