“Doğrusu insan, hırslı olarak yaratılmıştır.” (Mearic, 19)
Ayeti kerimede belirtildiği gibi, “Sahip olma”, “üstün olma” ve “hâkim olma” arzusu tabiatı itibariyle her insanda doğuştan var olan bir duygudur. Bu duygunun tutkuya dönüşmesine “hırs” denir. İnsanın temel zaaflarından biri olan bu duygu, dini terbiye ile eğitilmediği zaman, insanın gözünü, gönlünü ve zihnini bürüyerek onu esir eder.
Bu duygu bir kere insana hâkim olunca, onun öteyle olan bütün bağlarını birer birer koparır. Aracı amaç, hayali gerçek gibi gösterir. Para, mal, mülk, makam, şöhret gibi dünyalık şeyler onun duygu, düşünce ve basiretini dünyaya bağlayarak boynunda tasmaya, bileğinde kelepçeye ve ayağında prangaya dönüşür. İşte aşırı hırs ile dünyevileşen insanın hali budur.
Dünyevileşen hırs hiçbir zaman doymaz ve istediği dünyalığa da sahip olamaz. Çünkü tüm dünyalıklar ona çoktan sahip olmuştur. Eşya onun emrine verilmişken kendisi eşyanın emrine girmiştir. Yeryüzünün halifesi ve efendisi olarak görevlendirilmişken, dünyanın kulu haline gelmiştir. Bu ise, insanın insanlığına karşı yapılabilecek en büyük hakarettir. İnsanın eşyaya kul olması, kula kul olmasından çok daha vahimdir.
İşte bu noktada insanı kendi zaaflarından korumak için “din” devreye girmektedir. Dinin gayesi, insanın insanlığını muhafaza etmektir. İnsanın insanlığı ise, biyolojik varlığından çok ruhi varlığıyla kaimdir. Dolayısıyla din, insanın geçici yönünden çok; kalıcı yönünü ve boyutunu öne çıkarır. Söz konusu boyut, metafizik anlamda, insanın hem mazisi, hem de ebedi istikbalidir. İlahi öğretide beden, bu muhteşem maziyi muhteşem bir istikbale taşıyan bir binektir.
Ahlaki literatürde bedenle ilgili olan her şey “dünya” olarak adlandırılır. Dinin amacı, dünyanın, insanla ebedî istikbali arasındaki bağları koparmasına engel olmaktır. Eğer bu bağlar kopmuşsa onları yeniden bağlayıp hattı muvasalayı temin etmektir. Böylece din, dünya ile ahiret arasındaki atılan köprüleri yeniden imar eder. Peygamberler ise, insana ebedî istikbalini hatırlatan uyarıcılardır.
Aşırı dünyevileşme hastalığı, insanı Yahudileştirir. Yani eşyaya bakış açısını Yahudileşir. Artık o insan sosyal ilişkilerinden ahlaki, hukuki ve ticari muamelesine kadar Yahudi gibi düşünür, Yahudi gibi konuşur, Yahudi gibi ticaret eder ve Yahudi gibi muamele eder. Yahudi gibi çok kazanır, ama yiyemez başkalarına bırakır, gider. İçindeki hırs daha çoğuna malik olmaya çalışırken elindekinden de olur.
Kur’an-ı Kerim, Yahudilerin dünyevileşme tutkusu, onları sadece “yoksulluğa” değil, aynı zamanda “alçaklığa” da mahkûm ettiğini bildirmektedir. İsrailoğlularının, taklit ettikleri putperest kavmin putu olan ineği (buzağıyı) altın ve gümüşten yapmaları, aslında onların altına ve gümüşe tapmaları anlamına geliyordu. Aynı zamanda bu heykel, çağının şartlarında bir teknoloji harikasıydı. Samiri, onu Mısırlılardan alınan mücevherlerle yapmıştı.
