Müslüman için din yalnızca bireysel ibadetlerden ibaret bir sistem değil; aynı zamanda hayatın bütününü kuşatan temel bir davadır. Mümin, iman ettiği dinin yalnızca kendisi için değil, bütün insanlık için ilahî bir mesaj taşıdığının bilincindedir. Bu nedenle “dava bilinci”, müminin hem kendi hayatını hem de toplumsal sorumluluklarını anlamlandıran temel bir çerçeve sunar.
Dava; Müslüman bir kişinin dinini nasıl yaşaması gerekiyorsa, başkalarının da onu yaşayabilmesi için üzerine düşen görev ve sorumlulukları üstlenmesini istemesidir. Bu sorumluluk belirli kişilere bırakılmış bir yük değil; her Müslüman için farz olan ilahî bir görevdir.
Dava, başkalarından beklenen bir vazife değildir. Her Müslüman, imanı nispetinde bu sorumluluğun taşıyıcısıdır. Nasıl ki namazı veya orucu tam olarak yerine getiremeyen bir kişi yine de gücü yettiği kadarını yapmakla yükümlüyse, İslâm davasını omuzlamak da böyledir. Her mümin, gücü ölçüsünde bu yükümlülüğü yerine getirir ve bu sorumluluk bireyi doğrudan Allah’a karşı muhatap kılar.
Kur’an-ı Kerim’de dava bilincinin temeli, insanın Allah’a kulluk üzere yaratılmış olmasından hareketle belirlenir. En‘âm suresindeki şu ayetler bu bilincin özünü yansıtır: “Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm ancak âlemlerin Rabbi olan Allah içindir…” (En‘âm 162) Bu ayetlerle müminin; itaat edeceği makam, teslim olacağı otorite, sorumluluğunun kaynağı net biçimde belirlenir. Allah’ın ulûhiyet ve rubûbiyet makamına karşı tam teslimiyet, davanın en temel boyutudur. Bu teslimiyet, müminin hem kendi hayatını düzenler hem de onu bu hakikati başkalarına ulaştırmakla yükümlü kılar.
Kadisiye Savaşı öncesinde Fars ordusu komutanı Rüstem ile Müslüman elçi Rib’î b. Âmir arasında geçen diyalog davanın gerekliliğini gözler önüne sermektedir. Rüstem -savaş dışında bir çözüm bulmak ümidiyle- Müslümanlardan kendisi ile görüşmek üzere bir elçi gönderilmesini ister. Bu isteği üzerine birkaç elçi gider gelir. Son giden elçi Rib’î b. Âmir’e:
-Sizi buraya getiren nedir? sorusunu yöneltmesi üzerine Rib’î ona şu cevabı verir:
-Bizim buraya gelmemizi sağlayan Yüce Allah’tır. O bizleri kulları arasından dileyen kimseleri dünyanın darlığından ahiretin genişliğine, dinlerin zulmünden İslâm’ın adaletine çıkartalım diye gönderdi. Bizi dini ile yarattığı kullarına kendilerini O’nun dinine davet edelim diye gönderdi. Kendisine ulaştırdığımız bu dini bizden kabul edenin bu kabulünü biz de kabul eder, ona ilişmeden onu kendi topraklarıyla baş başa bırakırız. Bu çağrımızı kabul etmeyen (ve bizimle barış da yapmayan)larla -ya cennete kavuşuncaya ya da zafer kazanıncaya kadar- savaşırız.
Görüldüğü üzere Rib’î b. Âmir İslam davasının bir tebliğ faaliyeti olduğunu, Yüce Allah’ın dininin tam ve eksiksiz olarak kabul edilmesi ve bu dinin bütün hükümlerine tam anlamıyla teslim olması gerektiğini ifade etmiştir.
Hakeza aynı vurguyu bizler Habeşistan Kralı Necaşi ile Cafer b. Ebî Tâlib arasında da görmekteyiz. Hz. Cafer; İslâm’ın insanı cahiliyenin zulmünden alıp adalet ve ahlaka yönelten ilahî bir çağrı olduğunu açıkça ortaya koyar. Bu konuşma, sahabenin daha ilk yıllarda davanın mahiyetini derin bir bilinçle taşıdığını gösterir.
Son olarak Hz. Peygamber (Sallahu Aleyhi Vesselem)’in hayatında da davanın vazgeçilmez bir zorunluluk olduğunu müşriklerin Ebu Talip’ten isteklerde bulunmaları ve Ebu Talib’in de bu istekleri yeğeni Hz. Muhammed’e (Sallahu Aleyhi Vesselem)’ iletmesiyle O’nu şu sözler ile anlamaktayız. “Vallahi ey amca! Güneş'i sağ elime, Ay'ı da sol elime verseler, ben yine bu dinden, bu davadan vazgeçmem. Ya Allah bu dini hâkim kılar yahut ben bu uğurda canımı veririm.”
