Recep, yorgun adımlarla tırmanmaktaydı son yokuşu. Şırıl şırıl akan suyun kaynağı az ötesindeydi. Düzlüğe ulaşabilirse uzunca dinlenecekti. Daha ileriye gitme niyetinde değildi. Buna takati de yoktu zaten! Hele ardına baktıkça bu kadar yükseğe çıkabildiğine inanası gelmiyordu.
Geniş bir perspektiften baktı aşağıya doğru. Birbirine yakın üç-beş haneli köyler çok gerilerde kalmış, vadiler ve tepeler art arda sıralanmıştı. Ağaçlarla kuşanmış nehir yeşil bir ipten farksızdı. Nehrin suyu bunca uzaklıktan görünmezdi elbette. Ama orada balıkların bulunduğun bilmek sanki suyun dışında yaşıyorlarmış gibi düşünmek tuhaf geldi ona.
Etrafta ötüşen kuşların sesleri birbirine karışıyor, kayalıkları mesken tutan keklikler taştan taşa sekiyordu. Farklı yönlerden gelen hafif esintilerin taşıdıkları muhteşem kokuları doyasıya çekti içine. Sandı ki her tarafa elegant parfüm sıkılmış. Kısa boylarına rağmen mis kokusu güçlü ve keskindi dağ çiçeklerinin!
Yerini beğendi Recep. Yaslandı tümseğe, uzattı ayaklarını. Hızla çarpan göğsünün normal ritmine kavuşmasını bekledi. Birkaç derin nefesin ardından rahatladı biraz. Elindeki pet bardağı yanı başında duran kaynak suyuna daldırıp küçük yudumlarla içti. Görüş açısını yokladı, hiçbir arkadaşını göremedi. Telefona baktı, şebeke yoktu.
Bakışını yerden göğe doğru yükseltti. Ayak ucu, karşı dağların zirve hizasına denk geliyordu. Daha ileride deniz mavisiyle gök mavisi arasında ince bir zara dönüşüyordu ufuk çizgisi. Ne kadar muntazamdı yeryüzü. Zirveye ulaşabilseydi daha neler görecekti kim bilir!
Gözün gördüğü her yer mükemmel bir uyum içerisindeydi. Tam da o sırada aklına bir sözcük takıldı: “Düzen... düzen... düzen...” dedi birkaç kez kendi kendine. Baktığı manzara kusursuzdu. Fakat nedense hafızasında bir düzensizlik vardı. Dışarıdaki bütünlük kırık bir aynaya yansır gibi yüzlerce parçaya bölünüyordu zihninde. Neydi bu, sanrı falan mı? Yoksa kendinden mi geçiyordu yavaş yavaş? Rüya için fazlasıyla uyanıktı. Hayal dense, hayal kurmamıştı. Uyku ile uyanıklık arasında bile sayılmazdı. Sadece yorgundu. Bedeni ne kadar yorgunsa, bilinci bir o kadar açıktı.
Böyle ansızın fikrinde oluşan berraklığa şaşırdı. Sessizlikten ve ortamın güzelliğinden olsa gerek, diye düşündü. Dışarıdaki mükemmeliyet ruhuna ağır geldi. Hoşlanmadığından değil aksine kusursuz işleyişe hayranlık duyduğundan. Çünkü içini darmadağınık bıraktığı bir yerin kapısını sıkıca tutmuş, ardının görünmemesi için direniyor gibi hissetti. Bu sadece bir his miydi yoksa gerçeğin ta kendisi miydi?
İçinde bulunduğu şartlar, yıllardır görmezden geldiği bir gerçekle yüzleşmeye zorluyordu onu. Kendiyle yüzleşmek! Suçüstü yakalanmıştı bir kere. An itibariyle arkasına sığınabileceği hiçbir bahanesi yoktu. Şimdi bu tenha dağ başında tanık olduğu hakikat kendi gözüne, gönlüne ve zihnine baskı yaparak saklı tuttuğu o gizli yeri düzene sokma fırsatı veriyordu. Bu işi yapacaksa; bugün, burada, hemen şimdi yapacaktı. Daha iyi bir eşref saatine denk gelemezdi. Sonraya bırakırsa hepten kalırdı!
Madem öyleydi, sırtını dayadığı o kapıya yüzünü dönecek ve kapı dibinden başlayarak içeriye doğru düzelte düzelte ilerleyecekti!
Kolay iş değildi yapacağı şey. Birtakım üzücü ve güç durumla karşılaşması kaçınılmazdı. O yüzden öncelikle oturuşunu düzelterek konforunu arttırdı. “Haydi Recep, iş başına!” dercesine yekindi. İlkin yönünü çevirdi kapıya. Kapıyı açmanın anahtarı iradeyi kullanmaktı. Ciğerlerini temiz havayla doldurduktan sonra iradeyi devreye aldı ve birden davrandı. Kapıyı açar açmaz bir sürü şey dökülüverdi ayağının dibine. İhmaller, küslükler, umursamazlıklar, ertelemeler ve sair...
