Kapitalist sistem güçlünün güçsüzü, zenginin fakiri sürekli sömürdüğü düzenini 17. yüzyılın başlarından itibaren tesis etmeye başlamıştır. Sömürgecilerin refahı ve konforu uğruna diğer milletlerin kanını ve terini emen karanlık bir çağın startını vereli çok oldu.
Adını, modernizm dedikleri bir kılıf ile saklamayı başardıkları materyalist, mekanik, maddeci zihniyetin saf çıkarcı ve aşırı egoist saplantıları sayesinde dünya ekonomisi azgın kliklerin arasında gezinen bir güç olmaktan öteye geçememiştir. Faiz gibi kanunlarına uygun hırsızlıklarıyla fakirin cebindekini zenginin kesesine aktarmaları… Dahası bu aşağılık sistemlerini kurumsallaştırarak profesyonel hırsızlıklarını masa başında yapıyor olmaları gerçekten insanlık için utanç verici olmaktan öteye geçmemektedir.
Bu karanlık sistem tüm enerjisini özellikle modern algıları yerleştirme ve kronikleştirme üzerine harcamaktadır. Buna da ARGE deniliyor. İşte bu hastalıklı, modern algılar hem bireyleri hem de toplumları karşılıksız, menfaatsiz bir iş yapma veya eyleme geçme gibi insani edimleri kabul edemeyecek kadar sığ ve hakir kalıplarla hapsetmiştir. Kapitalist düzen her bireyin kendi ördüğü maddi/iktisadi duvarları arkasında bir ömür boyu tutsak yaşamı yeğleyen mahkûmlar üretmektedir. Ekonomi mahkûmlar… Finansal kölelik... Aynı zamanda bu mahkûmlara gardiyanlık yapan zengin/güçlü zalimleri sürekli ve sınırsız desteklemektedir. Dokunulamaz mağrurlar ve yaşayamaz mağdurlar üreten çarpık düzen...
Meta biriktirme, dünyalık çoğaltma, maksimum lüks ve konfor peşinde ömür tüketme aslında psikolojik bir rahatsızlığın, manevi bir yeteneksizliğin, bireysel ve toplumsal bir yetersizliğin neticesidir. Bu hayat, bu dünya, yaşayanların tamamına her zaman yetecek şekliyle dizayn edilmiştir. Eğer birileri aç kalmış ise, mağdur olmuş ise bir başkasının aç gözlülüğünden, hırsından, değindiğimiz psikolojik rahatsızlığındandır.
Bu derece keskin çizgilerle sınıfsal farklılıklar oluşturan bu çarpık sistem neticede savaşları, katliamları, soykırımları tetiklemiştir. Maalesef iki yüz yıl gibi kısa bir sürede milyarlarca insanın katledilmesine neden olmuştur. Halen neden olmaya devam etmektedir de. Gerçi gayri İslamî tüm nizamların öncelikle adalet ve eşitlik konusunda sonrasında da iktisat ve diğerkâmlık konularında ne derece acımasız ve sorumsuz oldukları izahtan varestedir.
Beşeri sistemlerin adeta insanlık için birer ur halini almış şu mekanik, maddeci, çıkarcı zihniyete en gerekli neşteri elbette ki İslam Nizam’ı vurabilir. İşte bu neşter infaktır. Zaten bu kronik çıkmazın yegâne çözümü ancak ve ancak İlahî bir sistem ile olabilir.
Kur’an-ı Kerim’in asrımıza ve tüm asırlara sunduğu İlahî Çözüm, infak bilincidir. İnfak, zekat gibi bir muhabbet köprüsünü, sadaka gibi bir iletişim ağını, karz-ı hasen gibi mükemmel bir yardımlaşma sistematiğini barındıran komplike bir kavram. Zengin ile fakir, güçlü ile güçsüz arasında kardeşlik bağını sürekli örerek yaşanabilir bir dünyanın şifrelerini barındırmaktadır. Bu çözüm öncelikle bireysel sonrasında içtimai olarak mükemmel bir iletişim kurmaktadır. Hem insani, iktisadi hem siyasi ve hem de diğer tüm alanlarda hızlı bir iyileşme ve kalıcı bir düzenleme sağlayacaktır.
“Mallarını gece ve gündüz, gizlice ve açıkça infak edenler yok mu, işte onların Rab’leri katında ecir ve mükâfatları vardır. Ve onlara herhangi bir korku yoktur. Onlar mahzun da olmazlar.” (el-Bakara, 274)
Ayet-i kerime net ve berrak şekilde insani bir özgüvenin ve insanlık için vazgeçilemez bir iletişim ağının tesisini belirtmektedir. Korku yok… Mahzun da olmayacaklar… Ecir ve mükâfat var. Huzur ve mutluluk... Felah ve refah...
Hırs ve doyumsuzluğun ayyuka çıktığı beşeri sistemlerin zulümle atılmış temellerini sarsan şu ayet ise sosyal bir varlık olan insan için ne büyük bir erdemdir. İnsanın insan olduğunun, eşrefi mahlûkat oluşunun ne mühim birer delilidir.
“Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe, asla birr’e/iyiliğe erişemezsiniz. Her ne infak ederseniz; şüphesiz Allah, onu hakkıyla bilir.” (Âl-i İmrân, 92)
Nedir “birr”? İnfakın kemale ermiş hali. İnsanın gerçek bir insan oluşu. Allah’ın rızası, rahmeti… Bakalım Rabb-i Rahman, birr’i nasıl açıklamıştır:
“Birr, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl birr (sahipleri) Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanan, servetini -kendisi için ne kadar kıymetli olsa da- ( Sadece Allah’ın rızasını gözeterek) akrabasına, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere ve insanları kölelikten kurtarmaya harcayan; namazlarında devamlı ve dikkatli olan, zekâtını veren, verdiği sözü tutan, felaket, zorluk ve sıkıntı anlarında sabredenlerdir. İşte sadakat gösterenler, bu vasıfları taşıyanlardır. Muttakiler ancak onlardır.” (el-Bakara, 177)
Asıl kurtuluş iman, asıl kurtarıcılar ehli iman... En sevdiğinden vermek, en sevdiğinin hatırı için… Kalbini işgal edecek olanı verip mana işgalinden kurtulabilmek… İnsanlık için, İslam için, Malikül Mülk olan Rabb-i Azim için en çok değer verdiklerinden vazgeçebilmek… Dünyalık bağlarının en kuvvetlisini kesmek… Ekonomik mahkûmları salmak, maddi köleleri azat edebilmek... Sabır ve sadakat ile... Malikul Mülk olan Allah'a derin bir saygı ile...
Dünya ne ki ederi olsun? Dünya malı insanlığa hizmet için var, insanlar mala hizmet etsinler diye değil… Maddeyi, asıl yaratıcısı, hakiki sahibi için harcamak… Mal için harcanmamak... Birr! Ne ulvî bir makam ne güzel bir meziyet…
Bir de “İsâr” var!
Makamı birr’den isâr’a veya isâr’dan birr’e eren seçkinler… İnsanlara dünyalıkların gerçek ederini öğreten hakiki muallimler… İnsanlığı kurtaracak fedailer...
Muhtaç olmasına rağmen başkasını kendisine tercih edebilme fazileti… İsâr, başkasının mutluluğuyla huzur bulabilme erdemi… Kendini aşabilme… Bu ne müthiş bir vasıf…
Birr ve isâr bireyleri, toplumları, çağları iyileştiren tılsımlı ilaç… İşte bu ilaç ancak ve ancak İslam iktisadında olabilir. O nedenle İslam iktisat nizamı veya finansal sistemi insanı insan eden ve dünyayı da yaşanabilir bir mekâna dönüştüren muazzam bir mekanizmadır.
Yukarda izahı yapılan ekonomik mahkûmları açıklayan şu hadis-i şerif aynı zamanda gerçek hürleri de açıklamaktadır. Bu farklılığı Peygamber Efendimiz veciz bir şekilde ne de güzel anlatmaktadır:
“Cimri ile cömerdin durumu, göğüsleri ile köprücük kemikleri arasına zırh giyinmiş iki kişinin durumuna benzer. Köprücük kemiği göğsün en üst kısmında bulunmaktadır. Cömert olan her infak ettiğinde zırhı genişler, uzar ve arkasından sürüklenir. Ayaklarını örter ve ayak izlerini siler. Ancak cimri olan kimse zırhı giymek istediğinde elleri boynunda birleşip orada takılı kalır, genişletmek istese de başaramaz.”[1]
Cimri ile cömert, kapitalizm ile İslam Nizam'ı... Sömüren sistem ile yeşerten sistem... Bu gerçek hem bireyleri hem toplumları hatta çağları bile kapsayan bir sistematiği açıklamaktadır. Kurumsal faizhaneler/tefecilik olan bankalar ile kurumsallaşmış Zekat/infak müesseselerini mukayese et... Karz-ı Hasen'i bir devlet politikası olarak düşünsene... ya da globalleşmiş bir kültür...
Evet, İslam, sehavetin diğerleri ise sefaletin nedeni. Biri aydınlık diğerleri karanlık… O nedenledir ki biri geldiğinde diğeri gitmiş oluyor. İhya eden, imha eden... İmar eden, tarumar eden... Ne zaman ki Nizam-ı İslam terk edilmiş işte o vakit zalimler, despotlar, benciller, egoistler, sömürgeciler mantar misal türemeye başlamış. Aynı şekilde ne zaman ki İslam Nizam’ına geçilse tüm bu habis urlar birden yok olur. İnfak neşteri ile… İşte o zaman dünya bahar aylarında canlanır gibi insanlık için şefkatli birer yaşam alanı olur.
Belki de zekât verilecek fakirin bulunamamasından başka iktisadi tek bir sorunumuz kalmaz olur...
[1] (Buhari, Cihad 89; Müslim, Zekat 76-77)