Bir ikindi vakti yağmur şiddetini arttırmış yağarken ahşap köy evinin üst katında oturmuş, camekândan dışarı bakıyordu üç arkadaş. Ev sahibi sobaya iki odun daha atıp masaya döndü. Meşe kokusu sardı odayı. Sac sobanın üstünde fokurdayan çinko demlikten tazelediler çaylarını. Sıcak çayların tüten buğusu tavana yakın bir yükseklikte birbirine karışarak kayboldu. Bardak yerine yuvarlak cam fincanda sunmuştu çayları. Sebebi sorulunca, demin fincanda daha güzel, daha iştah açıcı göründüğünü söyledi.
“Böyle havalarda en iyisi evde kalmak. İyi ki şehre inmedik. Yoksa kim bilir nelerle karşılaşacaktık” dedi Marangoz Sabri.
Yudumladılar çaylarını. Sobaya ilave edilen odunların çıtırtısı fincan seslerine karıştı. “Haklısın” diye cevap verdi ev sahibi. “Yağışlı havalarda dışarı çıkmak akıllıca bir iş değil. Neyle karşı karşıya kalınacağı belli olmaz. Doğru dersiniz ağalar, yağışlı hava demişken size hiç unutamadığım bir hatıramı anlatayım” dedi Osman. Marangoz Sabri ile ev sahibi Ziya Efendi fincanları masaya bırakıp ona dönerek “Buyur anlat.” dercesine baktılar.
Osman, fincanı masaya bıraktı. Sol elindeki tespihini sağ eline aldı. Arkasına yaslanıp başladı anlatmaya:
“Biliyorsunuz ya ağalar, eskiden hava tahmin raporları radyodan takip edilirdi. Saat başı radyoyu açıp önce haber dinleyeceksin ki ardından hava tahmin raporlarını yakalayabilesin. İşin yoksa haberin sonunu bekle!
Habere itimat etmezdi kimileri. Onlar, bakışlarını doğrudan gökyüzüne çevirip bulutların hareket seyrine ve rüzgârın yönüne bakarak bir kanaate varırlardı. Benimse ne radyom vardı ne de haber dinleme gibi bir derdim. İlla lazım olacaksa, yaşlı birini gördüm mü sorar öğrenirdim havanın nasıl olacağını.
Öyle tasasız yaşadığımız karlı bir kış günü arkadaşlarla balık avına çıktık. Hem de kayıkla. Yanılmıyorsam aylardan şubattı. Denize açıldığımız saatlerde hafif hafif serpiştiriyordu kar taneleri. Biraz yağar sonra durur, dedik kendimizden emin bir tavırla. Dört kişiydik. Kimseye danışma ihtiyacı duymadık. O özgüvenle asıldık küreklere.
Kıyıdan fazla açılmadan attık oltaları. Hani bir ihtimal hava kötüye doğru giderse, döneriz diye.
İlk yarım saatte attığımız oltaları boş çektik. Dalgalıydı deniz. Seyrek de olsa atıştırmaya devam ediyordu kar taneleri. Cansız bir nesne gibi kararsız sallanıyorduk yüzeyde. ‘Bugün balık olmaz, hava kapalı.’ dememden birkaç dakika sonra istavritleri ikişer üçer çekmeye başladık. Eğer balık tutmanın nasıl bir tutku olduğunu bilirseniz, bizim o an nasıl çılgınca heveslendiğimizi takdir edersiniz! Şansımız bir açıldı, pir açıldı. Neden mi, dersiniz! Çipura sürüsüne denk geldik çünkü. Oltaya gelen çipuraların peşinden sürüklendik açıklara doğru. Yakaladıkça hırsımız arttı, o hırs yakalama arzumuzu kamçıladı. Derken rotadan çıktık. Unuttuk hava durumunu, unuttuk sahili.
O kadar çok balık tuttuk ki nereye koyacağımızı şaşırdık. Üşümüştük fakat keyifliydik. Yükümüzü almıştık. Hem gözümüz hem gönlümüz doymuştu. Öyle ki belli bir saatten sonra sürünün derinlere dalıp gitmesine sevindik hepimiz. Dönecektik artık. Dönecektik ama yüzeye kadar inen sis perdesi bulunduğumuz yeri bilmeyecek kadar kapatmıştı görüş alanımızı.
