Şüphesiz insan fıtratını çeşitli aşamalardan ve girift ilişkilerden inşa etmiş olan Allah, onu en iyi tanır. İnsanın bu yaratılış donanımı ile bu dünyada mutlu, huzurlu ve verimli yaşaması için bazı ana çerçeveler çizmiş olmakla birlikte bu çerçeveyi doğru anlamayı ve içini doğru doldurmayı yine insanın cehdine ve gayretine bırakmıştır. İslam’ı doğru anlamak ve doğru yaşamak için insanı da doğru tanımak lazım. Bu yönüyle psikolojiyi, sosyolojiyi hatta biyolojiyi kesintisiz bir şekilde ve hep üzerine koyarak ve revize edip günün şartlarına uyarlayarak geliştirmek, Müslümanların önemli vazifeleri arasında gelmektedir. Maalesef bu alandaki bütün çalışmalar Batı menşelidir.
İnsanı dört ana evresiyle çok iyi analiz etmeli. Çocukluk, gençlik, olgunluk ve yaşlılık olmak üzere... Hatta ilmi mülahazalar anne karnını da buna dahil etmişlerdir ki kanaatinizce isabet etmişlerdir. Ve insanın bu her aşamasının kendine has çok temel farklılıkları vardır. Belki beden aynı beden; ama ruh, zihin ve duygu bu evrelerin her birinde birbirinden çok farklı temayüller gösterir ve farklı kimlikler edinir. O nedenle her yaş döneminin ilahi hitaptan alacağı mesaj çok başka olur. Bu meyanda pratiği de bambaşka olur insanın.
Çocukluk evresi başlı başına kişiliğin temellendiği masum bir dönemdir. Bilimsel iddialar bize çocuğun 6 yaşına kadar kişisel karakteristik sürecinin tekamül ettiğini söyler. O halde çocukluk döneminin ilahi hitaba muhataplığı tamamen sevdirme, özendirme, mutlu etme üzerine olmalı. Nefret ettirme ve kızgınlık duydurmaya hizmet edecek cebri, zorlaştırıcı, sıkıntı verici, itici tüm yöntemlerin kapılarını çelik kapılarla kapatıp anahtarını okyanusların derinliklerine atmalı.
Gençlik dönemi de insanın deli dolu dönemidir. Kanının kaynadığı, aksiyon arzusunun depreştiği bir dönemdir. Büyüklerin bakış açısına, hareket tarzına, değerlendirme ve modelleme biçimine karşı büyük büyük itirazların geliştiği bir dönemdir. Onları dizginlemenin kırma ve yıkmaktan başka işe yaramadığı bir dönemdir.
Gençliğin bu dönemi ilmi ve tecrübi çaba ile olabildiğince doğru anlamak ve doğru yaklaşımlar göstermek zorundayız. Batı emperyalizmi gencimizi yanına çekmek için çokça kafa yormuş ve onu belki bizim sıkıcı sınırlamalarımızdan yararlanarak yanına çekmeyi başarmıştır.
Olgunluk evresi insanın en verimli olduğu, dengeye oturduğu bir dönemdir. Hitabı en makul çerçevede aldığımız en uzun dönemdir. Gençliği ile çok güçlü miras aktarımı vardır. Yaşlılarla da gençlerle anlaşmaz pek.
Yaşlılık ise mesajı en derinden hissettiği, direncinin ve takatinin kırıldığı, yaşam hakikatini bütün çıplaklığıyla müşahede ettiği, yumuşadığı, naifleştiği, müsamaha ve masumiyetin zirveye çıktığı son dönemdir. Gençliği en iyi anlayan dönemdir aslında. İlahi kitabın en hassas icra edildiği zamandır. Dolayısıyla güç-takat skalası davranış biçimini de algılama ve icra etme yöntemini de etkiler.
Dolayısıyla gençlik dönemi güç ve takatin kabına sığmadığı bir dönemdir. Gençliğin ibadeti de imanı da sevgisi de nefreti de sabrı da tevekkülü de kendine hastır, haşin ve hoyrattır. Hiçbir kaidenin yerli yerine oturmadığı çiğ ve yavan bir dönemdir de aslında. Aidiyetleri tez oluşur zirve yapar ve ters döner.
