Allah’ın adıyla!
İnsan, boşuna yaratılmadığı gibi başıboş da bırakılmamıştır. Aksine, Rabbine kulluk etmek üzere yaratılmıştır. Bu dünyadaki varlık sebebi budur. Bu hakikat bir ayette şöyle ifade edilmiştir: “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyat, 56)
Bununla birlikte insan, bu dünyada ciddi bir sınavdan geçirilmektedir. Bu sınav, onun bizzat hayatıyla ilgilidir. Kazanması halinde cennet, kaybetmesi halinde ise cehennem gibi bir sonuçla karşı karşıya kalacaktır. Bu hakikat karşısında insana düşen, dünyanın geçici cazibesine kapılmak yerine, Allah’ın rızasını ve cenneti elde etmeye çalışmaktır. Çünkü asıl kurtuluş budur. Bu gerçek, bir ayette şöyle beyan edilmiştir: “Kim ateşten (cehennemden) uzaklaştırılıp cennete konursa, gerçekten o kurtuluşa ermiştir. Bu dünya hayatı ise aldatıcı bir menfaatten başka bir şey değildir.” (Al-i İmran, 185)
Bir hadiste ise Resulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) şöyle buyurmuştur: “Akıllı kişi nefsine hakim olan ve ölüm sonrası için çalışandır.” (İbni Mace, Zühd 4260; Tirmizi, Sıfatü’l Kıyame 2459)
Hakikat bu olduğuna göre, insan için bundan daha önemli ve daha hayati bir konu olamaz. Dünyada ne kadar yaşarsa yaşasın, hangi ortam ve şartlarda olursa olsun ve hangi makamda bulunursa bulunsun, neticede ölümü tadacak ve dünyada yaptıklarından dolayı hesabını vermek üzere Allah’ın huzuruna çıkacaktır. İşte bu durumda akıl, insanın en önemli meselesinin bu olduğunu, en çok bunun derdini çekip en çok bunun hesabını yaparak hareket etmesi gerektiğini söyler.
Dolayısıyla Allah’a ve ahiret gününe iman eden bir Müslüman, bu bilinç ve şuurla hareket ederek tabi tutulduğu bu hayat sınavını kazanmaya çalışır. Bu ise İslam ile mümkündür. Çünkü insan bununla imtihan edilmekte ve kurtuluş da bununla mümkün olmaktadır. Nitekim Müslümanların İslam’ı öğrenme, yaşama, tebliğ etme ve toplum hayatına hakim olması için çalışma gibi yerine getirmeleri gereken temel vazifeleri vardır. Bu vazifeleri yerine getirmek için kardeşlik temeli üzerine bir araya gelmeleri, İslam’ı birlikte tatbik etmeleri, tebliğ etmeleri ve toplum hayatında yer etmesi için çalışmaları gerekir. İşte bu, Müslümanların davasıdır.
Bu dava, İslam davasıdır. Ve bu dava, bireysel olarak yürütülebilecek bir şey değil. Aksine, bu dava Müslümanlardan bir araya gelmelerini, birlik olmalarını, birlikte hareket etmelerini ve güçlü olmalarını ister. Allah’ın (Celle Celaluhu) buyruğu bu istikamettedir. “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın (sarılın); bölünüp parçalanmayın.” (Al-i İmran 103) buyruğuyla güçlü bir birlik oluşturmayı; “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk olsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Al-i İmran 104) buyruğuyla tebliğ ve davette bulunmayı; “Fitne ortadan kalkıncaya ve din de Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın.” (Bakara 193) buyruğuyla İslam’ın toplum hayatına hâkim olması için çalışmayı emretmiştir. Resulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) de böyle yaptı ve Müslümanlara kıyamete kadar örneklik teşkil edecek bir nebevi hareket metodu bıraktı.
İşte bu noktada Müslümanlara öncülük edecek şahsiyetlere ihtiyaç vardır ki bunlar, Allah’ın birer lütfudurlar. Kurtuluş gemisinin kaptanı gibidirler. İnsanları kurtuluş yoluna çağırır, toplumu kurtarmaya çalışırlar. Bütün kabiliyetlerini, zamanlarını, emek ve enerjilerini bu yolda sarf ederler. Kendilerini tamamıyla İslam davasına adarlar. Allah (Celle Celaluhu), Müslüman toplumlar içinde, ihtiyaç duyulan her dönemde böyle insanları adeta imdada yetiştirir. Son asır itibariyle Mısır’da Hasan el-Benna, Pakistan’da Mevdudi, İran’da İmam Humeyni, Filistin’de Şeyh Ahmet Yasin, Türkiye’de Şeyh Said ve Said-i Nursi bunlardan bazılarıdır.