Yönümüzü kaybettik. O da yetmezmiş gibi deniz dalgaları artmaya başladı. Sevincimiz giderek korkuya dönüştü. Sahilden destek isteyecektik ama kayıkta telsiz ne gezer! O yana git bu yana gel derken ne olsa beğenirsiniz? Devasa bir yük gemisi aniden sisler arasından çıkıp üzerimize gelmesin mi? Aman Allah’ım o nasıl bir şeydi öyle, gemi değil sanki bir dağ! Dört elle sarıldık küreklere fakat kaçmak ne mümkün!
Evet, tahmin edebileceğiniz gibi geminin ittiği dalgadan alabora olduk. Kayık gitti, balıklar gitti, neredeyse canlarımız da gidiyordu.
Panik içinde çırpınmaya başladık denizin ortasında. Islak elbiselerle yüzmeye çalışmak zaten zordu, buna ölüm korkusu da eklenince fazlasıyla hırpalandık. Gücümüz giderek tükeniyordu. Ona paralel olarak umudumuz da azalıyordu. O gün orada hayatımın en inanılmaz demlerini yaşadım. Dakikalar içinde aklıma binlerce şey gelip gitti. Suçlamalar, pişmanlıklar vesaire. Sanırım en hayıflandığım nokta, yaşamın kıymetini yeteri kadar anlamamış olmamdı. Ah bir kurtulabilsem; adaklar adayacağım, yaşadığım her gün için Allah’a bolca şükredeceğim, diyordum.
Kayık ötelere savrulmuş, her birimiz ayrı tarafa yüzmüştük. Dalgalardan dolayı ne birbirimizi görüyor ne de bir araya gelebiliyorduk. Kendi çabamızla kurtulacağımız yoktu. Can tatlıdır ya, son nefesimize kadar direnecek sonra da teslim olacaktık. En azından ben öyle düşünüyordum. Soğuktan bilincimizi kaybetmek üzereydik.”
Konuşmasına ara verdi Osman. Uzandı fincanına ve soğumuş çayından büyük bir yudum aldı. Marangoz Sabri’nin merakı ağır basmış olmalı ki Osman’a doğru eğilerek söylendi:
“Ee, sonra ne oldu?”
“Ne olacak, ölüyorduk yavaş yavaş. Ağzımıza su kaçıyor, batmaya karşı direnemiyorduk. Pes edecek noktaya gelmiştik artık. Derin mavilik korkunç ağzını açmış bizi aşağı doğru çekiyordu. An geldi, kendimizden vazgeçtik tamamen. Çünkü enerjimiz kalmamıştı. Yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgide, teslim-i ruh için dakikadan saniyelere düşmüştü zaman.
Ah dostlar ah, öldürmeyen Allah öldürmüyor işte! Meğer kaza anında geminin güvertesindeki mürettebat görmüştü bizi. Önce can yelekleri attılar sonra da ip merdiveni. Can yeleklerine tutunduk tutunmasına da yukarı tırmanacak mecalimiz yoktu. Sağ olsunlar, gemidekilerin yardımıyla yarı baygın halde çıkarıldık denizden. Kendimize gelmek zaman aldı. Gemi yabancı bandrollü bir yük taşıyıcısıydı. Sağlık ekipleri vardı. İçeride ilk müdahaleyi yaptılar bize. Yedirdiler, içirdiler, ısıttılar. İyi insanlardı. Ama nereli olduklarını hatırlamıyorum şimdi. Gün bitimine doğru hava dindi, gemi limana yanaştı. Sapasağlam karaya çıktık ya, hemen yere kapanıp toprağı öptüm. İşte o gün bugündür yağışlı havalarda hiçbir yere çıkmam!”
“Allah kimseyi darda koymasın” dedi Ziya Efendi. “Büyük tehlike atlatmışsınız. Tedbirsiz yola çıkmak sıkıntılara davetiye çıkarmak demektir.”
