Şiir Tahlili Dersi’nde, Divan Edebiyatı’ndan alınmış beyitleri çözümlüyordu Ekrem Hoca. Gâh dolaşıp anlatıyor gâh eline kalemi alıp yazıyordu. Ekrana yansıttığı iki farklı beytin aslı ve günümüz Türkçesiyle yazılmış anlamları şöyleydi:
“Hele derd ü belâna sabr idelüm
Görelüm sonucu Hudâ n’eyleye” (Necâtî)
Anlamı: Hele dert ve belana bir sabredelim, görelim sonucunu Allah neyler
“Aşk bir şem’-i ilâhîdir benim pervânesi
Şevk bir zencîrdir gönlüm anun dîvânesi” (Şeyh Galip)
Anlamı: Aşk ilahi bir güneştir ben pervanesi, şevk ise bir zincirdir gönlüm onun tutkunu
Üç beş kişi ciddiyetle dersi dinlerken, sınıfın geri kalanı yarım yamalak katılım sağlıyordu. İlk dersin bitmesine beş dakika kalmıştı. Çözümleme işi bittiği için hoca erken bitirdi dersi. Çıkmadan sınıfa dönüp, “Çocuklar, aradan sonra tahtaya klasik bir beyit yazın, birlikte çözümleyelim!” dedi.
*
İkinci dönemin başında havalar ısınmaya başlamış, sıcaklıkla birlikte duygulara, bedene, cana bir hareketlilik gelmişti. Üniversitenin içi cıvıl cıvıldı. Gençler neşe içinde dışarıya yöneldiler. Kimi kantine indi kimi bahçeye.
Yirmi dakika çabucak geçip gitti. Öğrenciler ikişer üçer gruplar halinde içeri girdiler. Tahtaya bakan gülmeye başlıyordu. Muzip öğrencilerden biri divan şiiri yerine tahtaya şöyle yazmıştı:
“Gelir bahar ayları, gevşer gönül yayları.”
“Aşk bir sudur iç iç kudur!” Şairin biri(!)
Herkes yerine geçip oturduktan sonra Ekrem Hoca da elinde su şişesiyle içeri girdi. Oturma düzenine göz gezdirdikten sonra yerine geçti. Sandalyesine kurulurken tahtaya baktı. Onun bakmasıyla gençler yeniden güldüler. Kızmadı. Kızmak bir yana kendisi de tebessüm etti. Fakat yazıyı ilginç bulduğundan değil gençlerin tavrını basit bulduğundan dolayı. Kimin yazdığını sormadı. Onun yerine şöyle sordu:
“Gençler, sizce aşk nedir? Tahtadaki veciz(!) sözle ilişkilendirerek açıklayacak olan var mı?”
Sınıftan önce bir, “Oooo!” sesi yükseldi. Sonra, “Hocam siz böyle konulara girer miydiniz.” diye bir soruyu ekleyiverdiler.
“Neden girmeyecekmişim? Aşk kavramı sadece gençleri mi ilgilendirir?”
Böyle bir karşılık beklemiyordu kimse. Soruya cevap veren olmayınca sınıfta bir sessizlik oldu. Ekrem Hoca zaman kaybı olmasın diye cevap beklemekten vazgeçti. Konunun dağılmasına izin veremezdi.
“Neyse, ilk soruya cevap verin siz, neymiş bakalım aşk?”
Ön sırdan Kenan el kaldırıp cevap verdi:
“İki insanın birbirini sevmesidir hocam.” dedi.
Ekrem Hoca:
“Aşk bu değil! Kendin söyledin, iki insanın birbirini sevmesidir, diye. Bunun adı sevgidir, sevmektir.”
Orta sıradan Serhat:
“Erkeğin kadına yahut kadının erkeğe karşı aşırı düşkünlüğüdür hocam!”
Ekrem Hoca:
“Bu da değil. Bahsettiğin şeyin temel dinamiği tutku yahut şehvettir.”
Kız öğrenciler konuya hiç girme niyetinde değillerdi. Karma sınıfın getirdiği handikaplar nedeniyle susmayı tercih ettiler.
Cam kenarında oturan Salih:
“Sevginin aşırısına aşk denir hocam!”
Ekrem Hoca:
“Evet, Salih epey yaklaştı. Verdiği cevap aşk tanımının kapsamına girer, fakat tek başına doğru değil.”
Ekrem Hocanın ciddi duruşu ve konuyu önemsemesi daha baştan itibaren saçma cevapların önünü kesmişti. Oturduğu yerden öğrencilere genel bir bakış attı. Söz hakkı isteyen kimseyi göremedi.
