Allah’u Teâlâ insanlara yol göstermek, onları karanlıktan aydınlığa çıkarmak için peygamberler göndermiştir. Peygamberler sadece birer rehber değil, aynı zamanda direniş önderleridir. Zulmün ve zalimin karşısında, adaletin ve mazlumun yanında dimdik durmuşlardır. Çünkü İslâm, sadece ibadetlerden ibaret bir din değil; aynı zamanda direniş dinidir. Müslüman için dünya direnme, ahiret ise dinlenme yurdudur. İslâm’a girişin anahtarı olan “Lâ ilâhe illallah” kelimesi, başlı başına bir direniş çağrısıdır. Bu cümlenin ilk harfi olan “Lâ” ile kişi, öncelikle kendi nefsindeki tüm gayri İslâmî unsurlara karşı direniş ateşini yakar. Bu ateş önce kulun iç âlemindeki kötülükleri yakar, sonra dış dünyadaki gayri insanî, gayri İslâmî sistem ve rejimlerin karşısında bir meşale olur. Zira bütün dirilişler, direnişle başlar.
İslâm’ın tüm emir ve yasakları, insanlığın iyiliği içindir. İslamsız kalan insanlık, insaniyet vasfını yitirir. Çünkü insanı insan yapan şey, sureti değil sîreti, yani yaşayışıdır. Bu yüzden İslâm’ın insanlığa ulaşmasını engelleyen tüm perdeler, zamanın ve zeminin şartlarına uygun biçimde ortadan kaldırılmalıdır.
Şairin dediği gibi: “Geh bi ilme, geh bi hilmê, geh bi kulmê pir qewin” Yani bazen ilimle, bazen hilimle, bazen de kuvvetli yumruklarla bu mücadele yapılmalıdır.
Nitekim Ziya Paşa da Terkib-i Bend’inde şöyle der:
“Nush ile yola gelmeyeni etmeli tekdir,
Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir.”
Yani nasihat ile yola gelmeyeni azarlamak, azar ile de uslanmayanı cezalandırmak gerekir.
Zalimler, mazlumların kanlarıyla inşa ettikleri saltanatlarını ayakta tutmak için hiçbir şeyden çekinmezler. Onların gözünde, bu saltanatı sarsacak hiçbir oluşum, hiçbir şahıs kabul edilemez. Bu karşılarında peygamberler ve ilahî vahiy olsa dahi böyledir. Tarih boyunca nice peygamber, en barbarca işkencelere maruz kalmış; ateşlerde yakılmış, açlığa ve susuzluğa mahkûm edilmiş, yurtlarından sürülmüş, fakat direnmekten vazgeçmedikleri için hunharca katledilmiştir. Ayeti kerimede de buyrulduğu gibi: “Sizi dininizden döndürünceye kadar, sizinle savaşmaktan vazgeçmezler”[1]
Bugün de bunun modern bir versiyonunu yaşıyoruz. Filistin’de, Gazze’de yaşananlar bunun en açık örneğidir. Siyonist rejim, kendi zulüm saraylarını ayakta tutabilmek için tarihteki tüm zalimlerin yaptığını yapmaktadır. Bu, bir sünnetullahtır: Direnmeyi bırakıp zilleti kabul edenlere zalimler ilişmez. Ama direnirsen, izzetli olursun. İzzet ise beraberinde nice çileyi, nice zorluğu kabul etmeyi gerektirir. Gazze’deki mücadele, tam da böyledir. Siyonist düşmanın asıl hedefi, orada da kendi kukla rejimini inşa etmektir. Tıpkı bölgede başka coğrafyalarda yaptığı gibi. Fakat Gazze halkı, tüm baskılara rağmen teslim olmamış, onurlu bir direniş sergilemiştir.
İmam Şafii’ye, “Fitne zamanında hakkı tutanları nasıl anlarız?” diye sorduklarında o büyük imam şu cevabı verir: “Düşman okunu takip ediniz; o sizi hak ehline götürür.”