İslam’ın toplum hayatından silinmeye çalışıldığı, Müslümanların gerici ve terörist ilan edilip dışlandığı, ilhadi ideolojilerin topluma dayatılmaya çalışıldığı ve Müslüman toplumun sahipsiz ve başsız kaldığı bir dönemde imdada yetişen Şehid de bunlardan biridir. O dönemde memleket genelinde, özellikle de Kürdistan’da, bir yandan laik kesim diğer yandan mülhit örgütler Müslüman halkın diniyle, örfüyle ve İslami yaşam tarzıyla mücadele ediyordu. Laik kesim toplumu İslam’dan ve İslami değerlerinden uzaklaştırmaya çalışırken, her tarafı istila eden mülhit örgütler de İslam’a ve Müslümanlara her türlü baskı ve zulmü uyguluyorlardı. Toplumu İslam’dan uzaklaştırmaya ve kendi ideolojilerini dayatmaya çalışıyorlardı. Bu örgütler, İslam’ın günümüz toplumlarına hiçbir konuda çözüm olamadığı, on dört asır önce yaşanmış ve devrini tamamlamış bir din olduğu, bununla birlikte dinin afyon gibi kitleleri uyuşturduğu, dolayısıyla yapmak istedikleri halk devriminin önündeki en büyük engelin İslam ve Müslümanlar olduğu, şeklinde propaganda yaparak toplumun din algısını değiştirmeye özellikle de gençleri dinden soğutmaya ve uzaklaştırmaya çalışıyorlardı. Bundan dolayı Müslümanların içinde bulunduğu durum iyi değildi. Her ne kadar bölgenin çeşitli yerlerinde bazı Müslümanlar kitapevleri çevresinde toplanıp kendi aralarında bazı faaliyetlerde bulunsalar da örgütlü bir yapıdan ve dolayısıyla güçten yoksun idiler ve dağınık bir haldeydiler. Gençler arasında hızla İslam’dan uzaklaşma, ahlaki yozlaşma ve Müslümanlara düşmanlık yayılıyordu.
İşte böyle bir dönemde Şehid, Müslümanları bir araya getirdi. Böylece Müslümanlar bir güç haline gelerek hem İslam’a hem kendilerine sahip çıkma imkanına kavuştu ve hem de toplumdaki ifsat faaliyetlerine karşı koruyucu bir kalkan görevi gördü. Şayet bu olmasaydı, zaten dağınık halde bulunan Müslümanlar tamamen sindirilmiş olacaktı ki böyle bir ortamda yeni nesiller İslam’dan uzak bir şekilde büyüyecekti. Bu ise yüzyıllardır Müslüman olan toplumun uhrevi açıdan çöküşü ve iflası demekti.
Ancak ne var ki toplumumuzda öncü İslami şahsiyetlerin kıymeti gereği gibi bilinmez. Aslında bu, seküler ve ilhadi kesimlerin yaptıkları propagandalarla oluşturulan yapay bir algıdır. Toplum bunlara inanmasın, bunlara değer verip peşinden gitmesin diye kötüleyip itibarsızlaştırmaya çalışmalarının bir sonucudur. Şeyh Said’i de bölücü ve Kürtçü bir terörist ilan etmiş, İngilizlerle iş birliği yapan bir hain olarak topluma kabul ettirmeye çalışmışlardı. Üstad Said-i Nursi’yi de rejim düşmanı ilan etmiş, bu suç iddiasıyla yıllarca hapse mahkûm etmiş, sürgüne göndermiş, zehirleyerek ortadan kaldırmaya çalışmış ve mezarını bile göstermemişlerdi. Ancak Allah’ın yardımı ve duyarlı Müslümanların gayretiyle bunların hiçbiri tutmadı. Müslüman yeni nesiller bu şahsiyetleri araştırıp okudu, tanıdı, tanıdıkça da daha çok kıymet verdi. Bundan sonrası için de böyle olacak.
Bu öncü şahsiyetler, kendilerinden sonraki nesillere güzel bir miras ve aynı zamanda bir emanet bıraktılar. Onların bıraktıkları miras; Peygamberlerin, sıddiklerin ve şehitlerin kutlu davasıdır. Bu dava, her geçen gün daha da büyümekte ve güçlenmektedir. Büyüyüp güçlendikçe de içinde bulunduğu toplum ve insanlık kazanacaktır. Çünkü bu dava; insanların dünyevi huzur ve uhrevi kurtuluş davasıdır, insanları kurtuluşa çağırmakta, onların kurtuluşu için çalışmakta, İslam’ın adalet ve huzurunu topluma yerleştirmeye gayret etmektedir. Nitekim hem dünya huzuru hem ahiret kurtuluşu İslam ile mümkündür.
Onun için başta gençler olmak üzere, Müslümanların bu davaya sahip çıkmaları, bir vefa borcu olarak bu öncü şahsiyetleri daha iyi tanımaya ve tanıtmaya çalışmaları gerekir. Şüphesiz böylesi öncü şahsiyetlere ve İslam davasına sahip çıkan gayretli Müslümanlara ihtiyaç vardır.
Allah’a emanet olun.
MEHMET ALİ DOYAR