“AİLENİN MUHAFAZASI” – 2
Bu yazı dizimizde toplumsal çürümüşlük ve ahlâkî yozlaşma, modern kavramlarla sınırlı bir sosyolojik analiz olarak ele alınmamış; Kur’ân-ı Kerîm’in tarih boyunca insanlığa sunduğu ilahî ölçüler ve ibret tabloları esas alınarak değerlendirilmiştir. Zira Kur’an, toplumların çözülüşünü yalnızca bireysel günahların artışı olarak değil; inançtan ibadete, ahlâktan ticarete, adaletten aile yapısına kadar uzanan bütüncül bir bozulma süreci olarak ele alır.
Birinci bölümde, toplumsal çürümüşlüğün mahiyetini, birey, toplum ve aile arasındaki karşılıklı etkileşimi de ele alarak, bu çerçevede özellikle ailenin hem yozlaşmanın başladığı yer hem de ıslahın mümkün olduğu temel zemin olduğunun altını çizmiştik.
Çizilen bu çerçevede Kur’ân’daki tarihsel karşılıkları, peygamberler ve muhatap oldukları toplumlar üzerinden ele almıştık. Amacımız geçmişte yaşanmış kıssaları nakletmekten ziyade; ahlâkî yozlaşmanın hangi aşamalardan geçerek toplumsal felâkete dönüştüğünü, ilahî uyarıların hangi eşiklerde geldiğini ve bu uyarıların nasıl karşılandığına dair bir idrak kapısı aralamaktı. Bu okumalar, bugünü anlamak ve aileyi muhafaza edebilmek için birer tefekkür merceği olarak değerlendirilmelidir.
Bu bağlamda şimdi, fıtrata başkaldırının kamusal bir ahlâk hâline geldiği toplumların çarpıcı bir örneği olan Lût (Aleyhisselam)’ın kavmi’ne bakalım.
Hz. Lût (Aleyhisselam), Kur’ân-ı Kerîm’de pek çok yerde zikredilen peygamberlerdendir. Kendisi, Filistin havzasında bulunan Sodom ve çevresinde yaşayan kavme peygamber olarak gönderilmiştir. Lût Kavmi; cinsî sapkınlığı, iffetsizliği, zulmü, cimriliği ve ahlâksızlığı bireysel birer zaaf olmaktan çıkararak toplumsal bir norm ve savunulan bir yaşam biçimi hâline getirmişti.
Bu toplumda hayasızlık, gizli işlenen bir günah değil; açıkça sergilenen ve meşrulaştırılan bir tutumdu. Hz. Lût (Aleyhisselam), kavmini Allah Teâlâ’ya karşı gelmekten sakındırmış; kadınlar yerine erkeklere yönelmenin fıtrata aykırı, ağır bir günah olduğunu ısrarla tebliğ etmiştir. Ancak bu tebliğ, hakikate yönelişe sevk etmek yerine tehdit ve alayla karşılanmıştı.
Kur’ân-ı Kerîm bu durumu şöyle ifade eder:
“Âlemlerden hiçbirinin sizden önce yapmadığı hayasızlığı mı yapıyorsunuz?” (A‘râf, 80)
“Gerçekten siz, kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz. Doğrusu siz, haddi aşan bir kavimsiniz.” (A‘râf, 81)
Kavmin verdiği cevap ise ahlâkî çürümenin ulaştığı düşünsel eşiği göstermektedir:
“Bunları yurdunuzdan çıkarın! Çünkü onlar çok temiz kalmak isteyen insanlarmış!” (A‘râf, 82)
Burada dikkat çeken husus şudur: İffet ve arınma, erdem olmaktan çıkarılmış; temiz olmak, temiz kalmak alay edilen bir ‘aşırılık’ olarak sunulmuştur. Toplumsal çürümüşlüğün en tehlikeli safhası da budur: Günahın yaygınlaşması değil, erdemli olan hedef hâline gelmiştir.
Günümüzde de bunun örnekleri oldukça çoktur.
Bu noktadan sonra ilahî hüküm tecelli etmiş; Hz. Lût (Aleyhisselam) ve iman edenler kurtarılmış, eşi ise helâk edilenlerle birlikte kalmıştır:
“Onu ve ailesini kurtardık; karısı ise geride kalanlardan oldu.” (A‘râf, 83)
Burada Hz. Lût (Aleyhisselam)’ın ailesi üzerinden, aynı ailenin fertlerinin tercihleri sonucunda nasıl farklı konumlarda yer aldıklarını görüyoruz.
