Hakkıyla hamd etmek, üst mertebelere ulaşmayı ve o mertebelerde süreklilik kazanmayı ifade eder. Mü’min o mertebeye ulaştığında artık koşulları aşmış, imanı vakaların esaretinden kurtulmuş, onu hürriyete kavuşturmuştur.
Zira hakkıyla hamd etmek, küfür ve dalalet dışında bütün hâller için hamd etmektir. Böyle bir hamdda koşul yoktur.
Kişi, şartlı hamd ettiği sürece, şartların esiridir ve kâmil bir imana ulaşmamıştır. Örneğin, sağlıklı iken hamd eden, hasta iken hamdı terk eden birini düşünün; o, hakkıyla hamd etme mertebesine ulaşmamıştır.
Mü’min; sağlıklı veya hasta, madden zararda veya kârda, kaybetmiş ve kazanmış… hâline bakmadan hamd eder; böylece hamdı koşullara bağlı olmaktan çıkar. İşte bu mertebede o, Rabbinin dostu olur, Rabbinin övgüsünü hakkeder. Rabbinin övgüsünü hakkeden ise artık dünya ve ahiret için zafere ulaşmıştır.
Mesele kesinlikle sadece uhrevi değildir. Çünkü hakkıyla hamd etme mertebesine ulaşan, artık işini yoluna koymuş, sürekli bir ilerleme aşamasına varmıştır.
Yüce Allah celle celalühü, emreder:
“Siz beni anın ki ben de sizi anayım. Bana şükredin; nankörlük etmeyin.” (Bakara Sûresi, 152)
Ve yüce Allah celle celalühü, vaat eder:
“Eğer şükrederseniz, nimetlerimi muhakkak artırırım.” (İbrahim Sûresi, 7)
Şükrün bir yanı da Allah’ı anmaktır. Mü’min, Rabbini anınca Rabbi de onu anar ve mü’min, şükredince Rabbi, ona verdiği nimeti artırır.
İnsanın işlerini aksatan, başarı yolunda tökezlemesine yol açan etkenlerden biri de başarısızlık karşısında hayıflanıp kalması, yolculuğunu sürdürmek konusunda kararsızlığa düşmesi ve öz güvenini yitirmesi; zafer karşısında ise aşırı bir öz güvene kapılıp başarının etkenlerini yok saymasıdır.
Hamd, bu iki hâlden de insanı koruyarak sürekli yol almasına vesile olur. Böylece kişi, hamd ettikçe onun duraksamaları azalır ve başarı yolunda hızı artar. Buna karşı kişi, hamddan uzaklaştıkça duraksamaları çoğalır ve kişi geriye düşer.
Bu noktada İslâmî kavramların tamamında olduğu gibi, kültürün yanlış yönlendirmelerinden kaçınmak gerekir.
Hz. Aişe validemiz radiyallahü anha şöyle buyurmuştur:
“Allah Resûlü, hoşuna giden bir şey gördüğünde ‘Hamdolsun Allah’a ki faydalı şeyler O’nun nimetiyle tamamlanır.’ der; hoşuna gitmeyen bir şeyi gördüğündeyse ‘Her hâlükârda Allah’a hamdolsun.’ derdi.” (İbn Mâce, 55)
Hz. Muhammed Mustafa salallahü aleyhi vesellem’in öğrettiği hamd, kişinin engellere takılmadan daima ilerlemesini ifade eder. O’nun öğrettiği hamd, aksiyonerdir, duraksamayı reddeder. Kültürün dikte ettiği hamd ise hâlini yeterli görüp orada takılıp kalmaya yönlendirir.
Birinde çalışıp aksi bir durumla karşılaştığında o duruma takılmamak söz konusudur. Diğerinde ise hâllini idealleştirip onda kalmayı anlatır. Biri, sürekli ilerlemeye sevk ederken diğeri inatla durdurur.
Doğrusunu Allah bilir ama kişinin hakkıyla hamda ulaşması onun imanda kemali yakalamasıdır. Hatta şu ayet-i kerimede şükür, imandan önce ifade edilmiştir, ardından imanın karşılığı değil, şükrün karşılığı vurgulanmıştır.