İsrailoğlularının bu tutumu, günümüz insanının tutumuna ne kadar da benziyor. Yukarıda adı geçen iki unsur, yani para ile teknoloji, bugün de kendisine tapınılan çağdaş putların başında gelmektedir: İnsanların para ve teknoloji karşısındaki tutumu onun elini kolunu bağlamış durumda. Materyalist dünyada bunlara karşı gelinmez, bunlara laf söylenmez. Bu iki unsura hâkim olan devletler milletler dünyanın efendisidir. Aleyhinde alınan kararlara bile veto hakkına sahipler.
Bugün Amerika’ya karşı ben de varım diye kafa tutan bir güç var mı? Yok! Çünkü onun teknolojik üstünlüğü var. Hakeza Ortadoğu’nun göbeğinde sorumsuzca hareket eden, katliamlar yapan İsrail’e karşı ciddi bir tavır ortaya koyan var mı? Yok… Çünkü arkasında Yahudi sermayesi para var. Gazze’de sorumsuzca katliam üstüne katliam yaparken 57 sözde İslam ülkesinden biri çıkıp da dur, hey; sen ne yapıyorsun diyen var mı???
Cevap gayet açık ve net! Burada yine bu iki unsur karşımıza çıkmaktadır. Yani Amerikan teknolojisi ile Yahudi parası! İşte bu iki unsur yani para ile teknoloji birleşince materyalist dünyanın sesi soluğu kesiliyor. Çünkü bunlar tapılan çağdaş mabut… Mabuda karşı gelinmez. İlk başta İsrail yalnız görünüyor iken biraz liderlerin bir az gürledi, ama ne zaman ki, Amerikan savaş gemileri Ak denizde göründü onların da sesi sedası kesildi.
Ancak bütün bunlara rağmen bugün elhamdülillah onların bu sihrini bozan, teknolojisi ve istihbaratının da şerefini beş para eden bir cemaat çıkıverdi karşılarına. Hiç beklemedikleri yerden ve yönden yakalanıverdiler… bu hareket, Onların teknolojilerinin işlenmediği bir tekniği kullanarak onları şaşırttı. mantıklarının ve MOSSAD planlarının tersine taktiklerle karşılarına çıktı ve şaşırtıp bozguna uğrattı.
İşte, tarih boyunca dünyevileşen ve her şeyi madde üzerinden değerlendiren toplumlar, hep böyle beklemedik yerden yakalanmış ve Allah’ın onlara musallat ettiği ya bir azınlığın eliyle ya da bir azap kamçısıyla helak olmuşlardır. Tarih boyunca dünyayı elde etmek için ahiretlerini feda eden toplumların akıbeti hep böyle olmuştur.
Gelim biz Müslümanların bu iki unsur karşısındaki tutum, davranış, taktik ve hazırlıklarımıza… Kur’an-ı Kerim: “Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın ki, onunla Allah'ın düşmanını ve kendi düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah'ın bildiği (düşman) kimseleri korkutasınız.” (Enfal, 60)
Burada düşmana karşı hazırlnması istenen güç ve besili atlardan kasıt, düşmanı korkutan şeydir. Düşman neden korkuyorsa onu hazırlayacaksınız. Bunun yanında düşmanda hiç bulunmayan manevi güçle kendinizi hazırlayacaksınız. Bu güç eğer yoksa maddi güç hiçbir işe yarayamaz, iş göremez. Bizim asıl düşmanı şaşırtan üstünlüğümüz buradan gelmektedir.
Sonuç olarak ünyevileşen değil, manevi yönü ağır basan, dünyadan çok ahireti arzulayan ve ölümü korkutan mücahitler ortaya çıkınca dünyanın kaderi değişecektir bi iznillah. Mevla o günü yakın eylesin. Bir an evvel bizi dünya kulluğundan kurtarıp kadiri Zülcela’le kul olanlardan eylesin. Ümmetimizi, Mescidi Aksamızı ve Gazzemizi kurtaracak orduları hazırlamayı bizlere nasıp ve müyesser eylesin.