Alacakaranlıkta nal sesleriyle yankılandı köyün taşlık yolu. Pencereye koşanlar, Piro’nun silüetini görebildiler sadece! Gökte ne ay vardı ne kutup yıldızı. Atı, namlusu parlayan silahı ve şişkin heybesiyle birlikte iri bir gölgeye dönüşen Piro, yokluğa karışarak yitip gitti.
Minare ışığının aydınlattığı meydanda bulunan yedi kişi öylece bakakalmıştı ardından. Bunlar, sabah namazından dönen cemaatti.
Köyün dışında bir köpek havlaması duyuldu, ılık bir esinti atın kaldırdığı tozları süpürüp geçti. Az sonra nal seslerini duyurmaz oldu mesafe. Perdeler yeniden kapatıldı, sese uyananlar, sıcak yataklarına dönerken bir yandan da söylendiler:
- Ağustos ayına girince deliriyor Piro! Nereye gidiyor her sene bu adam?
- Bir kere olsun avıyla dönse bari! En azından götürdüğü silahın hakkını vermiş olur!
- Nereye gittiğini bize de söylese ya! Belki yardımımız dokunur.
- (...)
Piro’nun yüzüne karşı söyleyemedikleri cümleleri boşluğa savurup gönüllerini rahatlattılar. Onu takip edeceğini söyleyenlerden biri eve gidince uykuyu böyle bir maceraya tercih etti: “Ne işin var dağda bayırda, uyu da keyfine bak, nereye gittiğini öğrenmek sana mı kaldı? Söylemezse söylemesin. Bildiği kendine kalsın.” Bir başkası, korktu ardından gitmeye. Piro’dan değil, tek başına gitmekten korktu: “Ayı var, kurt var, şu var, bu var... canını seven bu saatte köyün dışına çıkmaz!” İki kişi evlerine girmekle takip etmek arasında kararsız kaldı.
Cemaat dağıldı. İşe gidecekler hazırlığa koyuldular. Rençber olmayanlar ise sabahın o tatlı uykusuna geri döndüler.
İkindiye doğru Toroslar’ın eteklerine vardı Piro. Aradaki tepeler aşıldıkça yaklaşacağına uzaklaşıyordu menzil. Defalarca tecrübe etmesine rağmen her seferinde, “Bu kadar uzak mıydı yahu!” demekten alamıyordu kendini.
Dağların, yol-yöntem bilmeyene ölümcül oyunlar oynadığı bilinir. Derinliklerine çektiği nice insanı yuttuğu gibi tepelerin ardına sürprizler gizler daima. Neyse ki Piro biliyordu yolu. Ormanın dibinde akan suyun kenarında indirdi eşyalarını. Geceyi orada geçirecekti. Yükü hafifleyen Benekli, keyifli keyifli gerindi. Boz renginin üzerindeki siyah noktalardan dolayı ona bu adı vermişti sahibi. At, otlamaya; Piro yatacak yer yapmaya koyuldu. Karanlık çökmeye başladı kuytulardan yukarı doğru. Piro, yaktığı ateşin yanına sırtüstü uzanmış, dalgın dalgın gökyüzüne bakıyordu. Yıllar evvel, işlemek zorunda kaldığı bir cinayet nedeniyle kaçak durumuna düşmüş, yakalanmamak için buralara sığınmıştı. O günler gelmişti aklına. Senelerce köşe bucak kaçmış, uçsuz bucaksız sıradağların insan görmemiş yerlerini bu vesileyle keşfetmişti.
Sadece bir kişi için operasyon yapmak masraflı ve zahmetli olduğundan peşine düşülmemiş, o da dağlarda serbestçe dolaşabilmişti yıllarca. Mevsimine göre yiyecek içecek temin edebilecek yeteneği de kazanmıştı. Nehirden balık; dağlardan mantar, ot, pancar; ormandan meyve, etraftan av hayvanı temin etmekte mahir olmuştu. Üç mevsimi buralarda geçirir kışın ise şehrin mezarlık bekçisinin yanına giderdi. Mezarlık bekçisi onun askerlik arkadaşıydı. Birbirlerini sever, sayar, güvenirlerdi.
O günlerin birinde, ihbar üzerine bir müfreze peşine takılmış, birkaç gün boyunca takip edilmişti. Aşağılarda kalırsa yakalanacağını biliyordu Piro. Onun için atıyla yukarılara doğru tırmanmıştı. Kayalıkların geçit vermez bir set çektiği yerde atını bırakmış yaya olarak devam etmişti.
