Miladi 616 yılı, İslam davetçileri açısından önemli gelişmelere sahne oldu. Ancak bu yılda iki ihtida olayı var ki, tebliğin kat ettiği aşama açısından daha bir önem taşımaktaydılar. Bunlardan biri Hz. Hamza (Radiyallahu Anh), ikincisi ise Hz. Ömer (Radiyallahu Anh)'in Müslüman olmalarıdır.
Özellikle Hz. Ömer'in İslam'a girişi ile birlikte, Müslümanlar Daru’l-Erkam’dan dışarıya çıkmış ve alenen tebliğ hız kazanmıştı. Müşriklerce yapılan “Davetten vazgeçin” şeklindeki tekliflere ret cevabı veriliyordu. Müslümanlara yapılan baskı ve işkenceler de netice vermemişti.
Necaşî’nin, Cafer bin Ebu Talib ve muhacir Müslümanlara gösterdiği ilgi, alaka müşrikleri çileden çıkarıyordu. Böylece tebliğ yeni bir aşamaya geldi. Artık İslamiyet’in sesi daha gür çıkıyor ve kabileler arasında yayılıyordu.
Bütün bu sebepler bir araya getirildiğinde, Hazreti Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem)’in öldürülmesinden başka bir çıkar yolun olmadığı kanaatine varıldı. Yaşanan gelişmeler, müşrikleri yeni bir aşamaya getirdi.
Müşrikler, kendi aralarında yaptıkları istişareler sonucunda, Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem)’i öldürme kararı aldılar. Birbirleriyle konuşurlarken; “Açık veya gizli muhakkak ki onu öldüreceğiz” şeklinde sözler sarf ediyorlardı.
Gelişmelerden Ebu Talib’in de haberi oluyordu. Müşriklerin cinayet işlemeye kararlı olduklarını anlayınca, endişe duymaya başladı. Yeğenini çok seviyordu ve onu korumak için elinden geleni yapacaktı.
Bu arada müşrikler, Peygamber’i kast ederek; “Onu öldürmedikçe bizimle Haşim ve Muttalib oğulları arasında ne barış ne de akrabalık ahd ve dokunulmazlığı vardır” dediler. Bunun üzerine Müslümanlar ve müşrik dahi olsa Abdulmuttalib oğullarına tabi akrabalar topluluğu, Şi’b-i Ebi Talib’te toplandı.
Şi’b-i Ebi Talib, yani Ebi Talib mahallesi, Hacun denilen mevkide idi. Kâbe’ye biraz uzaktı. Mekke’nin yukarısı sayılırdı. Kureyş’in kabristanı da burada bulunuyordu.
Mahalle’ye toplanan akrabalar topluluğundan bir kısmı Müslümandı. Diğerleri müşrik oldukları halde akrabalık duygu ve hamiyeti ile Peygamberi korumak üzere orada bulundular. Kısacası Hz. Peygamber(Sallallahu Aleyhi Vesellem)’in öldürülmesini engellemek için Müslüman veya müşrik akrabalar topluluğu olmak üzere, Abdulmuttalib oğullarının çoğunluğu Mahalle’de bir araya geldi.
Ancak Ebu Leheb onlara katılmadı. Abdimenaf’ın oğulları olan Abduşşems ve Nevfel oğulları da mahalleye gelmediler. Ama Haşim ve Muttalib oğulları Mahalle’de toplandılar.
O günün sosyolojisinde önemli ayrışma ve kaynaşmalara sebebiyet veren bu olay önemli gelişmelere sebebiyet verdi. Çünkü Müslüman veya müşrik akrabalarının Hz. Peygamber(Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)’i koruduğunu gören Kureyş, yeni tedbirler geliştirmek durumunda kaldı.
Eğer Peygamber(Sallallahu Aleyhi Vesellem)’i öldürecek olurlar ise bu durumun korkunç bir kan davasına neden teşkil edeceğini anladılar. Böylece kararlarını revize etmek durumunda kaldılar. Çünkü Ebu Talib öncülüğündeki Abdulmuttalib oğulları, merkezlerine aldıkları Peygamber(Sallallahu Aleyhi Vesellem)’i korumaya kararlı idiler.
Kureyş, caydırıcı bir karar verdi. Caydırıcı derken; akrabalarının Peygamber(Sallallahu Aleyhi Vesellem)’i korumaktan vazgeçmelerini temin edecek bir karardan bahsediyoruz. Tabi temel amaç; Peygamber(Sallallahu Aleyhi Vesellem)’in vücudunun ortadan kaldırılması idi. Ama bunu suikastla değil, teslim alarak gerçekleştirmek istediler. Yani amaçlarında bir değişiklik olmamakla birlikte, yöntemlerinde yeni bir taktiğe başvurdular.
