Baharın Kuşları
Baharın gelişini kuşların haber verdiği yıllar kalmış hatırımda. Sayılı, sessiz, sakin ve huzurlu yıllar! Belki de çocuk olduğumdan, henüz dünyanın kirli yüzünü görmediğimden, insan öldürmenin ne olduğunu bilmediğimden dolayı güzel geliyordu.
On yaşının altında olduğum zamanlardı. Kış mevsimi ekim ayında başlar, martın sonuna kadar devam ederdi. Kar öyle çok yağardı ki, evlerimizin sadece çatı kısmı gözükürdü dışarıdan. Çatıdan kast ettiğim şey, ahşap tavan. Yoksa o zamanlar çatı matı yoktu doğunun uzak köylerinde.
Tavanlar doğal malzemelerden yapılırdı. Yük, duvardan duvara giden yuvarlak ağaç gövdelerine bindirilir, üstüne tuz ve samanla harmanlanmış toprak serilirdi. Tavanı tutsun diye düzgün, sağlam ve kalın ağaç gövdesinden bir direk dikilirdi orta yere. Soba yanarken o direğe sırt verip oturmak ve doksanlık tespihini devirmek ayrıcalığı evin büyüğüne aitti.
Yağışlı günlerde damlardı tavan. Çatlakları sızıntılara karşı dayanıklı hale getirmek adına damı dövmeye yarayan geniş tabanlı ahşap malzemeler kullanılır, bazen de silindir biçimindeki ağır taşlar gezdirilirdi. Tıpkı asfaltı ezen yolbasan gibi. İkisi de işe yarardı. Evin muhtelif yerlerine leğen ve tencere konarak damlaların etrafı ıslatması önlenirdi. Böyle bir manzardan dolayı kimsenin psikolojisi de bozulmazdı! Zaten öyle bir terim de henüz girmemişti hayatımıza.
Aylar boyunca bir iki metre karın altında kalırdı toprak. Uzun kış mevsimi boyunca gök mavisine sadece göz kamaştıran beyazlık eşlik ederdi. Yapraklarından arınmış ağaçlar, bir leşten geriye kalan kemikler gibi kalırdı ortada. Evimzin yanı başınada bulunan su arkının yüzeyi buz tutar, şeffaf yüzeyin altında akan su buza temas ederek ilginç şekiller oluştura oluştura akardı.
Şubatın ilk yarısından sonra kuşburnu bitkisinin kırılgan dalları arasından iki Sürmeli Çalıkuşu gözükür, çalının içinden dışına, dışından içine zıplayıp dururlardı. Annem, ne zaman ortaya çıkacaklarını bildiği için ikinci katın pencere kenarına ekmek kırıntısı, buğday taneleri, dövülmüş bulgur dökerdi. Çok geçmeden kırıntıların üstüne konardı iki sürmeli. Onları görmek tarifsiz bir mutluluk verirdi. Özlemle beklediğimiz baharın ilk müjdesini onlardan alırdık. Kış boyunca yakın çalıların arasında yaşamamış da bilinmez bir diyara gidip gelmişçesine acayip gelirdi bana. Pencereden onlara bakardım uzun uzun. Onlar gibi uçmayı, uçurumların üzerinden geçmeyi, en yüksek ağaçların tepelerine konmayı, birtakım kahramanlıklar yapmayı hayal ederdim.
Annemden kaçmazlardı ama benimle aralarındaki makul mesafeyi korurlardı her zaman. Hayatın kaldığı yerden devam etiğini hatırlatıp bizi küçük alanlara hapseden karların yakında eriyip gideceğini haber verirlerdi. Bu azımsanacak bir müjde değildi elbette!
Duvarımız içerden sıvalı, dışarıdan sıvasızdı. Pencere kenarındaki kırık biriketlerden birine yaptıkları yuvayı her yıl onarıp kullanırlardı. Genelde üç veya dört yavru büyütürdü iki sürmeli. İlkbahar-yaz aylarında, az ötede akan suyun başına konar oradan yuvaya; yuvadan da kiraz, dut, ceviz, söğüt ve elma ağaçlarına uçarlardı. Kiminde meyve, kiminde kurtçuk temin ederlerdi. O küçük cüsseleriyle muazzam sesler çıkarır, gecenin ikinci yarısından gündoğumuna kadar öterlerdi.
Her yıl aynı ebeveynler mi kullanıyordu yuvayı yoksa büyüttükleri yavrularına mı bırakıyorlardı, bilemezdim.
