Bediüzzaman Said Nursi İslam âleminin en buhranlı dönemlerinden birinde ortaya çıkmış; yaşadığı çağın İslam dünyasını kuşatan fikri ve içtimai dertlerini teşhis eden, bunlara gerçekçi çözümler üretmeye çalışan bir müçtehit olarak müstesna bir konum kazanmıştır. Üstadın yaşadığı tarihsel bağlam, birbirini izleyen inkılaplar ve içtimai çözülmelerle karakterize bir dönem olması bakımdan son derece çetin bir zemindir. Onun tefsir anlayışı, kendine özgü ilmi birikim ve mantıki tahlile dayanan bir usul üzerine inşa edilmiştir. Siyasal engellerle karşılaşmamış olsaydı, modern medeniyetin içine sürüklendiği materyalist eğilimlere karşı İslam düşüncesinin dengeleyici yaklaşımını temsil etmesi mümkündü.
Bediüzzaman Said Nursi’nin “eski Said” olarak isimlendirilen dönemi, yaklaşık olarak 1877’den 1920’lerin başına kadar süren, onun toplumsal ve siyasi konularla aktif olarak ilgilendiği devredir.
Eski Said dönemi, Bediüzzaman’ın siyasete bakış açısı tümüyle İslam’ı merkeze alan bir zeminde şekillenmiştir. Bu yaklaşımda İslam hem siyasal meşrutiyetin asıl dayanağı hem de devletin işleyişini belirleyen temel referanstır. Dört mezhebin ahkamını esas alan ve devletin görevlerini İslami ilimler doğrultusunda yerine getirmesini gerekli gören bir bakış esastır. Ancak cumhuriyetle beraber bu yapı köklü biçimde değişmiş, seküler bir siyasal düzen ortaya çıkmış ve İslam artık siyasal meşrutiyetin belirleyici unsuru olmaktan çıkarılmıştır. Bu süreç aynı zamanda yönetim biçimi açısından da bir dönüşümü ifade eder. Tek parti döneminin otoriter yapısında siyaset toplumdan koparılmış; toplumsal taleplerin siyasette karşılık bulmadığı hatta siyaset aracılığıyla toplumun yeniden biçimlendirilmeye çalışıldığı bir alan haline gelmiştir. Bu dönemde Said Nursi’nin siyasal yaklaşımı, klasik İslam siyaset anlayışı ile modern anayasal kavramlar arasında bir bütünlük kurma çabası olarak şekillenmiştir.
Siyasi alanın yeni girilen döneminde, Bediüzzaman’ın ifadeleriyle kitlelerin İslamla olan bağlarını zayıflatmayı hedefleyen bir sürecin devreye sokulduğu görülmektedir. Bu şartlar altında temel mesele, siyasi alanda etkinlikten ziyade, toplumda İslami varlığın ve sürekliliğin korunması haline gelmiştir. Siyasetin belirleyici rolünü yitirdiği bu dönemde Bediüzzaman, dikkatini siyasal mücadeleden çok, toplumun iman ve İslam’la olan bağını yeniden tesis etmeye ve güçlendirmeye yöneltmiştir. Böylece onun temel hareket noktası, toplumsal yapıyı iman merkezli bir inşa süreciyle yeniden ayağa kaldırmak olmuştur. Bütün çabası bunun üzerinedir ve ana meselesi budur. Bu yaklaşım son derece stratejik bir bakış açısının yanı sıra, doğrudan politik bir tutum olarak değerlendirilmemelidir. Zira politik tavır, esas itibariyle iktidarla kurulan ilişkiye, iktidarın nasıl yapılandırılacağına ve devlet ile toplum arasındaki ilişkinin nasıl düzenleneceğine dair bir bakış açısı içerir.
Meşrutiyet-i Meşrua (anayasalcılık): Bediüzzaman Said Nursî’nin meşrutiyet anlayışı, batı kaynaklı seküler bir anayasal düzen tasavvurundan ziyade, şeriatın belirlediği sınırlar içinde anlam kazanan bir hürriyet fikrine dayanır. Ona göre parlamenter sistem, İslam’ın temel ilkelerinden biri olan meşveretin siyasal alanda kurumsal bir karşılık bulmuş halidir. Bu çerçevede istibdat, yalnızca siyasal bir sorun değil, aynı zamanda dini ve ahlaki bir sapma olarak da değerlendirilir ve açık biçimde reddedilir.