Bugün okların tamamı Gazze’ye yönelmiş durumda. Yalnızca siyonistlerin değil, emperyalistlerin, küresel şer odaklarının, karanlığın tüm neferlerinin hedefi Gazze’dir. Tarih, böylesine şanlı bir direnişe nadiren tanıklık etmiştir.
Mehmet Âkif’in ifadesiyle: “Bedrin aslanları ancak, bu kadar şanlı idi!”
İşte Gazze’nin yiğitleri de Bedir’in aslanları gibi tarihe adlarını kanla, imanla ve şerefle kazımışlardır. Onların kahramanlıkları, Sinvar gibi direniş önderlerinin destansı mücadeleleri, çağlar geçse bile ümmetin hafızasında canlı kalacaktır.
Gazze bize Kerbelâ’yı hatırlattı. Yahya Sinvar ise İmam Hüseyin’in destansı direnişini şehadetini… Gazze, İslâm coğrafyasının ortasında, düşmanın kuşatması altında susuz ve sahipsiz bırakıldı. Fakat asıl ihanet, sınır kapılarını açmayan, diliyle Hüseyin’den yana görünüp kılıçlarını Yezid’e teslim eden çağımızın Kufe halkından geldi. O gün Hüseyin’i yalnız bırakan Kufe, bugün Gazze’yi yalnız bırakmıştır. Ama Yahya Sinvarlar, ataları Hüseyin gibi Gazze Kerbelâsı’nda son nefeslerine kadar direndiler. Tıpkı Hüseyin gibi, tek başına, yaralı ve susuz; gözler önünde fakat yardımsız. Ve nihayetinde, bütün dünyanın gözü önünde, ekranların canlı yayını eşliğinde şehadet şerbetini içtiler. Onların dudaklarında ise hep aynı niyaz vardı: “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh.” Yani, “Hüseyin’e güç ve kuvvet veren Allah’tan başka hiç kimse yoktur; Yahya’ya güç ve kuvvet verecek de yine yalnızca O’dur.” Şehit Yahya Sinvar da İmam Hüseyin gibi zalimlerin kirli yüzünü bütün dünyaya gösterdi. Müminlerle kâfirleri, muvahhidlerle münafıkları aynı safta tutan perdeleri yırttı. Öyle ki münafıkların sahte maskeleri ahirete kalmadan ifşa oldu.
Gazze’nin kahramanları direndi; ayette geçtiği gibi kimisi şehit oldu, kimisi ise şehitlik sırasını bekliyor.[2] Dünya gözüyle bakıldığında tablo gerçekten yürek yakıcıdır; insanlığın şahit olduğu en büyük trajedilerden biridir Gazze’de yaşanan. Bu, ümmetin karanlık sayfalarından biridir. Ama aynı zamanda bir şan ve şeref sayfası da vardır ki, orada zalimlerin acziyetini, mazlumların ise izzetini görürüz. İkinci yılını dolduran bu kuşatma boyunca, sayıca az bir topluluk, imanla güçlenen koca bir destan yazdı. Talut’un ordusu gibi, dünyanın en güçlü ordularına karşı, iman dolu yürekleriyle direndiler.[3]
Gazze’nin çocukları, kadınları, yiğit erleri bize öğretti ki, zafer nicelikte değil, niteliktedir. Silahların, tankların, uçakların değil; ihlasla çarpan kalplerin, secdeden güç alan alınların zaferidir bu. Onlar sırtlarını güç odaklarına değil, yalnızca Allah’a yasladılar. Ve işte bu yüzden, dünya onların direnişini hayranlıkla izliyor. Gazze, tarihe yalnızca acıların değil, aynı zamanda izzetin, sabrın ve şanlı bir direnişin adı olarak geçmiştir.
Ve unutulmasın: Direnen, daima aziz olandır…İslâm, direnişin adıdır. Direniş olmadan diriliş olmaz. Bugün Gazze’de yazılan destan, yalnızca bir coğrafyanın değil, bütün ümmetin onurudur. Zalimlerin sarayları kanla beslenirken, mazlumların direnişi imanla güçlenmektedir. Ve imanla direnenler, sonunda mutlaka kazanan olacaktır. Direnen aziz olandır, kıyam erlerine selam…