“Başka cevap verecek yok mu?” dedi. Hiçbiri el kaldırmadı.
Arka sıradan Halil:
“Hocam siz anlatın, sizce aşk nedir?”
“Peki, gençler! Aşkın ne olduğunu anlatacağım. Fakat sözlük anlamına göre değil, kendi bakış açıma, yaşam tarzıma göre açıklayacağım. Ben anlatırken soru sorabilir ve itirazda bulunabilirsiniz, tamam mı?”
“Tamam, hocam!”
“Evvela şunu düzeltelim; tahtaya yazdığınız satırların şiir değeri yok. Kendi içindeki ahenk sizi yanıltmasın. O ahenk ifadeyi güzelleştirmek içindir. Daha çok mizah amaçlı uydurulmuş uyumlu cümlelerdir. Aşk konusuna gelince bu ciddi bir konudur. Günümüz insanı; tutkunun, şehvetin, ilginin, sevginin, hoşlanmanın hepsine “aşk” diyor. Bakmayın öyle dediklerine, bunların hiçbiri aşk değildir.
Peki, bana göre aşk nedir?
Aşk, kayıtsız şartsız bağlanmaktır, teslim olmaktır, gaye uğruna amade olmaktır. Aşk tebessüm edebilmektir, görmediği halde inanmaktır, tabi olmaktır. Canı pahasına sevebilmektir. Her türlü fedakârlığı yapabilmektir. Amaçtır, hedeftir. Bu yol işaretleri insanı sahibine, yani Rabbine götürür. Nitekim bütün sevgilerin kaynağı Allah’tır.
Aşkın bir yönü insana bakar öbür yönüyse Allah’a dönüktür. Yani biri beşeridir diğeriyse ilahi! İkisi de çok güçlüdür. Bütün duygu kırıntılarına “aşk” diyenlerin aksine, insan bu dünyada sadece bir kez âşık olur, diyorum. Kişi burada bir anahtar, bir vesiledir. Yaşadığı, hissettiği duygu belli bir ölçüyü aştığı vakit adı aşk olur. Zira aşk, aşkındır.
Aşkın olmak, çok büyük ve çok yüce olmak demektir. O büyüklük akla sığmaz kalbe de ağır gelir. Bundan dolayı, ya teslim olursun yahut o ağırlığın altında ezilerek –amiyane tabirle- kafayı sıyırırsın. Duygu açısından böyle olduğu gibi ilim açısından da durum aynıdır. Yani her bünye kaldıramaz bazı şeyleri!
Beşeri aşk, karşı cinsler arasında cereyan eden duygudur. Çok yoğun ve çok derin olduğundan ruhu esir alır, gözleri manen kör eder, aklı kuşatır. Yeme-içme rutinini bozar. Giderek öyle bir hâl alır ki kişinin cevherine göre ya deli eder yahut veli! Çünkü aşkın normali yoktur. Normal olan duygular standart açısından aşk kategorisine giremez zaten. Örnekleri çoktur. Kerem gibi, ferhat gibi... Aşk uğruna ölen de olmuş, divane olan da!”
Öğrenciler Ekrem Hocayı pür dikkat dinliyorlardı. Sanki bir önceki ders sınıfta lakayt oturanlar onlar değilmiş gibi.
İçlerinden biri, “Mecnun’u söylemediniz hocam, en şöhretli âşık o!” dedi.
“Evet, namı her tarafta bilinir. Ancak Mecnun’un durumu diğerlerinden farklı. O, sevdiğinden vazgeçmiştir yolun sonunda. Sevdiğinden en sevdiğine iltica etmiştir. Bir başka deyişle, gelip geçici olana razı olmayıp ebedi olanı tercih etmiştir. Mecnun aradığını bulmuş âşıklardandır!
İşin aslı, beşeri aşkta iki taraf da tüketici ve tükenici konumundadır.”
Sordular:
“Nasıl, biraz açar mısınız hocam?
“Kadın erkeği, erkek kadını tüketir. Hem manen hem de maddeten. Öbür taraftan zaman ikisini birden tüketir. Çoğunlukla haz merkezli olur bu ahval. İlginç bulacaksınız ama acı çekmek bu hazzın en ciddi parçasıdır.