Sosyal ve ekonomik boykota karar verdiler. Süreç böyle bir karar vermelerine elveriyordu. Çünkü Peygamber(Sallallahu Aleyhi Vesellem)’i koruyanlar, bir mahallede toplanmışlardı. Yapacakları tek şey kendiliğinden ayrılmış olanları tamamen tecrit etmekti.
Bu nedenle sosyal ve ekonomik baskılarla mahalledekileri Peygamber(Sallallahu Aleyhi Vesellem)’i korumaktan vazgeçirecek bir netice almayı hedeflemişlerdi. Böylece hem Peygamber(Sallallahu Aleyhi Vesellem)’e istediklerini yapacak hem de Abdulmuttalib oğullarını sulhen teslim alacaklardı.
Tam da üst akıl dedikleri şeye uygun bir proje. Kureyş’in şubeleri bir araya geldi ve kendi aralarında bir metin yazdılar. Acımasız cümleler ihtiva eden bu metin, özetle şunları ihtiva ediyordu:
-Kimse mahalledekilere selam vermeyecek, onların selamlarını almayacaktı.
-Onlarla oturmayacak, görüşmeyecek, konuşmayacak, evlerine girmeyecekti.
-Onlardan kız almayacak, kız vermeyecekti.
Ambargonun bu maddeleri daha çok sosyal baskıyı oluşturmak içindi. İşin bir de ekonomik kısmı vardı ki, mahalledekileri açlığa mahkûm etmeye yönelik maddeleri içeriyordu. Ekonomik baskı için müşriklerin meclisinden geçen maddeler, özetle şöyle idi:
-Kimse mahalledekilere bir şey satmayacak, onlardan bir şey almayacaktı.
-Mekke’nin dışından gelen tüccarların, mahalledekilere gıda maddesi veya ticari bir emtia satmaması için gereken önlemler alınacaktı.
-Mahalleye herhangi bir yardımın girmesi katı bir şekilde engellenecekti.
Tarih boyunca, düşmanlarını dize getirmek için geliştirilen ambargo veya boykot, bu kez bir mahalleye sıkıştırılmış, müslim veya gayrimüslim Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem) dost ve akrabalarına karşı acımasız bir şekilde uygulanacaktı.
Özellikle ikinci kısımda saydığımız ekonomik ambargoyu müşrikler katı bir şekilde uygulamaya koyuldular. Dışarıdan gelen tüccarların mallarının yüksek fiyatlarla satın alınarak, mahalle sakinlerine satılması bu şekilde engelleniyordu.
Anlaşmayı Mansur bin İkrime veya Nadir bin Haris kaleme aldı. Sıralanan maddelere sadık kalmak için sahifeyi Kâbe’nin iç duvarına astılar. Böylece yazılı metne bir kutsiyet atfetmiş oluyorlardı.
Mahalledekiler ekonomik ambargo nedeniyle epey sıkıntılara duçar oldular. Kureyş baskı ve şiddetin dozunu tepe noktasına vardırmıştı. Öyle ki mahalledekiler ağaç yapraklarını yiyecek hale geldiler. Gecenin sessizliğini açlık çeken çocukların çığlıkları bölüyordu.
Çarşı pazardan Ebu Talib mahallesine açılan yolların başına nöbetçiler diktiler. Bu gözetleme yerlerinde Mahalle’ye yiyecek girmesini engelliyorlardı. Ebu Leheb gibileri Mekke’nin dışından gelen tüccarlara yaklaşıp; “Ey tacirler! Muhammed ve ashabına fiyatları yükseltin. Sizden bir şey alamasınlar. Malların fiyatlarını katlayın. Açlıktan ağlayan çocuklarının yanına eli boş olarak dönsünler” şeklinde telkinlerde bulunuyorlardı.
Bu durum kapitalist felsefeye de uyuyordu. Çünkü tüccarlar fiyatları olabildiğince arttırıyorlardı. Tabi satın alan olmuyordu. Ama günün sonunda Ebu Leheb veya bir başka Kureyş eşrafı gelip, o malları yüksek fiyatla satın alıyorlardı.
Müşrikler kendilerince tacirlerin mallarının ellerinde kalmasını önlüyor ama bu arada satıcılar yüksek kâr elde ettiklerinden pek memnun oluyorlardı. Beri tarafta Mahalledeki çocuklar ağlamaya devam ediyorlardı.
Günümüzde dahi değişik vesilelerle, Müslüman ahali ekonomik ve sosyal ambargolara tabi tutuluyor. Zaman ve zemin değişse de küfrün mantalitesi aynı ve hep bu tür gayri insani tedbirlere başvurmaya devam ediyor.