Büyüklüğünü zihnimize bile sığdırmakta zorluk çektiğimiz varlık aleminin içinde sıkışıp kaldığımız küçücük gezegeninde, tek bir sorun varmış gibi duruyor. Bu sorunun adı: “insan”. İnsanı Dünya'nın içinden çıkarıp atarsanız, geri kalan ekolojik sistemde hiçbir sorun kalmayacak gibi görünüyor. Çünkü bu gezegenin insan dışında kalan sayısız diğer tüm canlı türleri, içine girdikleri ekolojik çevreye anında kendilerini uydurmaya başlıyorlar. Sadece “insan”, içinde bulunduğu veya içine yeni girdiği çevreye kendini uydurmak yerine, çevreyi kendine uydurma savaşı başlatıyor. Yani insanın, terbiye edilmesi ve dizginlenmesi gereken hegemonya kurma tabiatı, tabiatla üstünlük savaşına girmesine neden oluyor. Ve bu savaş çok popüler şekilde bilinen bir gerçeğin hakikatini tartışmasız şekilde doğruluyor. Bu, “insanın, savaşı kazanıp tabiata boyun eğdirmeyi başardığı an, savaşı kaybedeceği” hakikatidir. Çünkü tabiat, kendisine karşı kazanılmış zaferle karşıdakini yenilgiye uğratmaktadır.
İnsan, kolundan tutulup dünyaya sürgün edilmiş bir varlık türü gibi, ekolojik sistemle intibak kurmada eğreti görünse bile, yani dünyamızın en büyük sorunu olsa bile, (irade sahibi oluşu ve varlığının farkında olan tek canlı olma vasfı nedeniyle) aynı zamanda Dünya'nın alternatifsiz halifesi konumundadır. Doğanın varlığına anlam katan, varlığı anlamlı kılan en başat canlıdır insan. İçinde insanın olmadığı dünya, (ormanlar, otlaklar, okyanuslar…) çok zengin bir yaşam habitatına sahip olsalar bile varlığın değerine çok şey katamıyorlar. Çünkü varlığı, ancak varlığın farkında olma iradesine sahip bir canlı türü anlamlı kılabiliyor.
Milyarlarca yıl boyunca otlar düzenli bir döngü içinde bitiverir ve yine milyarlarca yıl boyunca o otlakta inekler, insan tehlikesi olmadan güven içinde otlamaya devam etseler bile, bir canlı başını göğe kaldırıp varlığa bir anlam arayışı içine girmediği sürece, salt var oluşları, varlığın var oluşu veya yokluğun var oluşu arasında hiçbir fark oluşturamıyor. Varlığın anlamını sorgulamayan bir iradeden yoksun varlıklar, varlığa en nihayetinde olması gereken anlamı kazandıramıyorlar. Bu da insanı ekolojik sistemin değil belki ama varlığın kendisinin vazgeçilmezi kılıyor maalesef.
Bu çıkmaz gibi görünen sokağa rağmen, insana, kanatlanıp çıkmaz sokaklardan uçmasını sağlayacak bir ruh, yani “intibak kurma yeteneği” verilmiştir. Bu yetenek, Sistemin Yüce Yaradan’ı tarafından insanın ruhuna ve beşeri fıtratına iliştirilmiştir. Vahşi açgözlülüğünü, barbar hegemonya kurma güdüsünü terbiye etmiş bir insanlık, ekolojik sistemle gayet uyumlu şekilde hayatını sürdürebilir kabiliyettedir. Bu bir ütopya da değildir. Tarihte sayısız örneği yaşandı. Tüm canlılara ve ekolojik sisteme saygı idealitesi, sünnetullaha duyulan hayret duygusunun kazandırdığı hürmet, varlığın döngüsünü anlamla beraber işletir kılabiliyor. Bunu yaşadık. Sadece varlığın anlamını, varlığın bizzat içinde görme körlüğünden kurtulmamız gerekiyor. Varlık alemi, içinde anlam arayacağımız emanet evimizdir, tek anlam kılacağımız mülkümüz değildir. Bugün bilhassa kapitalist sistemin günümüz değerlerine (varlığın tek anlamına) dönüştürdüğü güç, konfor, lüks, sınırsız tüketim, haz… gibi doyumsuz hırsları, insanın ilerleyişinin ana kaynağı olarak algılanmaya devam edersek kıyameti, kendi elimizin ürünü olarak tatmak zorunda kalabiliriz gibi görünüyor.
Materyalizm, bize insanlığın tarihsel ilerleyişi sırasında iki büyük sıçrama yaşadığını dikte ediyor. Bunlara tarım (neolitik) devrimi ve sanayi devrimi ismi verilmiş durumda.