Âşık kişi(ler) gamlı olur. Her zaman kavuşma umudu ile kaybetme korkusu arasında bocalayıp durur. Hüzün kapılarından ayrılmaz. Istırap çekerler. Kafalarının içinde iki kişilik bir dünya kurulur. Kendilerinden başka her şey fazla gelir oraya! Basiretleri bağlanır. Derken hayat düzenleri bozulur. Duygu ve düşünce dünyaları zaten çoktan dengesini yitirmiş olur. Tükenme dediğim şey böyle gerçekleşir.
Beşeri aşkta kavuşmanın pek çok koşulu var. Nasip gibi, kader gibi, şartlar gibi ve sair... Kavuşmak olsa bile kaybetme korkusu, kaybetme riski hiç bitmez. Tehlikelidir. Delirtebileceği gibi, intihara kadar da götürebilir mazallah! Beden rahatta olsa bile kalp-kafa rahat etmez. Uykusuzluk, iştahsızlık, umutsuzluk kemirir ruhunu insanın.
İşin burasında şöyle diyebiliriz: Mecnun gibi kuldan geçip Allah’a yönelen aşkına ermiş olur! Zira okyanusa ulaşan su damlası ölümsüz olur. Oysa bütüne kavuşamayan ırmak bir yerden sonra kurur, gider. Âşık ile maşuk birbirinin ahiretine, o sonsuz dünyaya fayda sağlamıyorsa orada yaşanan aşkın sonu hüsran olur.
Şimdi, aşkın hayata yansımış hâlinin nasıl olduğuna değineyim biraz:
Aşk tebessüm etmektir, iyilik yapmaktır, görmeden sevmektir, inanmaktır, fedakârlık yapmaktır. Yeri geldiğinde bu uğurda canını bile vermektir. Bunların bir kısmını bir insan için yapabilirsin ancak hepsini yapamazsın.
Aşk; yaradılanı yaradandan ötürü sevmektir. Allah’ı sevdiğin zaman zaten diğer sevgiler de kapsam alanına girer.
Âşık olursan yapıcı olursun, olumlu düşünürsün yaptığın işlerin hiçbirinden mutsuzluk duymazsın. Her inanan bir nevi âşıktır ve kişinin aşkı derecesine göredir. Allah’ın sevgisini kalbin başköşesine yerleştirmek aşkın ta kendisidir. Bu formül Allah kelamında şöyle geçer: ‘Bilesiniz ki gönüller ancak Allah’ı zikrederek huzura kavuşur.’(Rad/28) İşte bu aşk hakiki aşktır!”
Ekrem Hoca saatine baktı vakit dolmuştu. Fakat öğrenciler dinleme pozisyonlarını hiç bozmadan ona bakıyorlardı. Madem dinliyorlardı, konuyu özetleyip öyle bitirecekti:
“Evet, gençler! Anlayacağınız, halk tarafından bilinen efsane aşkların en ünlülerinde bile ya iki taraf ilahi çizgide bir araya gelmiştir yahut biri bu yola sevk olmuş da öbürü geride kalmıştır. İlginç olansa kavuşmanın hemen hemen hiç olmamasıdır. Geçmişe bakıp söylersek, beşeri aşkın mutluluk tablosu ancak masallarda çizilir. O da pek çok zorluktan sonra olur. Ki masal kahramanlarının kurmaca karakterler olduğunu bilirsiniz. O kavuşmaların sonrası da hiç verilmez. ‘Onlar erdi muradına biz çıkalım kerevetine!’ ile biter.
Kıyaslarsak; beşeri aşk derttir, kederdir, endişedir, tasadır, üzüntüdür. Beden yaşlandıkça duygu ölür. İlahi aşk ise aralıksız huzur ve mutluluk üretir. Ömürden yol aldıkça daha da artar.
Beşeri aşk her zaman firesiz mutluluk verebilir mi? Mümkün değil! Çünkü bünyesi buna müsait değil. Haz geçicidir, mutluluk kalıcıdır. Haz tükenir, mutluluk tükenmez. Haz maddidir, mutluluk manevidir.
İlahi aşkta kavuşmak yüzde yüzdür. Beden hiç rahat etmese de kalp huzur içinde olur, ruhen hafif hissettirir.
Uğruna, sahip olduğumuz her şeyi seve seve verdiğimize âşık değil miyiz? Yılın üç yüz altmış beş günü sabahıyla, gündüzüyle, gecesiyle kalkıp namazı kılmak, tesbihatla tazimde bulunmak aşk değil midir?
İnsan kendi türü için bunu hiç yapabilir mi?
Soru ile başlamıştık bu sorularla bitirelim. Nasıl olsa cevabı sizde mevcut. Çıkabilirsiniz!”