Ayrıca bu helâk, sadece tarihsel bir anlatı değil; fıtrata savaş açan her toplum için geçerli ilahî bir uyarıdır.
Yazımızın bu bölümünde, Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem)’in muhatap olduğu toplumda, “Toplumsal Çürümüşlük ve Ahlâkî Yozlaşma”ya değineceğiz:
Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem), tebliğe başladığında muhatap olduğu toplum, her yönüyle ilkel ve geri kalmış bir topluluk değildi. Şiir, hitabet ve sosyal yapı bakımından ileri bir kültüre sahiptiler. Ancak “Cahiliye” olarak nitelendirilmelerinin temel sebebi; ahlâkî, hukuki ve itikadî bir çöküş içinde olmalarıydı. Bu durum, bugün maddî refah içinde olup ahlâkî açıdan çözülen bazı çağdaş toplumlarla benzerlik arz etmektedir.
İnsanlığın yaratılışında var olan utanma duygusu, ar, namus ve merhamet gibi fıtrî değerler büyük ölçüde aşınmıştı. Hz. Peygamber’in bu topluma en büyük müdahalesi, ahlâk merkezli bir inşa hareketi olmuştur. O, yalnızca neyin yanlış olduğunu söylememiş; nasıl yaşanması gerektiğini bizzat yaşayarak göstermiştir.
“Şüphesiz sen yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 4)
Kur’ân, Resûlullah’ı “üsve-i hasene”, yani en güzel örnek olarak takdim eder:
“Andolsun ki, Allah’ı ve âhiret gününü umanlar için Resûlullah’ta güzel bir örnek vardır.” (Ahzâb, 21)
O dönem cahiliyenin en karanlık tezahürlerinden biri, diri diri gömülen kız çocuklarıydı:
“Diri diri gömülen kıza, hangi suçundan dolayı öldürüldüğü sorulduğunda…” (Tekvîr, 8–9)
O gün konuşamayan mazlumlar, bugün de çoğu zaman konuşamamaktadır. Dün kabile çıkarları adına susturulanlar, bugün siyasi hesaplar, ticari rantlar ve medya oyunları uğruna araçsallaştırılmaktadır. Ancak hesap ve mizan günü, susturulan her mazlum konuşacaktır.
Bugün modern cahiliyenin imparatorlarının bu minvaldeki cürümleri ortadadır.
Epstein dosyaları, modern dünyanın “ilerleme” ve “özgürlük” söylemi altında çocukların nasıl sistematik biçimde istismara açıldığını ifşa etmiştir. Bu, sadece sapkın bireylerin değil; onları yetiştiren, koruyan, susan ve meşrulaştıran çürümüş ve yozlaşmış bir düzenin fotoğrafıdır.
Dün kız çocukları diri diri toprağa gömülüyordu; bugün aynı çocuklar, sözleşmelerin, adaların ve elit ağların içinde ahlâken gömülüyor. Yöntem değişti, zihniyet değişmedi.
Kur’an’ın kınadığı zulüm, sadece ilkel toplumlara ait değildir; ahlâk bağını koparan her medeniyet, en zayıfları ve haliyle çocukları en savunmasız yerinden vurur.
Epstein meselesi bir “skandal” değil, bağların koptuğu bir çağın alametidir: Aile bağı, vicdan bağı ve sorumluluk bağı.”
Günümüze baktığımızda, yaşanan toplumsal çözülmelerin başlıca sebeplerinden bazıları şunlardır:
İnsanların yaratıcısından, dinden, vicdandan, ahiretten ve hesaptan soyutlanması
İnananların, inandığı gibi yaşamaması, yaşadığı gibi inanmaya başlaması
Dünyevîleşmeyi merkeze alması
Medya ve dijital mecralar yoluyla ifsadın normalleştirilmesi
Algı ve manipülasyonla hakikatin bulanıklaştırılması, hak ve batılın karışması
Hülasa Allah (Azze ve Celle)’den, Kur’an ve Sünnetten uzaklaşması...
Bu noktada kurtuluş yolu nettir:
“Sünnet, Nûh’un gemisi gibidir. Ona binen kurtulur; binmeyen boğulur.” (İmam Mâlik)
Allah Resulü (Sallallahu Aleyhi Vesellem) Rabbimizin istediği insan modelidir. O’nun ailesi de bu ahlâkın ve şahsiyetin hayat bulduğu Nebevi aile modelidir. Bugün tüm dünyayı saran, toplumsal çürümüşlük ve yozlaşmalardan kurtuluş bu aile modeli ve yüce Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi Vesellem)’in ahlâkıyla ahlâklanmak ile mümkündür.
