Deniz tarafından gelen esinti çam ağaçlarını ileri geri sallıyordu. Siyah bir perdenin ardında kalmıştı aydınlık. Av peşinde gezen yırtıcı kuşların hiçbiri yoktu gökyüzünde. Sağlam bir fırtına kopmak üzereydi!
İki bin metre yükseklikte yayılmış sürüsünü toparlamakla uğraşıyordu çoban. Amacı, bir an önce koyunları korunaklı bir yere ulaştırmaktı. Çünkü yağmur yağmaya başlarsa sürü bir adım hareket etmez. Yağış boyunca oldukları yerde sanki donup kalmış gibi hareketsiz kalacaktı koyunlar. Ortada kalmak ise kurtlara yem olmak demekti. Çobanlar çok tecrübe etmişlerdi bu durumu. Birbirine yakın birkaç zirvenin arasındaki otlağın yakınlarında hem büyük ağaçlar vardı hem de derin oyuklar. Sürü rahatlıkla sığabiliyordu.
Toparlama işi bitmek üzereyken köpek havlamaya başladı. Kurt saldırısı sandı çoban. Fakat köpeğin yöneldiği yere bakınca ortada ne yapacağını bilmeyen birini gördü. Çok şaşırdı. Ne işi vardı bunca yükseklikte. Üstelik tek başına ve silahsız!
Gökyüzünün bazı kısımlarında yağmur inmeye başladı hafiften. Damlalar bulutları eteğinden çekip aşağı indiriyor, yamaçlarda bekleyen sisle bütünleştiriyordu. Giderek görüş mesafesi kapanıyor, ortada bulunmanın tehlikesi artıyordu. Çoban, görünür bir yere çıkıp kendinden habersiz aşağıdaki şaşkın kişiye doğru birkaç kez ıslık çaldı. Fark edilince, el sallayarak yanına gelmesini işaret etti.
Yabancı, tereddüt etmeden ona doğru yürümeye başladı. Yağmur da hemen ardındaydı. Çoban meraklanmaya başladı, acaba yağmur mu önce o kişiye ulaşacaktı yoksa o kişi mi yağmurdan önce mağaraya varacaktı!
Hazır ileri doğru çıkmışken etrafta herhangi bir hayvan kalmış mı diye göz gezdirdi. Gelene saldırma ihtimaline karşı köpeğini yanına çağırıp sakinleştirdi. Şimdi ince serpintiler soğuk noktalar biçimde değiyordu tenine. Başını kaldırıp semaya baktı. Araya karışmış iri damlalar birazdan olacakların habercisiydi. Yabancının, yanına varmasına yüz-yüz elli adım kala bastırdı yağmur. Aynı anda o da koşmaya başladı yokuş yukarı! Az sonra, omuzları ıslak, üstü başı çamurlu nefes nefese yığıldı çobanın ayak dibine. Çoban eğilip kaldırdı onu. Kaldırmasıyla şaşırması bir oldu. Yirmili yaşlarda bir gençle karşılaşacağını tahmin etmemişti.
“Selam aleyküm hıııh... hıııh... hıııh..., benim adım Cemal hıııh... hıııh... hıııh...”
“Aleyküm selam. Dur... Dur konuşma! Önce nefes al, biraz sakinleş sonra tanışırız.”
Söyleneni başıyla onayladı Cemal. Az ötede başını ön ayaklarının üzerine koyan köpek, olanları merakla izliyordu. Çoban, konuğunu sedir ağacının mağara içinde kalan kuru kök kısmına oturttu. Hemen orta ölçekli bir ateş yaktı. Sıcak-soğuk arasında sürekli yer değiştiren nasırlı elleri iş yapmaya çok yatkındı. Neredeyse duman tütmeden alev aldı odunlar. Cemal yavaş yavaş ısınırken, çoban kaşla göz arasında sağdığı taze sütü kararmış ve yara bere içinde kalmış bir demlikte ateşin üstüne koydu.
“Adım Esad, çoban Esad derler. Dediğine göre sen de Cemal’sin. Söyle bakalım Cemal, seni buralara kadar getiren şey nedir? Daha kaba bir tabirle, ne işin ola bu dağ başında?
“Hazar kekliği arıyordum. Buralarda ur kekliği de derler. İridir, en yüksek zirvelere konar, en keskin yamaçlar üzerinden uçar ve ulaşılmaz yerlere yuva yapar.”
