Resulullah ve ashabının en zor dönemlerinden birini teşkil eden bu üç yıllık dönem, miadını doldurmak üzere idi. Çekilen çilelerin ağırlığı ilahi yardımı gerektirecek dereceye varmıştı. Üç yılın sonunda İlahi yardım inmiş ve anlaşmanın yazılı olduğu sayfa güve tarafından yenilmişti.
Ambargo metninin harflerini yiyen güve, bir yerde geçen Allah lafzını yememiş, böylece bunun alelade bir durum olmadığı anlaşılmıştı. Bismik Allahumme lafzındaki Allah kelimesini yemeyen güvenin verdiği mesaj, bu zulüm içeren metnin hükmünün ortadan kaldırılması idi.
Keyfiyeti Hz. Cebrail, Peygamber efendimize bildirdi. O da amcası Ebu Talib’e söyledi: "Amca! Rabbim olan Allah, Kureyş’in yazdığı sayfaya ağaç kurdunu musallat etti. Allah'ın isminden başka, o metinde geçen zulüm ve akraba ile ilgi kesme gibi şeylerden hiçbirini bırakmadı, yok etti!"
Ebu Talib, Müslüman olmamıştı. Buna rağmen yeğeninin söylediklerinden şüphe etmiyordu. Fakat bu sözleri teyid etmek ihtiyacı hissetti. Çünkü Kureyş’in huzuruna çıkıp, Peygamberimizden duyduklarını ayan beyan söyleyecek ve onlara bu işe artık son verin diyecekti.
Bu nedenle teyid etmek için tekrar sordu: “Bunu sana Rabbin mi haber verdi?” Peygamberimizden “Evet” cevabını almasına rağmen tekrar sordu: "Ey kardeşimin oğlu! Bana haber verdiğin şey gerçek midir?” Peygamberimiz; “Evet. Vallahi gerçektir” diye buyurdu.
Ebu Talib, yeğenini çok seviyordu. Onun için büyük zorluklara katlanmış ve bugüne kadar Peygamberimize yapılması muhtemel bir suikastı engellemişti. Fakat bu kez durum nazikti. Çünkü gidip “Eğer yeğenimin söyledikleri doğru değilse onu size teslim edeceğim” diyecekti. Onun için bu kadar mütereddit davranmıştı. Fakat işin nihayetinde şunu da söylemekten kendini alamadı: “Ben şehadet ederim ki; sen ancak doğru söylersin.”
Ebu Talib, durumu yakın çevresi ve kardeşleriyle istişare etti. Onlar: “Senin bu husustaki kanaatin nedir?” diye sordular. Peygamberin bugüne kadar yalan söylemediğini takdir edercesine çıktı Ebu Talib şunu söyledi: “Vallahi, o bana hiçbir zaman yalan söylememiştir.”
Sonra hep birlikte gittiler. Mescid-i Haram'a vardılar. Kureyş’in ileri gelenleri oradaydı. Kureyş, Ebu Talib ve yakınlarından, kendilerince olumlu bir haber beklentisi içindeydiler. Ne konuşacağına dair Ebu Talib’in yüzüne bakıp durdular.
Ebu Talib tane tane konuştu. Kendinden emindi. Bu işin bugün burada bitirileceğini sanıyordu: “Ey Kureyşliler. Hiçbir zaman yalan söylememiş olan kardeşimin oğlu bana haber verdi ki; sizin yazmış olduğunuz sahifenize, Allah ağaç kurdunu (güvesini) musallat kılmış; o, onun içindeki cevr, zulüm ve akrabalarla ilişiği kesme gibi her şeye dokunmuş, onda sadece Allah'ın ismi anılan sözler kalmıştır. Haydi, aleyhimizde yazdığınız sahifenizi getiriniz. Eğer kardeşimin oğlu doğru söylemiş ise, sahife onun dediği gibi çıkarsa, vallahi biz en sonuncumuz ölmedikçe onu size teslim etmeyiz. Artık siz de kötü görüşünüzden, bizimle ilginizi kesmekten vazgeçin. Eğer dediği doğru çıkmazsa, kardeşimin oğlunu size teslim ederim. Siz de onu ister öldürürsünüz, isterseniz sağ bırakırsınız.”