“Evet, ölüp ölüp dirildik o gün.”
Marangoz Sabri onlara bakarak “Hayat dediğin böyle öğreniliyor” dedi. “Tecrübe etmedikçe ders çıkarılmıyor. Bak sen nasıl uslanmışsın!” Gülüştüler hep birden.
Osman, Marangoz Sabri’ye dönerek konuştu:
“Senin de aklından çıkmayan farklı bir günün olmuştur elbette.”
“Hiç olmaz mı Osman. Demin dediğin gibi herkesin başından geçer böyle şeyler.”
Ziya Efendi atıldı:“Birini anlatır mısın azizim?”
“Anlatayım ama benimkinde yağmur yok.” Yine gülüştüler.
“Olsun, önemli olan aklında kalacak kadar maceralı geçmiş olmasıdır.” dedi Osman.
Marangoz Sabri, arkadaşını başıyla onayladıktan sonra söze girdi:
“Ömrümde suya çok yakından bakma gereği duymamıştım hiç. Araştırma için değilse, kim ilgi duyar ki böyle bir şeye? Hatta insan herhangi bir suyun başında durup detaylıca bakarken görülse, ‘deli’ diye adı çıkar.
Böyle düşünen ben, bir gün suya çok yakından bakma ihtiyacı duydum. Deli değildim elbette. Ama ramazan orucuna niyetliydim.
Baharın kışkırtıcı çağrısına dayanamamış, soluğu dağların zirvelerinde almıştım. Akşama kadar idareli kullanmam gereken enerjiyi birkaç saatte tüketmiştim çoktan. Dilim damağım kurumuş, yürümeye mecalim kalmamıştı. Kar ve yağmurun bereketinden; her vadi suyla çağıldıyor, şerbet gibi kaynak suları şıpır şıpır akıyordu. Bedenimin her zerresiyle ihtiyaç duysam da ‘Acaba orucumu bozsam mı?’ diye bir şey geçmedi içimden. Çünkü niyetli olmanın irademe verdiği inanılmaz bir dayanma gücü vardı. Fakat suyun sesi, rengi, görüntüsü, şeffaflığı, diriliği başka bir anlam arz ediyordu o gün.
Onu daha iyi görmek için temas derecesinde eğilip baktım, baktım, baktım. Taşlarla kurduğu bağ, titreşimlerindeki ahenk, zemini incitmeden akıp gitmesi muazzamdı. Akışındaki şırıltı susuzluğumu daha derin hissetmeme sebep oluyordu. Yutkunmakla yetindim. Ne büyük nimetti su. Ona ihtiyaç duyma nispetinde kıymeti anlaşılıyordu. Sahi, bütün nimetler için durum böyle değil midir sanki? Ben öyle olduğunu düşünüyorum. Nitekim hepsinin de yokluğunda anlaşılır ederi.
Öylece durup bakarken, bir süre sonra kendi damarlarımda akıyor hissine kapıldım. Dokundukça değişiyordu sesi. Her aldığım sustu avucumda. Dökünce, diğerlerine karışıp gitti uzaklara. Etraftaki nergisler de benimle birlikte izledi suyu. Kuş sesleri, toprak kokusu, yeşil örtü... Hepsi bir aradaydı. Sanırım ruhumun bir parçası da onlarla kaldı. Suya birkaç güzel söz söyledim. Belki hala oradadır bazı kelimelerim, kim bilir!”
Marangoz Sabri’nin sözü bitti. Ancak anlattığı günün hayalinden sıyrılamamış gibi dalgınca yaslandı sandalyesine.
Ziya Efendi sıranın kendine geldiğini anladı. Arkadaşları daha bir şey demeden gözlerini yumarak anlatmaya başladı:
“Benim de bir sonbahar günü kalmış aklımda, bilmem ki nereden! Günlerden Pazar. Vaktinde yapılmış bir kahvaltıdan sonra dışarı atmışım kendimi. İki kenarı sıra ağaçlarla dolu geniş bir caddeye çıkıyor yolum. Nereye niçin gittiğimi hatırlamıyorum.