Yakalanma korkusuyla nereye gittiğine bakmadan tırmandıkça tırmanmıştı. İki gün sonra dağın öbür tarafına geçebilecek bir geçit keşfetmişti. Kolay olmayacaktı ama mümkündü. Geçidin yanına vardığında ağzına kadar karla dolu bazı mağaraların olduğunu fark etmişti. Merak bu ya, boşluklardan içeri doğru bakıp incelemeye başlamıştı. O, bu derken mağaranın birinde yekpare kocaman bir kayayla karşılaştı. Yukarıdan aşağı akmış sudan buz tutmuştu yüzeyi. Kayadan çok duvara benziyordu. Piro’yu olduğu yere mıhlayan şey, o şeffaf buz örtüsünün altına duran manzaraydı işte!
Kendini kaptırmış, o ilk karşılaşma anının heyecanını yeniden yaşıyordu Piro. Derken gökten bir yıldız kaydı. Muhtelif yerlerden gelen hışırtılar kesildi. Serin dağ yeli söndürmek istercesine bastırdı alazları. Canavar bulutlardan biri siyah yüzünü gösterdi tepenin ardından. Bütün renkleri yutmuştu karanlık. Dağ siyah, orman siyah, otlar siyah hatta kendisi ve atı da siyahtı şimdi. Sıyrıldı dalgınlığından.
Beneklli otlamayı bıraktı. Başını olabildiğince yukarı kaldırıp kulaklarını dikti. Bir şeyden ürktü hayvancağız. Belli ki yaklaşan tehlikeyi sahibinden önce sezmişti. Silahını yanına çekti Piro. Tedbirini aldı. Ne kendini ne atını canavarlara kaptırma niyetindeydi. Ayı veya kurt olmalı, diye geçirdi içinden. Bir iki defa kişnedi Benekli. Doğruldu yerinden. Tüfeğini atın baktığı yöne çevirmesiyle iki karaltının yaklaştığını görmesi bir oldu. Uyarı niyetine havaya bir el ateş açtı. Gümmm! Benekli irkildi yerinden. Tüfek sesi yamaçlara çarparak yankılandı. Karşı taraftan bir ses yükseldi. “Piroo! Ateşe etme sakın, biziz Cemal ile Suphi. Seni takip ettik” yanına geliyoruz.
Cemal ile Suphi sesten korkan atlarını zor zapt ettiler. Piro atını sakinleştirdi, diğerleri de bineklerinden inerek yularlarından tutup yaklaştılar. Selamlaştıktan sonra atların eğerlerini çözdüler. Birbirini tanıyan atlar yan yana gelip koklaştılar.
Piro sordu: “Bu saatte ne işiniz var burada? Korkuttunuz beni.”
“Asıl sana sormak lâzım Piro, bu tenha yerde ne ararsın?” dedi Cemal.
“Merak ettik seni Piro” diye ekledi Suphi. “Kaç senedir ağustos ayı geldi mi çıkıyorsun böyle. Ne kimseye bir şey anlatırsın ne de sana eşlik edilmesine izin veririsin! Nedir bu hâlin?”
“Peki, o kadar geldiniz madem haydi oturun da anlatayım. Fakat bu sır burada kalacak, anlaştık mı?”
Cemal ile Suphi birbirlerine bakıp kafalarını sallayarak. “Anlaştık!” dediler.
Ateşi büyüttüler, kararmış bir demlikten çay içip derin bir sohbete daldılar. Piro, olayı ta en başından itibaren anlatmaya başladı onlara. Neden cinayet işlemek zorunda kaldığını, nasıl kaçtığını, nerede kaldığını tek tek anlattı. Buzlusırt Geçidi’nde karşılaştığı şeyi anlattığında Cemal ile Suphi hayretler içinde kaldılar. Onunla gidip orada bahsettiği durumu görmeden dönmeyeceklerine yemin ettiler: “O halde yatalım, yarın uzun ve zorlu bir gün bizi bekliyor. Buzlusırt Geçidi’ne ulaşırsak, bir gece de orada kalır ertesi gün döneriz. Umarım dayanırsınız yolculuğa. Çünkü zorlayıcı bir tırmanış olacak.” dedi.
Ertesi gün, atların çıkabileceği son sınıra varınca uzun bir mola verdiler. Kahvaltıyı yaptıktan sonra atları serbest bıraktılar. Bu sadık ve güzel hayvanların gidebileceği fazla yer yoktu. Yiyeceklerin ağzını iyice kapatıp sağlama aldılar ve tırmanışa geçtiler.
Üç adam, ellerindeki sağlam değneklerden destek ala ala vardılar Buzlusırt mevkine. Saatlerini aldı bu çılgınca tırmanış, kan ter içinde kaldılar. Dört mevsim boyunca üzerinde hiç kar bitmediği için “Buzlusırt Geçidi” ismini vermişti bölge halkı. Kimsenin oradan geçtiği yoktu. Uzaktan görenler bu ismi uygun görmüşlerdi. Yoksa Buzlusırt Geçidi’nden yüzyıllardan beri üç kişi geçmemiştir belki!