İttihad-ı İslam ve Milliyetçilik: Eski Said döneminde İttihad-ı İslam düşüncesi, Said Nursî’nin siyasal ve fikri yaklaşımının merkezinde yer alır. Bu dönemde milliyetçilik, henüz ayrıştırıcı bir ideoloji olarak değil; İslami birlik içerisinde eriyebilecek, toplumsal dayanışmayı güçlendiren bir hamiyet unsuru şeklinde yorumlanmaktadır. Dolayısıyla etnik veya kavmi aidiyetler, üst bir İslam kimliğiyle uyumlu olduğu ölçüde meşru olduğu kabul edilir.
Siyaset yoluyla hizmet (aksiyon): Bu evrede Said Nursi, siyaset alanını İslam’a hizmet edilebilecek etkili bir araç olarak görmektedir. Bu anlayış doğrultusunda çeşitli cemiyetlerde yer almış farklı toplumsal kesimlerle temas kurarak hürriyet, eğitim ve bilinçlenme konularını gündeme taşımıştır. Siyaset, onun nazarında, toplumsal dönüşümü mümkün kılan ve yukarıdan aşağıya işleyen bir etki mekanizmasıdır. Sonuç olarak eski Said döneminin sona ermesi çok daha büyük bir uyanışın ve kalıcı hizmetin kapılarını aralayan stratejik bir “farkındalık” evresidir.
Bu kapanış şu üç kazanımı temsil etmektedir; tebdil-i mekân. Bediüzzaman Said Nursi, siyasetin zorlu ve değişken temelinde İslam’a hizmet etmeye çalışmanın zorluklarını bizzat kendisi tecrübe etmiştir. Eski Said döneminin kapanışı geçici siyasi tartışmalardan sıyrılıp, toplumun en zaruri ihtiyacı olan “iman ve ahlak” zeminine yoğunlaştırılmasını sağlamıştır. Ayrıştırıcı değil, birleştirici bir yol; siyasetin doğasında var olan kutuplaşma riskini fark etmesi, onu toplumun her kesimine hitap edebilecek daha kucaklayıcı bir üsluba yöneltmiştir. Eski Said’in siyasi aksiyonu, yeni Said döneminde bütün bir insanlığı kucaklayan manevi bir onarım projesine bırakmıştır.
Tarihi bir miras; eski Said dönemi, o yıllarda savunduğu hürriyet, adalet ve meşveret gibi evrensel konular onun sonraki eserlerinin (Risale-i Nur) sosyolojik zeminini oluşturmuştur. Tüm zamanlara hitap eden evrensel birer değer haline gelmiştir. Eski Said döneminde yaşanılan birçok şey yeni Said dönemindeki o sarsılmaz sabra ve derin hikmeti hazırlayan bir okul vazifesi görmüştür.
Bediüzzaman Said Nursi’nin yeni Said evresinde kurduğu mesafeli ama rehberlik edici bir ilişki olduğu anlaşılmaktadır. Onun “euzu billahi mine’ş şeytani ve -s siyaseh” (şeytandan ve siyasetten ALLAH’a sığınırım) sözünün ardındaki mantığı kavramaktır. Burada kast edilen siyaseti tam anlamıyla yok saymak değil, siyasetin konumunu ve işlevini yeniden tanımaktır.
Tarihçe-i hayat kitabında Eşref Edib’in Üstad ile yaptığı mülakatta şöyle geçmektedir.
“Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evladım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış; ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hadise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler!”
Bu meşhur söz aslında yeni Said’in neden siyaseti elinin tersiyle itip hayatını yalnızca kitap yazmaya ve iman kurtarmaya adadığının en net göstergesidir.
Yeni Said’in fark ettiği gerçek şu: Bediüzzaman bakıyor ki yangın binanın sadece dış boyasında değil; binanın içindeki insanların kalbinde ve inancında. Yani insanlar “neden dürüst olmalıyım?”, “Ölümden sonra ne var?”, “ALLAH var mı?” gibi en esas ilkeleri kaybetmiş. O dışardaki düşmandan ziyade kalbin maneviyatındaki çöküşünü toplum ahlakının bozulduğunu, Allah’a olan bağın koptuğunu ve insanların manevi bir boşluğa düştüğünü görür. Bu onun gözünde bir evin yanmasından bin kat daha tehlikeli bir “manevi yangındır.”
Bediüzzaman Said Nursi’nin bu bakış açısı, modern dünyada din-siyaset ilişkisine dair özgün bir model sunar. Bu model; İslam dininin siyasallaşmasına karşı dururken siyasetin de İslam’a sadece hizmetkar olmasını öngörür.
Bu nedenle, siyasetin toplumu dinsizleştirmeye ya da dini kamusal alandan uzaklaştırmaya yöneldiği bir süreçte, Bediüzzaman Said Nursi toplumun imanla kurduğu bağı yeniden canlandırmaya yönelik bir çaba ortaya koymaktadır.