Müşrikler kendilerinden emin bir şekilde bu teklifi kabul ettiler. Hatta sevindiler. Söylenen söz gerçek çıkmazsa hem Peygamberimizi teslim alacaklar hem de Ebu Talib’i tekrar aralarına katacaklardı.
Sözleştikten sonra hemen sahifenin getirilmesi talimatını verdiler. Dürülü olarak gelen sayfanın güve tarafından yenildiğini bizzat gördüler. Ebu Talib çok sevinçli idi. Hem yeğeni haklı çıkmış hem de ambargonun kalkacağına dair söz almıştı.
Ama müşrikler gözleri ile şahitlik ettiklerini ikrar etmediler. Bu bir sihirdir dediler. İnat ederek ambargoyu kaldırmaya yanaşmadılar. Bu tavır eskiden beri şirkin gösterdiği bir davranış şekliydi. Mucizelere hep sihir diyerek karşı gelmişlerdi. Ebu Talib’e gösterdikleri tavır bundan farklı değildi.
Ama bir kere ambargonun kaldırılması hususu gündeme alınmış ve böylece bir kırılma yaşanmıştı. Kureyş’ten insani değerlerini kaybetmemiş, vicdanlı kişiler ambargodan rahatsızlıklarını dile getirmeye başladılar. Bu hasletlere sahip kişiler birbirlerini arayıp buldular.
Bahsettiğimiz topluluk; “Bu, kardeşlerimize karşı, tarafımızdan yapılmış bir zulümdür.” diyerek pişmanlık gösterdiler.
Peygamberliğin onuncu yılına giriliyordu. Ambargo altında üç koca yıl geçmişti. Müşriklerin, Haşim ve Muttalib oğulları aleyhindeki yazılı antlaşmalarını bozup yürürlükten kaldırmak için, Kureyş’ten Hişam b. Amr, Züheyr b. Ebi Ümeyye, Mut'im b. Adiyy, Ebu'l-Bahterî b. Hişam ve Zem'a b. Esved ertesi gün harekete geçmek için anlaştılar. Sayfayı bozuncaya kadar uğraşmak için yemin ettiler.
Yapılan plana göre Kabe’de, Kureyş eşrafının önünde ilk önce Züheyr b. Ebi Ümeyye konuşacaktı. Belirlenen vakitte Züheyr söz aldı: “Ey Mekkeliler! Bizler istediğimiz gibi yiyip içelim, giyinip kuşanalım ama Hâşim ve Muttalib oğulları alışverişten mahrum edilerek helak olsunlar. Bu bize yakışır mı? Vallahi, akrabalık bağlarını kesen şu zalim sayfa yırtılıncaya kadar oturmayacağım" dedi.
Ebu Cehil hemen karşı pozisyon aldı ve Züheyr’e çıkıştı. Zem’a b. Esved, Züheyr’i destekledi. Diğer arkadaşları da sırayla söz alarak birbirlerine destek oldular. Ebu Cehil durumu anlamakta gecikmedi: “Her halde bu iş, buradan başka bir yerde geceleyin konuşulmuş, üzerinde karara varılmış bir iş olsa gerek” dedi.
Ebu Talib de oradaydı ve olanları izliyordu. Mut'im b. Adiyy kalkıp, Kâbe’nin içindeki sayfayı yırttı. Bu son eylem ambargonun bittiğinin ilanı idi. Ambargoyu nihayete erdiren kişiler, Mahalle’ye vararak Peygamber ve arkadaşlarının dışarı çıkmalarını istediler. Böylece hanelerini terk edip Mahalle’de ikamete zorlananlar evlerine döndüler. Peygamber ve arkadaşları Mahalle’den çıkıp insanların arasına karıştılar.
Tebliğ kaldığı yerden devam etti.