Büyük ve ağır birkaç şey vardı ki dağınıklığın asıl sebebi onlardı. En öndekinin üzerinde “dil” yazıyordu. Sarmaşık misali oralığı kaplamıştı. Her dalında ayrı bir zehir vardı: gıybet, küfür, yalan, iftira gibi. Islah etmenin bir yolu var mıydı acaba? En iyisi sıfırlamak, dedi ve o dalların hepsini kökünden kesti. Dil, saf ve temiz haline döndü.
Dilin arkasında kalan üç maskeye geldi sıra. Kaldırmadan evvel uzunca baktı. “Ben kimim ki, bunlardan hangisiyim?” diye geçirdi içinden. Evde, iş yerinde ve toplum içinde arkasına saklandığı menfaat maskeleriydi bunlar. Gözüne çok çirkin göründü. Sonunda, “Hayır, bunlardan hiçbiri değilim ben!” deyerek hepsini kırdı, attı.
En az dil kadar büyük yer kaplayan başka bir nesne duruyordu önünde. Üzerinde “Kalp” yazıyordu. Kalbin etrafı sivri ve iri dikenlerle kaplıydı. Dikenler insanlara batıyordu. İyi bir eş, iyi bir komşu, iyi bir arkadaş kısacası daha iyi bir insan olmak için o dikenlerden kurtarmalıydı kalbini. Çözüm bulması gerekiyordu ama nasıl? Kalp yükünü kaldırmanın çaresini ararken odanın arka kısmında kilitli bir yer gördü. Parmaklık arkasında işine yarayacak her şey vardı. “Nasıl yani!” diye şaşkınlığını dile getirdi. Başını uzatıp baktı. İyi niyet, huzur, sabır, güç... hepsi oradaydı ancak kapı kilitliydi.
Söylene söylene etrafı aramaya başladı: “Anahtar nerede?”
Bakmadık yer bırakmadı. O sırada, ihmal ettiği ne varsa sıraya dizip yerli yerine koymaya başladı. Küskünlüklerin listesini yerden kaldırıp üstüne çizgi çekti. Ertelenmişlikleri tarihlendirip panoya astı. Önem derecesine göre işlerin öncelik sırasını yeniledi. Hasılı, arama sırasında düzeni bozan ufak tefek şeyleri de düzeltmiş oldu. Tekrar kapalı yere geldi. Demir parmaklıkların direncini yokladı. Geçit vermeyecek kadar sağlamdı. Kilidi evirip çevirken üzerinde bir şifre olduğunu fark etti. Tozunu aldıktan sonra şifre net olarak ortaya çıktı. Biraz utanarak, biraz hayıflanarak, biraz pişmanlık duyarak söylendi: “Nasıl bilemedim, nasıl?”
Şifre şöyleydi: “N-A-M-A-Z”
“Tamam, bu iş buraya kadar. Çözüm belli, artık dışarı çıkabilirim.” dedi. “Hiçbir şey amaçsız, nizamsız değil. Demek ki ben de başı boş değilim. İhmal ettiklerimin dağınıklığı, işgal etmiş zihnimi. Namazı en başa koyarsam düzen kendiliğinden oluşacak zaten. İç huzurun anahtarı namazmış, namaz varsa gerisi kolaymış.”
O düzensiz oda kendi iç dünyasıydı. Yüksek bir tepeden baktığı genişlik, ruhunda hissettiği sakinlik onu kendi benliğindeki düzensizliği görmesini sağlamış ve içerideki karışıklığı düzeltmesine olanak sağlamıştı. Çünkü dışarısı muazzamdı. İçeriye aksetmesi için içerinin de düzgün olması gerekiyordu! Neyse ki bu işi, şartların sağladığı rahat kafayla halledebildi. Şehirden uzaklaşmış kendiyle buluşmuştu!
Başını kaldırıp etrafa baktı yeniden. Evet, şimdi daha iyiyidi manzara. Artık tek parça halinde yansıyordu içine. Yorgunluğunun asıl sebebinin bedensel değil ruhsal olduğunu o an anladı. Kendini hiç olmadığı kadar haffif hisseti. Kendiyle yüzleşmek, dağ tırmanmaktan daha zormuş, onu da anladı. “İşte budur!” dedi sevinçle. “Oturmanın zamanı değil Recep, zirve seni bekliyor! Arkadaşlarından geri kalma. Bir de oradan bak bakalım, görmediğin daha neler varmış!”
Söylene söylene zirvenin yolunu tuttu!