Piro önde, Cemal ile Suphi arkada, mağaraların ağzına vardılar. Yumurtaya basarcasına temkinli ve tedbirliydiler. Sağı solu kolaçan ede ede aradıkları yere kadar geldiler. Piro onları durdurdu. Önlerindeki kalın mavi buz tabakasının ardında kalan manzarayı eliyle gösterdi onlara. Cemal ile Suphi gördükleri tablo karşısında şaşkınlıktan donup kaldılar. Büyük kısmı kar ve buzla kaplı mağaranın soğuk havası da ısırıyordu tenlerini bir yandan.
İşte oradaydılar. Şeffaf mavi buzun altında üç kişilik bir aile vardı. Evet evet, bir aile! Anne, baba ve çocuk! Çocuk kız mıydı oğlan mı, belli değildi. Uzun saçlı, esmer tenli gürbüz bir çocuktu. On-on iki yaşlarında! Babanın yüzü kayaya bakıyor. Elinde kullanmaya hazır keskin bir kılıç var. Başlığına bakılırsa savaşçı olduğu anlaşılır. Kadın, çocuğuna sarılmış, geriye dönük bakışıyla bir dehşete tanık olmuş. Ki gözleri fal taşı gibi açık. Görünen en net kısım bu. Kimdi bunlar, ne zamandan beri buradaydılar, hangi kavimdendiler? Neyden korkmuş, kimden kaçmış, nereye gidiyor aile, belli değil. Soğuktan donmadan önce korkudan mı donup kalmışlardı acaba? İpucu verecek hiçbir kalıntı yok görünürde. Varsa da kar ve buz tabakasının altında kalmış olmalı. Hangi dönemin hangi medeniyetine ait olduğunu ele verecek kadar net görünmüyor kıyafetleri.
İnsanı kendine çeken gizem dolu aileye uzun uzun baktılar. Her üçü de kendi kafasında uygun senaryolar yakıştırdı. Karın varlığına akıl erebiliyordu fakat buz duvarı nasıl oluşmuştu bunca yükseklikte? Yüzeyi kesildiği belli olan kaya ne anlatıyordu? Mağaraların derinliklerinde daha neler gizliydi? Kafalarına üşüşen bir sürü cevapsız soruyla öylece bakakaldılar!
Oyukların ardında ne vardı acaba? Kim bilir nereye varıyordu mağaraların öbür ucu.
Derin bir merak içindeydiler fakat artık dönmek gerekirdi. Zaman ilerlediği gibi üşümekten de titremeye başlamışlardı. Piro’nun uyarısıyla ağır ağır kalktılar yerlerinden.
“İnanamıyorum, böyle bir şey nasıl mümkün olur?” dedi Suphi.
“Evet, kendi gözlerinizle gördünüz, beni buraya çeken şey bu işte! Sanki bir parçam buraya aitmiş gibi geliyor bana. Her yaz gelir ziyaret eder, yolculuk hariç, iki gece kalır sonra da dönerim. Karın çok yağdığı senelerde yüzeyin altı gözükmez. Ancak bu yılki gibi az yağdığında olduğu gibi görünüyor donmuş aile.”
Cemal “Neden yetkililere haber vermedin, bu çok sıradışı bir durum!” dedi merakla.
“Söylesem ne olacak? Gelip burayı kullanılamaz hale getirirler. Bırakalım da olduğu gibi kalsın. Kimse ruhlarını incitmesin!”
Suphi katıldı bu sözlere: “Bence de öyle kalsın. Gelmeye değiyormuş Piro. Çok etkilendim. Biz de seni ava gidiyorsun sanıyorduk.”
“İşin aslı da budur, benim geliş sebebim de budur işte. Gördünüz, öğrendiniz beyler. Sizden ricam, burada olan burada kalsın.”
“Peki, tamam.” anlamında başlarıyla onayladılar onu. “Yalnız dönerken bir av vurmak şart oldu. Eli boş dönersek çok soru sorarlar. Avla dönersek soru sormadan cevaplarını almış olurlar.”
Üç yoldaş aşağıya doğru yön kırıp inişe geçtiler. Bazen konuşuyor bazen de gördükleri manzarayı akıllarında değerlendirmeye tabi tutuyorlardı. Yokuş aşağı inmek daha zordu. Düşe kalka vardılar atların yanına. Gün batımına doğru zirvenin altında yaktıkları ateşte kar suyundan çay demlediler. Geceyi orada geçirip sabah erkenden inişe geçeceklerdi. Fakat o gece, meydana gelecek birtakım anlaşılmaz tuhaflıklar esnasında aralarından birini kurban vereceklerinden haberleri yoktu.!