Bismillah…
İnsanlık, tarihin her döneminde aile olmaya ihtiyaç duymuştur. Gözlemlenen en uzak tarihten günümüze kadar insanlar aile kurumunu kültürlerini, inançlarını, ahlaklarını paylaşıp bir sonraki nesle aktarmak için bir araç kılmıştır. Bu aktarım, aile korunduğu ve ailenin genişliği nispetinde sağlıklı bir şekilde ilerlemiştiBu bağlamda aile, bir eğitim kurumu hatta bireylerin muhatap olduğu ilk eğitim kurumudur. Yazılı olmayan bir müfredatı olan, eğitimcileri ve öğrencileri ailenin her bir ferdi olan bir kurum…
Ne var ki günümüz modern yaşantılarında geniş ailenin hayatta kalma mücadelesi son evreye ulaşmış durumda. Hız çağının gayriihtiyari getirdiği bir süreç gibi görünse de kişiler artık yalnızlık hastalığının tesiriyle daha çok bireysel yaşamayı tercih ediyor. Bu da geniş aile yaşantısını erozyona uğratıyor.
Oysa ki geçmişe bakıldığında toplumun her ferdinin özlemle yad ettiği bir dede-nine ziyareti, bayramlaşma merasimleri, kuzenlerle geçirilen çocukluk evreleri, hala, amca, teyze, dayı gibi kişinin hayatını dengede tutma potansiyeli olan bağlar görülüyor. Bu bağlar vesilesiyle kişi, henüz topluma karışmadan, yakın çevresinde temel bir eğitime tabi tutuluyordu. Burada aldığı eğitimleri ise ilk çocukluk yaşlarından yetişkinlik dönemine kadar toplumda tatbik ediyor, pratikleştirme imkânı buluyordu.
Şimdilerde çekirdek aile modeli toplumun büyük bir kısmına cazip görünüyor. Bu çok doğal, çünkü çekirdek ailede bireyler daha bağımsız ve kendi alanlarında özgür olarak görünüyor. Özgür ruhlu her insana bu durum cazip gibi geliyor. Kimi zaman mahremiyet kavramını da işin içine ekleyince çekirdek aile güvenli bir liman gibi görünüyor.
Çekirdek aile modelinde çocuklar yalnızca anne-babayı görerek onların deneyimlerinden öğrenir, farklı karakter ve yapıdaki insanlarla ortak yaşamı paylaşma noktasında eksiklikler yaşar. Halihazırda nine ve dedelerin bakımevlerinde yaşamaları sonucunda küçüklerde saygı da nesillerce aktarılan bir erdem olmaktan çıktı. Kuşak çatışmaları denen o soğuk savaş da işte bu şekilde başladı. Yaşlılar bakımevlerine, çocuklar ekranlara, yetişkinler ise iş ve stres döngüsüne bağımlı oldu.
Aile bağlarını koparan ve erozyonun en önemli yıkımına ön ayak olan ise geleneklerin erozyonudur. İslami çerçevede şekil almış olan bu coğrafya geleneklerinden toplum ne kadar uzaklaştıysa o ölçüde sarsılmalar yaşandı. Bunun klişe ve genel örneği, bayramların akraba ziyaretine vesile olan bir araç olarak istifade edilmesi yerine tatil planlarına ev sahipliği yapmasıdır. Bayram tebriklerinin bir amacı da sosyal hayatı canlandırmak, toplumsal birlikteliği artırmaktır. Fakat gelinen noktada asimile olan bir uygulamayla bu, baltalanmış durumda. Kısa mesajlar bile günümüzde yerini hazır mesaja bıraktı ve kopyalayıp yapıştırma işlemiyle tüm kişi listesinin bayramları ruhsuz bir şekilde tebrik edilir oldu. Ne karşıdaki mutlu oldu ne de tebriği yapan kişi bundan bir çıkarım elde edebildi. Edinilen tek çıkarım vicdan rahatlatmak…
Çekirdek aile içinde de kültür, gelenek değişimleri yaşanmaya başlandı. Özellikle akşam yemekleri ailenin en etkin eğitim alanıdır. Bu alanlar da işgal edildi. Şöyle ki ya yemek esnasında ekranlar açık olmaya başlandı ya da herkes farklı zaman dilimlerinde yemeklerini yiyip köşesine/ekranına çekilir oldu. Bu noktada verilen nasihatlere karşılık olarak ‘geçmişe takılıp kalmayın, günümüze ayak uydurun’ söylemleri duyulurken birçokları geçmişin hikmetinden istifade etmeyi aklına bile getirmedi.