Dolayısıyla gençliğin varsa bir eksiği, kusuru, buhranı veya uzaklığı bunu gençte değil onu doğru anlamayan bizlerde aramalı ve genci değil kendimizi düzeltmeliyiz. Mesela “dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibarettir"(Enam/32) ayetini kavrayış ve içselleştirme biçimi gençte, olgunda ve yaşlı da bambaşka algılar ile algılanır. Bir gence bunu "dünyayı terk etme" şekilde anlatır ve beklenti içinde olursanız yapacağınız tek şey genci kaybetmek olur. Oysa hayatı oyun ve eğlence ile harmanlayıp ahirete hazırlık yaptırmak önemlidir. Bir yaşlıdan terki dünya isteyebilirsiniz bu ayetle. Olgun bir insana da hırsını törpülemede kullanabilirsin. Ancak gence hissettiği görkemi, heyecanı hissettirmeli ve dünyayı değiştirme iddiasıyla yaklaşmalısınız.
Bu manada gençliğin şükretme biçimi de kendine hastır. Gençten münzevi bir şükür, uyuşuk bir tevekkül, tembelliği hapsedilmiş bir ibadet isteyemezsiniz. Onun şükrü aksiyonel olmalı. Ona, koşarken, oynarken, kızarken, zıplarken aslında şükrettiğini öğretmeli. Helal dairesinin tamamının hem ibadet hem de şükür aracı olduğunu belletmeli. Müminin her halinin ibadet olduğu salık verilmeli. Onu, her davranışından mutluluk çıkaracak bir moda sokmalı. Allah'ın o mucizevi ve sınırsız hoş görme ve ödüllendirme alanı ile tanıştırmalı genci.
Nimetin çokluğu ve bolluğu asrımızın bir gerçeğidir. Nimetten yararlanma da Allah'ın bizzat emridir. Dolayısıyla şükür nimetten kısma olmamalı ki bu da yapılıyor. Bilakis o nimetten yaralanmanın bir şükür olduğunu, onu elde etmenin bir cehd olduğunu, onu dağıtmanın büyük bir erdem olduğunu aşılamalı. Yaptığı her eylemin bir ibadet ve bir şükür olduğunu hissetmenin gençte oluşturacağı coşkuyu bir düşünün. Futbol oynarken, yemek yerken, bir yanlışa itiraz ederken, savaşırken, evlenirken, deli dolu dolaşırken aslında ibadet etmiş oluyor; şükretmiş oluyor. Bu ne muazzam ve ne cömerttir din Allah'ım! Buhrandan kurtulmanın yegâne yolu bu olsa gerek.
Her neslin kendi gençliğinden müşteki olduğunu biliriz değil mi? Dedemiz babasından, babamız bizden, biz çocuğumuzdan... Peki insanoğlu sürekli bozuluyor mu? Elbette hayır. Sorun biz olgunlaşırken ve yaşlanırken gençlik zamanlarımızla olan bağımızı koparmamız ve zamana uyarlanmayı atlamamızdan kaynaklı. "Biz gençken şöyle şöyle yapardık" deriz ya çocuklarımızı kınamak için. Oysa babamız da bizden şikayetçi değil miydi? Bu şikayet insanın kötü gidişi ile ilgili değil insanın insanı tanımaması ile ilgilidir elbet.
Secdede sırtına binen çocuğu rahatsız etmemek için secdesini uzatan, savaş kadar önemli bir kararı gençlere danışarak alan muazzam peygamberi bir yöntemimiz yok mu? Üstüne koyarak bugüne gelmediysek, gençliğimizin şükürsüzlüğünün de buhranlarının da müsebbibi biziz demektir. Oysa camide çocuğa kaşını çatan, sokakta genci küçümseyen bir çıkmazda değil miyiz şimdi? Bu alanda çalışılmış ilmi bir birikimimiz yok maalesef. İslam'ın ilk nesil mirasını; üstüne koymadan, geliştirmeden, zamana uyarlamadan çarçur etmişiz. Kusuru hep gençte görmüşüzdür.
Dolayısıyla gençliği çağın modern mengenesine terk etmişiz. Bu mengene gencin haz-hız mizacını bir zaafa dönüştürerek onu toplumdan, hayattan kaçma ve yalnızlaşma pratiğine mahkum etmiştir.
Maalesef mutsuz, ilgisiz, bilinçsiz, inançsız bir gençlik inşa etmeyi başarmak üzere Batı uygarlığı.
Elimizi çabuk tutar ve muazzam muktesebatımızı zenginleştirerek yol alırsak, henüz geç değil kanaatimizce.