Toplumsal ıslahın başladığı yer ailedir. Aile; iman, ahlâk ve sünnet üzere ihya edilmedikçe, çürümenin önüne geçmek mümkün değildir. Her bağ önce aşınır, sonra incelir; nihayetinde inceldiği yerden kopar.
Bu sebeple önce aile bağlarını bu minvalde inşa etmek, sağlamlaştırmak, korumak ve gerekiyorsa onarmak gerekmektedir.
Zira aile, yalnızca aynı çatı altında yaşamakla ayakta kalmaz. Onu koruyan ve diri tutan, zamanla inşa edilen bağlardır:
Bu bağlamda aile içinde, Kur’an ve Sünnet ekseninde inşa edilecek öncelikli bağları ve bağları oluşturan yapı taşlarını hatırlayalım...
Duygu Bağı: Sevince ve acıya ortak olabilmek. Birbirini hakkıyla hissedebilmek. Beraber ağlayıp, beraber gülebilmek. Yoksunluk ve yalnızlığa mahal vermemek.
Hedef Bağı: Dünya ve âhirette ortak istikamet, ortak hayal..
Güven Bağı: Tutarlılık, sadakat ve emniyet…
Sevgi ve Saygı Bağı: Muhabbeti, merhamet, mahremiyet, nezaket ve vefa ile korumak.
Aidiyet Bağı: Aileyi kimlik ve anlam alanını besleyen bir saadet durağı hâline getirmek.
Dava Bağı: İlâhî gayeler ve hizmetler etrafında birleşmek…
Fikir Bağı: Değerlerde ortak zemin, ortak okumalar, ortak düşünceler, istişareler geliştirmek.
Dua Bağı: İbadetin özünden, ailenin özünü tezkiye ve terbiye etmek. Birbirini Allah’a emanet ederek selametli bir terapiyle şifalanmak.
İbadet Bağı: İbadetin aile iklimi hâline gelmesi. İnfaktan namaza, oruçtan Kur’an-ı Kerim okumaya, ortak ibadet vakitleri ve zemini oluşturmak. Ruhsal ve bedensel bir bütünlükle ailece kulluk makamında, aynı frekansta buluşmak.
Söylem Bağı: İnşa edici, gönül alıcı, hidayete davet eden, hikmet ve güzel öğütle kuşanmış bir aile dili tesis etmek.
Eylem Bağı: Söz–amel bütünlüğü. Ailece yapılacak sosyal aktiviteler oluşturmak.
Kültür Bağı: İnancın hayata sirayeti. Ortak anılar, ortak anlar, ortak birikimler, ortak hafıza ve bakış açısı geliştirmek.
İlim Bağı: Bilginin hikmete dönüşmesine vesile olacak, aile dersleri, sohbetleri, okumalar vb. çalışmalar yapmak.
Bu vb. bağlar güncel gelişmeler ve gerçeklikler de gözünüzde bulundurularak tesis edildiğinde, beslendiğinde ve korunduğunda aile, nesilleri ayakta tutan bir iman kalesi olacaktır biiznillah...
Böylece aileyi muhafaza eden bir ribât bilinci hayat bulacaktır.
Malumunuz İslâm’da ribât, sadece sınır boylarında nöbet tutmak değildir. Ribât; iman, ahlâk ve neslin korunması için de sürekli teyakkuz hâlinde olma bilincidir. Bugün bu nöbet hattı büyük ölçüde ailenin içinden geçmektedir.
Nasıl ki Kâbe mukaddes bir emanet olarak korunuyorsa, Mescid-i Aksâ ribât bilinciyle savunuluyorsa; aile de aynı ciddiyetle korunması gereken bir emanettir. Gazze’de kadınlar, erkekler nasıl iman ve onur nöbetindeyse, bugün Müslüman kadınlar ve erkekler de kendi evlerinde aynı ribâtın içindedir.
Rahat evlerde gaflet uykusuna dalındığında, atalete teslim olunduğunda ve aile sefahate terk edildiğinde; dalâletin çamuru önce yavaş yavaş, sonra bir anda aile kapısından içeri girer. Ribât, bir tercih değil; bir bilinç, bir duruş ve bir sorumluluk hâlidir.
Yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten kendimizi ve ailemizi korumakla mükellefiz. Bu bir seçim değil; mecburi bir sorumluluk, ağır ve kutsal bir emanettir.
Emaneti muhafaza etmeye gayret edenlere selam olsun!