“Çok şey gördüm, çok şey yaşadım ama yine de beni şaşırttın evlat.”
“Çobansın, dağlarda yaşıyorsun, hazar kekliğini biliyor olmalısın.”
Başındaki yün külahı yerinden oynattı Esad. Külah altından taşan kırçıl saçlarına oranla daha fazla ağarmış sakallarını sıvazladı. Oturduğu yerde kaftanının eteklerini toparlayarak muhatabının doğrudan gözlerinin içine baktı.
“Beni şaşırtan şey, keklik hakkında söylediğin şey değil. Elbette ki bilirim Hazar kekliğini. Nerede yaşadığını da gösterebilirim sana. Fakat yılın bu vakti yavru büyütme dönemidir, onlara kıymaya mı geldin, diyeceğim ama ne silahın var ne de avcı tipin. Üstelik yanlış yere gelmişsin. İşte bunlara şaşırdım!”
“Yok, onlara kıymak gibi bir niyetim yok. Benimkisi başka mesele!”
Çoban Esad kaynayan sütü tekli ahşab bardağa doldurup önce konuğuna ikram etti.
Sıcak sütü yudumladıkça içi ısındı Cemal’in. Boşalan bardağı geri uzattı teşekkür ederek. Tekrar ikram edildi. İtiraz etmesine izin verilmeden eline tutuşturuldu bardak.
“Anlat bakalım evlat, gördüğün gibi bu oyuk, yağmura karşı bir süre konuk edecek bizi. Anlayacağın, zaman bol!”
Cemal kısa bir tereddüt geçirdikten sonra anlatmaya başladı:
“Buraya gelme nedenim, talip olduğum kızın babasını ikna etmek içindir.”
“Vallahi bravo sana delikanlı yine şaşırttın beni. Kıza talip olmak, babası için dağa çıkmak, hazar kekliği... çok merak ettim şimdi. Sen devam et, neler olacak bakalım!”
“Yusuf Ağa’yı bilirsiniz, (çoban, başıyla tanıdığını ima etti.) o bizim baba dostumuzdur. Ailecek sık sık gidip gelirmişiz birbirimize. Bir kısmını hatırlıyorum. Benden büyük iki oğlu, iki yaş küçüğüm bir de Ceren adında kızı var. Bizler ilkokula başlarken babama, “Çocuklar büyüyünce dostluğumuza akrabalık da ekleyelim.” diyerek dolaylı yoldan mesajını vermiş. Babam da neden olmasın, diye cevap vermiş. Sonra biz şehre göçtük. Uzun yıllar köyden uzak kaldık. Telefonla her konuştuklarında babam ona, “Gelinim nasıl?” diye soruyor, o da damadımdan ne haber?” diye karşılık veriyordu. Böyle böyle adımız çıktı. Herkes bizi uzaktan uzağa nişanlıymışız gibi gördü.
Geçen zaman içinde okuyup bitirdim fakültesine kadar. Üç dört ay içinde atama bekliyorum. Babam da emekli olunca köye döndük. Tabi çok zaman geçti, pek çok şey değişti. Gelip tekrar yerleştikten sonra babam hemen Ceren’i istedi babasından. Güya adet yerini bulsun diye yaptı bunu. Yoksa zaten sözler çoktan verilmiş, her konuşma esnasında konu dile getirilerek karar pekiştirilmişti. Ancak öyle olmadı!”
Son cümlenin verdiği huzursuzlukla yerinden kaykıldı Cemal. Yarısına kadar yanmış odunların geri kalanlarını da attı alevlerin içine. Dönüp Esad’a baktı. Düşünceliydi çoban. Bir şeyler anlatacak gibi oldu fakat vazgeçti.
“Peki, ne oldu?”
Derin bir nefes aldıktan sonra devam etti Cemal:
“Babamdan biraz süre istedi Yusuf Ağa. Bir de şartı varmış!”
Çoban Esad, şaşkınlık ve merak içinde dudak büküp kaşlarını kaldırdı. Belli ki yine şaşırmıştı.
“Sormayacak mısın Yusuf Ağa’nın öne sürdüğü şartı?”
“Soruyorum evlat, neymiş şartı?”
“Sonbaharda hazar kekliği avlayacakmışım ağa için. Bu vesileyle, köy ortamına ayak uydurabilecek kabiliyetim var mıymış yok muymuş, onu ölçecekmiş. Yani köyde hamarat damat istiyormuş.”