Dünyanın tüm doğal kaynaklarının, insanın hiçbir üretimsel müdahalesi olmadan, avcı-toplayıcı (paleolitik) dönemde 10-20 milyon arası insanı, en iyimser rakamla 100 milyon insanı besleyebileceği kabulü vardır. Bu kabule göre bunlar, avcılık, balıkçılık ve yabani bitki toplayıcılığı gibi tamamen doğal yöntemlerle beslenen göçebe insanlar olacaktır. Ama insan nüfusu çok daha fazla.
Tarım toplumuna geçişin ilk ademoğulları zamanında başladığını biliyoruz. Hiç sanayi kullanılmadan, sadece insan ve hayvan gücüyle, çevreye uyumlu tarımsal aletlerle ve genetiğiyle oynanmamış doğal tohumlarla yapılan tarımsal faaliyetler ve ahır-mera hayvancılığıyla, tüm dünya ne kadar insan nüfusunu besleyebilir sorusuna verilen en iyimser cevaplarda yine bir milyar insan civarıdır.
Yani bugün sanayi toplumu sayesinde 8 milyar insanın beslenebileceği kanısı vardır. Her şey insanın sınırsız üreyebilmesi için yapılıyor algısı oluşturulmuş durumda.
Çünkü materyalizm, gayrimeşru çocuklarının doymak bilmeyen beşeri arzularının dünyanın sınırlı kaynaklarını korkunç şekilde hızla tükettiğini kabul etmek istemiyor. Yaşamak için tüketme kanaatkarlığının kollarından kopardığı insanı, tüketmek için yaşayan insana dönüştürdüğünü ve bunun dünyayı bir felakete doğru sürüklediğini görmüyor.
Maddeyi helvadan tanrı edinmiş o doyumsuz hırs, atmosferimizi, denizlerimizi, ormanlarımızı tahrip ediyor, bitki ve hayvan türlerinin varlığını tehdit ediyor ve soylarını tüketiyor.
Daha çok, durmadan daha çok üretmek için sorumsuzca harcanan fosil kaynaklar, fabrikalar, küresel ısınmaya sebep oluyor. Buzullar eriyor, deniz seviyeleri yükseliyor, iklimler bozuluyor. İnsan kaynaklı yangınlar, madencilik faaliyetleri ve ağaç kesimleri nedeniyle dünyanın akciğerleri olan ormanlar yok oluyor. Devasa okyanuslar kirleniyor, balıkların yaşam alanları yok ediliyor. Gezegenin biyoçeşitliliği her geçen gün büyük darbeler alıyor. Binlerce canlı türünün bilhassa son çağ insan faaliyetleri nedeniyle soyunun tükendiği herkesçe biliniyor artık.
Tahribatın sayısal verileri, bir an durup bakan her mantığı, dehşete düşürecek düzeyde. Ama vicdansız materyalist mantık, dehşete düşmek yerine, hala daha da dehşete düşüren planlar peşinde koşuyor. Müsebbibi olduğu ekolojik sistemdeki bu bozukluğun kendisini, sefalet ve kaos içinde bıraktığı toplumlara karşı bir silah olarak kullanıyor. Kendisi hiçbir önlem almazken, ekolojik sistemi düzeltme sorumluluğunu, gelişmemiş veya az buçuk gelişmekte olan toplumların sırtına yüklüyor. Böylece çevre sorunlarını, zayıf ve güçsüz toplumları daha zayıf bırakma silahına dönüştürüyor. Hegemonyasını sürdürme hırsının aracı yapıyor. Kendine tanrı kıldığı maddeyi durmadan tüketip yok eden bu materyalist zihin, gerçekten de yolda helvadan tanrılarını yiyen cahiliye zihniyetine ne de çok benziyor.
Açık ve net, bu yozlaşmanın çaresi İslam’dır.
Çünkü İslam;
a) Varlığın anlamını varlığın kendisinde bilmez. Yaşamı, varlığının tek anlamı kılmaz. O, sadece varlığın anlamını bulmak için yaşar. Alem, o anlama ulaşması için kendisine kısa süreli verilmiş bir emanettir.
b) İslam tüm bitki ve hayvan türlerinin ötesinde taşta, suda, havada, nehirde, dağda, ovada… bile Allah'ın ayetlerinin olduğunu gösterir. Bunlara saygı ve sevgiyi öğretir.
c) İslam doyumsuz hırs ve haz duygusunun ağzını sıkıca gemler. Kanaatkâr kanatlar verir. İnsanı çevresiyle savaşan değil, uyum sağlayan bir canlıya dönüştürür.