Sonra sığırcıklar gelirdi bir sabah. Sürgün vermeye başlamış kavak ağaçlarının yüksek dallarına konar, çoşku içinde ötüşürlerdi. Onların gelişiyle hava ısınır, güneş yolunu uzatır, toprak yer yer yırtıp atardı beyaz örtüyü. Tavını almış toprak o boşluklardan dışarıya nefes verir, dinlenmiş ve demlenmiş kıvamının enfes kokusunu bahşederdi etrafa.
Sonra nereden, ne zaman, nasıl geldiği belli olmayan yüzlerce tür canlı hayatımız dahil olurdu. Kurdu, kuşu, kelebeği... Ağacı, otu, böceği...
İşte baharımız öyle gelirdi.
Bahar demek, yeryüzü cennetine kapı aralamak demekti dağ köylerinde. Tabiat her gün biraz daha süslenip türlü çiçeklerle bezenmiş çehresini çömertçe nazara verirdi. Hangi yamaca baksanız farklı bir renge büründüğünü görürdünüz. Tarlalar sarı, beyaz ve kırmızı tablolara dönüşürdü!
Dağı-bayırı lisan-ı hâl ile, börtü-böceği lisan-ı kâl ile “Gel... Gel..!” diye kendine çağırıyordu. Gitmemek gibi bir şansı tanımıyordu bahar havası. Herkes takatinin yetiği kadar çıkar dolaşırdı tabiatı.
Ve bir gün... Evet, bir gün ansızın o mütevazı evimizi terk etmemiz gerektiği ihtar edildi. Kurşun sesleri eşliğinde, hem uyarı hem tehdit dolu sözler yankılandı köy meydanında. Çıkacaktık mecbur! İki üç gün içinde eşyadan arınan o ev bir hayalete dönüştü. Uçup gitti kuşlar! Çünkü bizim evimiz, o iki Sürmeli Çalıkuşu’nun da eviydi.
“Köyü boşaltacaksınız!” demişlerdi. Boşalttık. İlk karların yükseklere düşmeye başladığı günlerde biz de göçtük şehre. Daha doğrusu göçmek zorunda kaldık. Sonra ev(ler)i yıktılar. Yaklaşık on beş yıl kadar sürecekti bu sürgün!
On beş yılın her günü en ağır kıştan daha beter şartlarda geçti. Bir yandan okurken öbür yandan çalışmak, kalabalık bir aileyi aynı çatı altında tutmak, ekmek kazanmak, şehre adapte olmak öyle kolay iş değildi çünkü. Neyse ki günü geldi, geri dönmek için siyasi zemin oluştu. Kış başında boşalttığımız köyümüze onca yılın ardından bir ilkbahar günü dönüyorduk. Artık yirmi yaşının üstüne çıkmıştım.
Enkazı temizleyip barınaklar yapmaya başlayınca yeniden göründü Sürmeli Çalıkuşu çifti. Çok değerli bir yitiği bulmuş gibi sevindik. Bizi gördüklerine onlar da sevinmiş olmalıydılar ki cik cik ederek etrafımızda dört döndüler. Bu sefer taraflar olarak baharı karşılamaktan çok özgürlüğümüze kavuşmuş olmanın coşkusu içindeydik.
Yeniden güzel bir gelecek inşa etmeye başladık. Evleri, camisi, çeşmesiyle köy eski haline döndü. Üstelik şimdi çatısı da vardı damların. Artık içeri akmıyordu kar ve yağmur suyu!
Her şey güzeldi fakat çok geçmeden bu kez Suriye semalarında sürüsü dağılan güvercinleri görmeye başladık. Sesiyle kulakları sağır, gücüyle şehri yerle bir eden varil bombalarından kaçıyorlardı. Her günü kan ve gözyaşına bulanmış yıllar birikti peş peşe. Ömrümüzün üstüne bir on beş yıl daha koyduktan sonra bütün ağır bedellere rağmen oraya da bahar geldi. İnsanlarla birlikte güvercinler de döndü Emevi Camii’ne.
Şu sıralar Gazze’nin de kuşları özgürce uçamıyor şehrin üstünde. Uçmak bir yana, konacak yer kalmadı aşağıda. Belki de sağ kalanları yere inmeye kıyamıyorlardır. Zira her adım başında masum çocukların parçalanmaş küçük bedenleri var. Katil sürüsünün kana doymayan vahşetinden dolayı tek mevsimlik bir zaman diliminden geçiyor şehir, o da ölüm!
Oradaki kuşların bir kısmı masum bebeklerin ruhlarıyla birlikte cennete uçtu. Geri kalanı ise yakın coğrafyalara dağıldılar.
Bir gün... Evet, bir gün onlar da dönecek geriye. Orası da özgürlüğüne kavuşacak elbette. O gün takvimler hangi tarihi gösterirse göstersin, bizim için mevsim bahar olacak..!