Ayrıca Kur’an, insanın davayla ilişkisini yaratılıştan önceye taşır. A‘râf suresindeki “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” (A’râf 172) hitabına verilen “Evet” cevabı, insanın davayla yaptığı ezelî sözleşmeyi gösterir. Ahzâb suresinde anlatılan “Şüphesiz biz, göklere, yere ve dağlara emaneti yüklenmelerini teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler.” (Ahzâb 72) ayetindeki “emanet” ise bu sözleşmenin yeryüzündeki sorumluluk alanını belirler.
Davanın gerekliliğini ortaya koyan bazı belli başlı temel unsurlar vardır. Bunlardan ilki insanın yaratılış amacının, Kur’an’da “kulluk” olarak tanımlanmasıdır. Bu kulluk sadece bireysel ibadetlerle sınırlı değil; hayatın bütün alanlarında Allah’ın emirlerini merkeze alma şuurudur. Müslüman, davayla bağ kurduğunda varoluşunun anlamını kavrar. Davadan uzak kalan ise dini yalnızca bireysel ritüellerden ibaret zanneder ve kulluğun toplumsal yönünü göz ardı eder.
Zulmün, cehaletin ve haksızlığın ortadan kaldırılması da dava bilincinin oluşmasında etkili olan faktörlerden bir diğeridir. Tarih boyunca ilahî rehberlikten uzak kalan toplumlar, zulmün, yozlaşmanın ve yozlaştırıcı güçlerin hâkimiyeti altına girmiştir. Dava bilinci, Müslümanları bu olumsuzluklara karşı sorumluluk almaya sevk eder. Adaletin tesisi, insan onurunun korunması, İslam ahlakının yaygınlaştırılması davanın ana hedeflerindendir.
İnsan fıtratı her daim hakikati arar. Ancak bu hakikate her birey kendi başına ulaşamayabilir. İnsanı bilgilendirmek, uyarmak, yönlendirmek ve davet etmek, İslam’ın “emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker” ilkesi çerçevesinde dini bir yükümlülüktür. Allah’ın mesajını insanlara ulaştırmak, davanın en temel fonksiyonudur.
Müslüman kimliğinin oluşması ve korunması için de dava oldukça gereklidir. Dava, bireyin ve toplumun kimliğini yapılandırır. İslam’ın değerleri yalnızca bilinmekle kalmaz; yaşanır ve sonraki nesillere aktarılır. Davadan kopuk bir Müslüman toplumu, zaman içinde kimlik erozyonuna uğrayarak dini bilinçten uzaklaşabilir. Nesillerin ihyası ve ibkası için dava bilincini tesis etmek elzemdir. Yani İslami kimliğin tesisi ve korunumu ancak bir davaya bağlanmak ile mümkün olur.
Hz. Muhammed’in (Sallallahu Aleyhi Vesellem) hayatı, yalnızca bir ibadet örneği değil, aynı zamanda davanın nasıl yaşanacağının örneğidir. Sahabe neslinin başarısı da dava bilincinin diri tutulmasına bağlıdır. Bu nedenle dava, Müslümanın peygamberî misyonu devralması anlamına gelir. Hz. Peygamber (Sallahu Aleyhi Vesselem) son peygamber olmasından dolayı bir daha dünyaya bir peygamber gönderilmeyecektir. Bundan dolayı tebliğ vazifesini alimler ve davetçiler devralmışlardır.
İslam’da dava bilinci, iman ile hayat arasındaki bağı kuran temel unsurlardan biridir. Dava, Müslümanın yaratılış gayesini gerçekleştirmesi, İslam’ın toplumsal mesajının hayata aktarılması, hakikatin insanlara ulaştırılması ve adaletin tesis edilmesi için zorunludur. İslami bir hayatın birey ve toplum düzeyinde sürdürülebilmesi, davanın bilinçli şekilde taşınmasına bağlıdır. Bu nedenle “neden davaya ihtiyaç vardır?” sorusunun cevabı hem insanın varoluşunda hem de İslam’ın toplumsal hedeflerinde saklıdır: Çünkü dava olmadan kulluk eksik, kimlik zayıf ve İslam’ın mesajı yarım kalır.
İslâm davası, müminin hayatını anlamlandıran temel eksendir. Bu dava olmadan: kulluk eksik kalır, iman pasifleşir, din bireysel bir ritüeller bütününe indirgenir. Oysa İslâm hem bireysel hem toplumsal yönü olan bütüncül bir hayat nizamıdır. Mümin bu davanın bir parçası olduğu sürece kulluğunun şuuruna erer, hayatı anlam kazanır ve dünya-ahiret dengesini kurar.