Öncelikle zihnimizde mahremiyet kavramına dair bilgileri, tanımları, tecrübeleri gözden geçirelim. Zihnimizdeki mahremiyet tasavvurlarını titizlikle analiz edelim.
Mahremiyet kavramı ile ilgili pek çok tanım vardır. Modern, geleneksel, ideolojik, kişisel, toplumsal vb.
Her insanın kendine gerekçelerinden mütevellit, gerçekleri vardır ve her insanın kendi gerçekleri üzerinden edindiği, kabul ettiği bir mahremiyet tanımı, anlayışı muhakkak vardır.
Ancak biz konuyu, hakikat ekseninde değerlendirme niyetiyle, İslami açıdan ele almaya gayret edeceğiz.
Vahiy ve Sünnet penceresinden bakıp, bu şekilde değerlendirmelerde bulunacağız:
Mahrem ve mahremiyet kavramları dini literatürde karşımıza sıkça çıkan ve insanın hem Rabb’iyle hem de çevresiyle ilişkilerinde önemli yer tutan tanımlardır.
“Arapçadaki haram kelimesinden türetilen kelimelerden mahrem, yasaklamak, men etmek gibi anlamlara gelirken, mahremiyet ise gizlilik, bir şeyin (mahrem) gizli hâli, gizli yönü, insanın saygınlığı ve dokunulmazlığı, özel alanı demektir. İnsan için özel ve dokunulmaz olan alanı ifade eden “mahremiyet” kişiye özel bu alanın korunması gerektiğini belirtir.
Mahremiyetin özel ve sosyal ilişkileri düzenleyen, terbiye eden ve disipline eden bir rolü vardır.
ÖZEL İLE GENEL- GİZLİ İLE AÇIK arasındaki dengeyi sağlar ve korur.
Kişinin başkalarıyla ve başkalarının kendiyle olan ilişkilerini, mesafelerini, tutumlarını, ulaşma şekillerini düzenleyen sosyokültürel-psikososyal bir düzenleme aracıdır.
MAHREMİYET BİLİNCİ, EĞİTİMİ VE TESİSİ NASIL SAĞLANIR?
Mahremiyet ancak kişinin, kendini, yaratılış özelliklerini, yaratılış gayesini, fıtratını, imkânlarını, sınırlarını tanıması ve yaratıcısının bu minvalde koyduğu mahremiyet sınırlarına, ilkelerine riayeti ölçüsünde mümkündür.
Aksi halde her şey yasak kafasıyla mahremiyet konusunda içten denetimli değil, dıştan denetimli bir mahremiyet terbiyesi, algısı söz konusu olur.
İçten denetimli olabilmek için, kişinin mahremiyet bilincini özümsemesi, mahremiyet ilkeleriyle bütünleşmesi gerekir.
İçten denetimli insan murakabe bilinci ve ihsan duygusuyla hareket eder, otokontrol dengesi takvadır, yani yüce Allah’ın helâl ve haram sınırlarına dikkat etmeye azmeder. Bu sakınma usulünde, haşyet refleksleri meleke haline gelmiştir. A kişisi, B kişisi için değil Rabbi için bir teslimiyet söz konusudur. Kişi, ortama göre renk almaz. Allah’ın boyasına boyanır ve gittiği ortama da hâl, hareket, söz ve giyimiyle bu rengi verir.
Dıştan denetimli insan da ise tam tersi bir yol izler.
Mahremiyet ilkelerini özümsemediği için özü ayrı, dışı ayrıdır.
Dışsal telkinler, tenkitler ve sosyal onay kaygısıyla hareket eder. Mahremiyet konusunda sağlıklı bir gelişme gösteremez.
Mahremiyetin tesisi insanın fıtratına /özüne yaratılıştan yerleştirilen özellikleri, erdemleri ne ölçüde koruduğu ve kullandığına bağlıdır.
Bu bakımdan “mahremiyete riayet öz değer, öz saygı, öz disiplin ile dışa vurulan sağlıklı bir benlik sunumudur” tanımı, oldukça isabetli bir tespittir.
Bu sebeple mahremiyet bilinci konusunda nasıllığından önce, niçinliğini konuşmamız gerekiyor.
Önce insan kimdir onu hatırlayalım:
(Pek çok yazımızda hatırlattığımız ve konuyla olan ilişkisine binaen, yeniden hatırlatma gereği olduğuna inandığımız bazı hususları zikredelim. )
İnsan yaratılmışlar içerisinde ruh ve bedenden müteşekkil, ahseni takvim üzere yaratılan en mükerrem varlıktır. Yeryüzünün inşa ve ıslahı konusunda da yüklenmiş olduğu, sorumluluklar nedeniyle aynı zamanda mükellef bir varlıktır.
“İnsan nefs, kalp, akıl” dengesi ile yaratılan müstesna bir varlıktır.
Bu dengeyi koruma ihtiyacını, kaabiliyetini, çatışmasını ve sorumluluğunu aynı anda içinde barındırır.