Hava kapalı ancak sararmış ağaçlardan loş bir aydınlık yayılıyor etrafa. Yapraklar çeşit çeşit. Kimi yeşil kimi turuncu, kimi kızıl, kimi ateş misali alev alev. Ama hepsi de büyük oranda zerrin. Hele meyveler! Ah! Ne güzel görünüyorlar durdukları yerde. Armudu, elması, cevizi öylesine görkemli ki vitrine çevirmişler dalları. Evler üç-beş katlı. Gökyüzü işgal altında değil. Meskenler doğayla uyum içinde.
Gece boyunca yağmur yağmış. Yerler ıslak. Yolun girintili kısımları berrak su birikintileriyle dolu. Asfaltı rengârenk, desen desen süslemiş rüzgârın savurduğu gazel. Sona kalmış iri damlacıklar aralıklarla dövüyor yaprakları, ‘Pıt... Pıt... Pıt...’ diye.
Yağmur kokusu, toprak kokusu, bitki kokusu, yer yer zift kokusu... Hepsinden hasıl olan hazan aroması!
Yaşlı bir nine, sağına ve soluna aldığı torunlarının ellerinden tutmuş, bacası tüten bir eve doğru yürümekte. İki sincap, yumuşak zemin üzerine düşmüş cevizlerle meşe palamutlarını ikişer üçer taşıyorlar ağaç kovuklarındaki yuvalarına. Sisler henüz dağılmadığı için kartal tehdidi altında değiller. Güven içinde çalışıyorlar.
Yağmurun serinliği asfaltın sıcağında buharlaşıyor. Küçük su birikintileri birer ayna olmuş her gördüğünü yansıtmakla meşgul. Bir makul sessizlik var ki doğada, konuşmaktan daha anlamlı.
Yürüyorum tasasız. Yaşım on sekiz yahut öyle hissediyorum. Ne gelecek kaygısı ne günlük ekmek kavgası. Dışarıda mis gibi hava, içimde her şeyi mümkün gören kırılmamış hevesler. İstersem uçabilirim sanki. Rüzgâr, sokak aralarındaki hüznü süpürmüş; yağmur, karamsarlıktan kalma lekeleri yıkamış. Bir yaşama sevinci havası var her tarafta. Rüya kadar güzel, düş kadar hafif ama gerçek ve somut!
İnsan öyle içten mutlu olunca, kalpteki yük de kalkıyor kendiliğinden. Sevinçle, coşkuyla, huzurla kozasından sıyrılıp kanat çırpıyor gökyüzüne yüreğim. Bulutlara binip gitmek geliyor içimden. Bir ara göçmen kuş sürülerine karışmış uçuyorum vehmine kapıldım.”
Gözünü açıp arkadaşlarına baktı ve ekledi:
“Evet, dostlarım. Hâlâ gözümün önüne gelir gider o gün. Dükkânlar aynı hizada, kaldırımlar sade, farklı yönlere giden insanlar sakin, gözün gördüğü her yer muntazam. Manzara, yeni tamamlanmış devasa bir tablo gibi.
Ben böyle bir sonbahar gününü gördüm, yaşadım, içinden geçtim. Ama nerede, ne zaman hiç bilmiyorum. Belki de sise, yağmura, gazele düşkünlüğüm oradan geliyor. Bu yaşıma kadar hiç unutmadım. O güzel sonbahar günü bir tablo misali aklımın en güzel yerinde asılı duruyor hâlâ! ”
Sohbetin giderek koyulaşacağı belliydi. Üçünün de heybesinde geçmiş günlerden kalan nice unutulmaz anılar vardı. Sırayla anlatmanın tam yeri ve zamanıydı. Devam edeceklerdi.
Şimdi karla karışık yağıyordu yağmur. Ziya Efendi sobaya odun ilave etmek, Osman da çayları doldurmak için kalktılar yerlerinden. Belki farkında değillerdi, fakat hiç unutamayacakları bir günü daha yaşıyorlardı şimdi. Birikmeye devam ediyordu günlerden kalan anılar.