“Benimle eğlenmiyorsun değil mi Cemal? Sonbahara daha aylar var. Öte taraftan kabul edilmiş bir karar için ön şart koşmak, hele ki hazar kekliği gibi ürkek ve bulunması çok zor bir avı seçip istemek... Bana pek mantıklı bir iş gibi gelmedi!”
“Haklısın Esad baba, meğer bu isteğin asıl amacı bizi oyalamakmış. Çünkü Ceren’i isteyen başka bir aile daha varmış. Hali vakti yerinde bir aile… Eğer atanırsam Ceren’le evlenmeme izin çıkacakmış, yok atanamazsam diğer talipliye dönecekmiş ibre.
Yusuf Ağa’nın bana oynadığı oyunu öğrenmeden evvel, birkaç kez ayağım alışsın, gözüm görsün ta ki sonbahar geldiğinde kekliği rahat avlayarak rüştümü ispatlayayım diye çıktım dağlara. İlkinde çok zorlandım. Sonra alıştı bünyem. Doğrusu her çıkışımda kendimi fizikten öte, ruhen çok daha iyi hissettim. Yani dağ havası bana iyi geldi. Sonra da işin aslını öğrenmiş olduk.”
“Peki, madem durumu biliyorsun; yani işi yokuşa sürdüğünü söylüyorsun da neden hâlâ çıkıyorsun dağlara? Çok mu gönülden sevdin Ceren’i?”
“Hayır, çıkmamın sebebi Ceren kız değil. Allah var hem güzel hem de iyi bir aile kızı. Ancak öyle pek gönül işi değil de arada aileler var diye kabul ettim. Kimseye söylemedim ama Allah ölüm vermezse atamam da kesin olacak. Çünkü sıralamada en önlerdeyim. Beni asıl üzen şey hem Yusuf Ağa’nın hem de Ceren kızın damat adayının ekonomik durumunu öncelemiş olmaları. O yüzden birazcık köyden kaçmak da sayılabilir benimkisi.”
Araya kısa bir sessizlik girdi. Taşan su birikintileri kayalardan aşağı şıpır şıpır dökülmekteydi. Bir tilki sığınacak yer ararken yolu ateş başında oturmuş çoban Esad ile Cemal’in olduğu mağara ağzına düştü. Kapıda belirir belirmez zıplayarak gözden kaybolup gitti. Çoban Esad, ateşi birkaç dal parçasıyla besledi, kenara doğru eşelediği közün üstüne çantasından çıkardığı mantarları dizdi. Göz göze gelip tebessüm ettiler. Cemal, merak edilen sorunun cevabını tamamlamak üzere ekledi:
“Doğrunu istersen artık ne Yusuf Ağa’nın isteği umurumda ne hazar kekliğinin yaşadığı yer ne de evlilik işi. Zaten uygun bir fırsatta vazgeçtiğimi söyleyeceğim kendilerine. İşin aslı şu ki, dağlar beni çekiyor. Yukarı çıktığımda zihnimin açıldığını, ruhumun hafiflediğini, duygularımın dengeye oturduğunu, düşüncelerimin saflaştığını fark ettim. Her seferinde arttı bu farkındalık. Sana anlamsız gelebilir ama ben yukarı çıktıkça kendimi Allah’a daha yakın ve daha huzurlu hissediyorum. Evet, bu kez çok yukarı çıktım. Üstelik tedbirsizim. Ama içimdeki arzuyu bastıramadım. Çıktıkça daha yukarısı için heveslendim. Talihim varmış ki fırtınaya yakalanmadan beni fark ettiniz. Bulutlar göğü birden kapatınca ne yapacağımı şaşırdım. Kendi halinde bir yağmurun dağda insanı çaresiz bırakabileceğini şimdi anladım. Tecrübe önemliymiş. Her şeye rağmen sanırım artık ben bir dağlıyım.”
Güldü Esad. “Dağa çıkacaksan mutlaka ateşin, bıçağın ve yiyeceğin olmalı. Yoksa sevdiğin dağ mezarın olabilir. İnsanı, sevdiği öldürür derler! Tedbir şarttır.” dedi ve közde pişmiş mantara bıçağı batırıp Cemal’e uzattı.
Sohbetin geri kalanı karşılıklı konuşma şeklinde geçti. Uzun ve tatlı bir muhabbet! Yüksek bir dağ yamacında, mağara ağzında, ateş başında ve yağmur sesi eşliğinde..!