‘Atalarımızdan böyle gördük’ diyenler için ‘ya ataları bir şey bilmiyor idiyse’ gerçeği, bir miktar yanlış anlaşılmış olsa gerek ki ‘Biz çektik çocuklarımız çekmesin’ mantığı revaç buldu. Atalar elbette kayıtsız şartsız doğru değildi fakat İslam’la yoğrulmuş bir geleneği taşıyan atalara da sahip çıkılmalıydı.
Gençleri hatta büyük bir kısım yetişkini etkisi altına alan bireyselleşme bu çağın en yüceltilen kavramları arasında. Birey kendi ayakları üzerinde elbette durmalıdır. Kadın ya da erkek fark etmeden her birey, henüz son çocukluk evresindeyken buna hazırlanmalıdır. Ancak bu tutum bireyi ‘kimseye ihtiyaç duymuyorum’ yanılsamasına da sürüklememelidir. İnsan, fıtratı gereği sosyaldir ve birilerine ihtiyaç duyarak yaşar. Bu acizlik değil sosyal hayatın var olma sebebidir. Kimseye ihtiyaç duymadığını ya da kimseden yardım almayacağını iddia eden kişi ise yapayalnız, kalabalıkları sadece bir gürültü olarak gören kişidir.
Tüm bunları bir araya topladığımızda ortaya kültüründen kopmuş, özgürlük adına yalnız bırakılmış, sosyal hayatta başarı oranı düşük, merhamet kavramı körelmiş aksine egoları yüksek bir toplumsal yaşam çıkıyor. Dayanışma kültürünün olmadığı bir toplumda devlet, eğitim kurumları, vakıflar ve hayır kurumları toplumun manevi yaralarını sarmakta güçlük çeker ya da bunu hiç başaramaz. Kendini çekirdek aileye hapseden insan kitleleri de yeni jenerasyonla ilgili ciddi şikayetlerde bulunarak toplumdaki varlığını devam ettirir.
Kötü bir tablo çizdik maalesef. Aslında biz çizmedik, çizilmiş bir tabloyu okuduk. Dijitalleşen dünyada teknolojiye ve lüks yaşama adapte olmak isterken insanların bu noktaya sürüklenmesi normal bile olabilir. Bu, kızılması, hayıflanılması değil doğru yöntemlerle ehlileştirilmesi gereken bir durumdur. Öyleyse çizilen kötü tabloyu doğru tekniklerle düzeltme yoluna girelim.
‘Yiğit düştüğü yerden kalkar’ mantığıyla bakarsak toplum, aileden vurulduğuna göre yine aileden kalkmalıdır. Geniş aileden çekirdek aileye, çekirdek aileden bireyselliğe itilen birey öncelikle çekirdek ailesine yönelmelidir. Bu aile, hayatın içindeki bir detay değil öznesi olmalı ve kararların, takvimlerin odağı olmalıdır. Daha çok vakit ve daha çok temas aile içindeki soğukluğu giderecek önemli unsurdur.
Akabinde geniş aileye yönelim olmalıdır. Şu bilinmeli ki saygı, kitaplarda öğrenilmez, yaşanır. Bu doğrultuda ebeveynler, çocuklarından saygı dışı ifadeler duyuyor, davranışlar görüyorsa aile büyüklerinin gıyabında çocukların da bulunduğu ortamdaki kendi davranışlarını kontrol etmeleri gerekebilir. Geniş ailenin yeni nesle verdiği belki de en önemli kazanım saygıyı yerinde öğrenmektir.
Dijital dünyaya kısıtlama getirmek ve bunu yaparken kendinden başlayıp aile bireylerine de tavsiye etmek fayda getirecektir. Ekranlar ne kadar çok kapanırsa kalpler o kadar açılır. Göz, manevi iyileşmenin merkez noktasıdır. Beyne giden her görüntü kişinin hayatını işgal ettiğine göre bu yerleşimi en çok aile bireyleri hak ediyor…
Bu çağ insana ‘tek başına güçlü ol’ diyor. Aile ise sessiz çığlıklarla ‘Birlikte daha güçlüyüz’ diyor. Çözüm, geçmişe takılıp kalmak değil geçmişin köklü hikmetlerini yanına alarak ilerlemektir. Selam ve dua ile…