Uzun yolculuklarda cam kenarı koltukları tercih ederim. Otobüsün yüksek oluşu güzel bir seyir perspektifi sunar doğayı sevenlere. Ben de çok düşkünüm toprağa ve toprak mahsullerine. Tarlada çalışan birini gördüm mü, uzun bir senaryo oluşur zihnimde kendiliğinden. Belki çocukluğumun köyde geçmesinden kaynaklanıyor bu durum.
Bir sebze fidesinin büyümesinde bile karmaşık ve zahmetli bir serüven varken onu yetiştiren kişinin hayat tecrübesi elbette beni düşündürür. Kimdir, nerelidir, kaç çocuğu var, adı ne, yaşı kaç..? Benzer soruların muhtemel cevapları alır götürür beni. Bu dalıp gitmelerden mutluluk duyarım. Hele iri kuş sürülerini gördüm mü sevinçten yerimde duramam.
Nedendir bilmem, kuşların uçuşunu izlemek bana inanılmaz keyif verir. Küçükken rüyada onlar gibi uçtuğumu görürdüm. Şöyle ki; bazen bir hırsızdan, bazen bir canavardan, bazen de ne idüğü belirsiz bir şeyden kaçarken yakalandım yakalanacağım derken aniden uçuverirdim gökyüzüne! Böylece tehlikeden kurtulur, uçmanın tadına varırdım. Belki de o zamandan kalma bir heyecandır bendeki bu uçan kuşları izleme tutkusu.
Sakallarıma beyazlar düştü fakat hâlâ bir gün rüyadaki gibi uçabileceğime inanırım ben! Düşünmesi bile keyifli! Yol aldıkça görüş alanına giren ormanı, heybetli dağları, usul usul akan nehirleri, uçsuz bucaksız ovaları saymadım bile. Her biri ayrı bir dünya, her biri ayrı bir düş deryası!
Son yolculuğumda saydıklarımın hiçbirinden zevk alamadım. Çünkü, on dört saatlik yolculuk boyunca görünmez bir yangının geride bıraktığı hazin tabloyu izledim. Toprağın çatlamış yüzünde hayata tutunmaya çalışan otlar bir yandan, bir damla suyu kalmamış dere yatakları öbür yandan! Hele tepesi yeşil olduğu halde, gövdeden aşağısı kuru yapraklı ağaçlara ne demeli? Aman Allah’ım, hepsinde güneş yanığı vardı! Yerden yansıyan sıcaklar yakmıştı dipteki dalları. Sadece yapraklar mı, meyveler bile yanmıştı.
Yolun iki tarafı da aynıydı. Gökyüzü suyunu tutmuş, yeryüzü suyunu yutmuştu. Elinde bidonlarıyla içme suyuna giden insanlar vardı bazı yerlerde. Aracı durdurup kıraç ovanın ortasında bütün yolcularla birlikte yağmur duası yapmak geçti içimden. Fakat hemen vazgeçtim. Çünkü yağmur duasının nasıl yapıldığını bile bilmiyordum. Rahmet isterken gazaba uğramak da vardı işin ucunda. Elimden bir şey gelmeyince koltuğa iyice yaslanıp göğün derinliklerine daldım. İçimden gelerek şöyle dua ettim: “Allah’ım ne olur, güneş altında kavrulan şu topraklara rahmetini gönder!”
Kürtçe, Türkçe, Arapça dillerinde ezberlediğim duaları geçirdim aklımdan. En son “Ya Xweda!” dediğimi hatırlıyorum. O sıradaydı ki uzaktan bir karaltı belirmeye başladı. Dilim, kuş sürüsü dedikçe; aklım, bulut diye itiraz etti. Kuş mudur bulut mudur derken uçmaya başladım yerimden. Açık bir camdan dışarı süzüldüm sessizce. Musmutluydum! Gördüğüm karaltıya doğru çırptım kanatlarımı. Hayır, kanatlarım yoktu. Uçmak için kanat değil istek önemliydi. Ben de son derece istekliydim zaten. Kollarım kanatlarımdı yani.
Sonra karaltıya ne oldu bilmiyorum. Bir anda kendimi gökyüzüne siyah bulutlar çizerken buldum. Öyle çok bulut çizdim ki en ufak bir boşluk kalmadı semada. Bir iki şimşek olsa fena olmazdı. Ne yazık ki şimşekleri çizer çizmez yırtıldı bulutlar ortasından. Şimşekleri kontrol altına alınca diktim bulutların yırtıklarını. Gök gürlemesi lazımdı yağmurun yağması için. Hepsinin bir çaresi vardı fakat herhangi bir şekle sığmıyordu gürleme sesi.
Nasıl olduysa, yağmur sesi duymaya başladım. Üstelik biraz da üşüdüm. Oysa bulutlardan tek bir damla düşmüyordu. Damlaları da mı çizsem acaba?
Üşenmeden tek tek ekledim bulutların altına damlaları. İşte şimdi tam anlamıyla yağmurlu bir hava vardı. Islatmayan bir sağanağın altında kalmıştım.
Az sonra o ortama uymayan bir sesle irkildim yerimden. Evet, sicim gibi yağıyordu yağmur ancak hissetmiyordum ıslaklığını. Dualarımın kabul olduğunu düşündüm bir an.
Meğer içim geçmiş uyuyakalmışım. Araç dinlenme tesisine girmiş de herkes aşağı inmiş. Bir ben kalmışım içeride. Gözlerimi açar açmaz otobüse su püskürten hortumun ucuyla burun buruna geldim. Aradaki cam, rüyamdaki yağmurdan neden ıslanmadığımı açıklıyordu. Uykulu gözlerle baktığım hortum suyunu yağmur sanmışım. Neyse ki hemen kendime geldim. Hâlâ kurumamış çeşmeden elimi yüzümü yıkadım.
Eğer suyumuz yerin derinliklerine çekilirse, onun geri getirmeye kimsenin güç-kuvvet yetiremeyeceğini haber veriyordu yüce Allah. Baştan başa güneş yanığıyla dolu arazilerden geçtikçe o ayetin verdiği mesajı daha iyi anlamaya başladım.
Bütün varlık alemi, Rahman’ın rahmetine muhtaçtı! Suyumuzu keserse günler içinde bütün sistemler çöker.
Her şey O’nun. O’ndan istiyoruz! Rabbim, rahmetini bizden esirgeme!