“Eğer şükreder ve iman ederseniz, Allah size niye azap etsin ki? Allah, şükrün karşılığını verendir, hakkıyla bilendir.” (Nisa Sûresi, 147)
Kur’an-ı Kerim öyle bir hazine ki her harfi üzerinde asırlarca düşünülmüşse dahi bir daha düşünmek gerekir.
Risale-i Nûr’da ifade edildiği üzere, “Bize ihsan ettiği İslâm dini ve mükemmel iman nimeti için Allah’a hamd olsun…” ifadesi Müslümanların zikirlerindendir.
Buradan bir kez daha “Eğer şükreder ve iman ederseniz, Allah size niye azap etsin ki? Allah, şükrün karşılığını verendir, hakkıyla bilendir.” (Nisa Sûresi, 147) ayet-i kerimesine bakacak olursak…
Mevzudaki incelik, İslam’daki yücelikleri görmek, İslam’ın insanlık için nimet olduğunu fark etmek ve onun için Allah’a hamd etmekteki sırdadır.
Burada iki makam söz konusudur:
Birincisi; nimeti görmek, nimetin farkına varmak…
İkincisi; nimetin Allah’tan olduğunu bilmek ve O’na şükretmek…
Şimdi bu hususu Hz. Aişe validemizin hadisi ve şu hadisle birlikte görelim:
“Küfür ve dalâletten başka her türlü hal için Allah’a hamd olsun!” (Tirmizi, Daavat 45; İbn Mâce, Mukaddime 23)
Bu ali makamda, Allah’a hiçbir şart koşmadan, O’na hamd etmek söz konusudur ki bu mutlak bir teslimiyettir ve teslimiyetin bu derecesi, imanın kemal noktasıdır.
İşte iman, bu kemal noktasına, şükürle, yani nimeti takdir ile ulaşır ve o noktaya ulaştığında kişi, azap edilecekler listesinden çıkar.
Burada şunu özellikle ifade edeyim ki kanaatimce mesele, sadece uhrevi azaptan azade olmak değildir. Allah’ın vaadi haktır, Allah; vaat ettiğini verir. Kişi, hakkıyla şükür makamına ulaştığında elbette azaptan azade olur.
Ama bir de mevzunun dünyevi yönü vardır:
Müslümanlar, şükrü hakkıyla eda ettiklerinde dünyadaki zorlukları aşar, tabiatın, sosyal, siyasi ve askeri hayatın kendilerine vereceği sıkıntıların tamamından kurtulurlar.
Bu, çok büyük bir söz değil mi ya da zorlama bir yorum, değil mi diyeceksiniz… Öyleyse birlikte düşünelim:
Müslüman, İslam nimetini görür gibi, kainattaki, sosyal, siyasi ve askeri hayattaki imkânları tanır da onları hakkıyla değerlendirirse zorluk diye gördükleri kolaylığa dönüşmez mi?
Tabiattan istifadenin yolu bu olduğu gibi sosyal, siyasi, askeri hayattaki imkânları tespit edip değerlendirmek de bununla ilgili değil midir?
İslam’da her işin başı “Bismillah”tır. İslam; tabiata ve bireysel, sosyal, siyasi ve askeri… hayatın her yönüne müspet bakışı önerir. Buna karşı insan, hayata baktığında ya dünya azaptır, der, sadece olumsuzlukları görür ya nimetleri görür ama hayret ve sözlü şükür makamında kalır ya da bu hâli de aşıp nimetten istifade yoluna gider.
Müslümanların bir an için bu son hâli yakaladığını düşünün: Tabiat ve hayatın bütününü araştırıyorlar, ondaki nimetleri bulup buluşturuyorlar ve onlar üzerinden bir iyilik dünyası kuruyorlar. Dünyevi eziyetler, asgari bir noktaya düşmez mi? Dünya elbette cennet olmaz ama öyle bir hâl, dünyayı neredeyse cennete dönüştürmez mi?
Şükrün işte böyle bir sırrı vardır. Epeydir kaybettiğimiz ve aradığımız sır da budur.