Balçık ve nurdur insan. Balçık ve nurun mücadele alanıdır. Bazen balçığa meyleder, esfeles safilin çukuruna doğru yol alır.
Bazen de nura meyleder, eşrefi mahlukat olma mertebesine doğru yol alır.
İnsanın ruhunda, ulvi ve sufli daima yarış halindedir.
Siyah ve beyaz köpek hikayesi misali…
“Yaşlı Kızılderili reisi kulübesinin önünde torunu ile oturmuş, az ötede boğuşan iki köpeği birlikte izliyorlardı. Yaşlı reisin sürekli göz önünde tuttuğu köpeklerden biri beyaz, diğeri ise siyahtı.
Çocuk, köpeklerin kulübeyi korumak için var olduğunu düşünmüştü. Oysa bir köpeğin bu iş için yeterli olacağını, öyleyse diğerine neden gerek olduğunu düşündü bir an. Hem neden köpeklerin renklerinin illa siyah ve beyaz olduğu sorusu da kafasına takılıyordu. Merakını gidermek için aklındaki soruları dedesine bir bir sordu.
Yaşlı reis: “Onlar benim için iki simgedir evlat. Birisi iyiliğin, diğeri ise kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik ve kötülük de içimizde sürekli mücadele edip durur” diye cevapladı torununu.
Çocuk dedesinin bu açıklaması üzerine merakla bir soru daha sordu: “Peki sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?“
Bilge reis derin bir gülümsemeyle baktı torununa. “Hangisi mi evlat? Ben hangisini daha iyi beslersem, o” dedi.
Kulluk yükü ağırdır ama Rabbimiz insanoğlunun fıtratına yerleştirdiği duygular ve insana verdiği kabiliyetlerle bu yükü taşıma konusunda onu elverişli kılmıştır.
يُر۪يدُ اللّٰهُ اَنْ يُخَفِّفَ عَنْكُمْۚ وَخُلِقَ الْاِنْسَانُ ضَع۪يفًا
“Allah yükünüzü hafifletmek ister; çünkü insan zayıf yaratılmıştır.” (Nisa, 28)
Rabbimizin insan için uygun gördüğü her farz, yasak, kural, ilke onun için rahmettir, nimettir, adalettir, hürriyettir.
Haşa eziyet/ mihnet, esaret, hasaret ve zulmet değildir.
İnsan fıtratında insanın mükellef olduğu her konuda, bu mükellefiyeti karşılayacak inşa edecek bir duygu ve beceri muhakkak vardır.
Örneğin annelik insanoğlu için en zor sorumluluklardan bir tanesidir.
Ama kadınların fıtratındaki şefkat ve merhamet duygusu ile bu zor sorumluluk, en güzel bağlılık ve nimet olarak tezahür eder.
Mahremiyet konusundaki Rabbani pek çok ilkeye riayet etmeye destek olacak duygu ve erdemse hayadır.
Mahremiyet insan fıtratında olan haya duygusu ile desteklenir, istikamet ve istikrar kazanır.
Haya mahremiyet bilincini korur.
‘Haya iki çeşittir:
İmandan gelen ve fıtrattan gelen
İmani ve fıtri…
“Her insanda haya duygusu vardır. Ama müminde iki kat vardır.”
Fıtri ve imani haya birleştiği zaman ar duygusunu pekiştirir.
Mahremiyetlerin aşınmasında hayasızlığın rolüne dair toplumsal bir analiz yapmak gerekirse, şunları ifade edebiliriz.
Mahremiyetler aşınınca, hassasiyetler eriyor.
Ama bunun asıl nedeni hayanın eksilmesidir.
Çünkü haya imanla doğrulur, fıtrat haya ile korunur, mahremiyet haya ile hayat bulur.
Peki “Fıtrat” nedir?
İnsanın saf, katışıksız yaratıldığı hali. Temiz ve pak…
Fıtratını koruyan insan, kendini fenalıktan korur ve mahremiyet duyarlılığını asla kaybetmez. Bu insana helâl bir özgürlük alanı sunar. Karşısındakine de böyle bir özgürlük alan açar.
Fıtrattan gelen utanma, ar duygusu insanı tüm boyutlarıyla kuşatan bir haya duygusudur.
Ve çok sağlam bir mahremiyet zırhıdır.
Örneğin gözün hayası, gözün mahremiyetini korur
Kulağın hayası kulağın mahremiyetini korur
Aklın hayası, düşüncelerin mahremiyetini korur
Kalbin hayası duyguların mahremiyetini korur
Bedenin hayası, tüm uzuvlarının mahremiyetini korur
Bu denge ruh, beden ve kalp üzerinde tesirini gösterir. Ama ilk olarak en bariz şekilde giyim, kuşam ve tesettür ile kendini gösterir.
Bir sonraki yazımızda konuya devam edeceğiz inşaAllah...