Kendimi dinimin yolunda feda ettiğime pişman değilim.
İleride torunlarımızın bizden dolayı düşman önünde mahcubiyet duymamaları,
Bizim için kâfidir. (Şeyh Said rahmetullahi aleyh)
Zulüm, talan, katliam, yıkım, darağaçlarında 48 şehid, dini kurumlara yasak, Müslümanlara esaret kemendi, İslam`a sürgün!.. İslam`a ve Müslümanlara saldırılar, camilere kin ve garez besleme, bir yatsı vaktinde camiden çıkarılan on Müslüman’ın hunharca şehadeti, yani bir gülün kırılışı ve işte Haziran!.. Sonra vahşi bir intikam saldırısı, mazlum ve mustaz`af bir köyün, yani Başbağlar`ın yakılıp yıkılışı, otuz üç mübarek can, otuz üç şehid ve işte Temmuz!..
Bir hüzün yumağı olur da oturur kalbimize ve yumru yumru düğümler boğazımızı bu yüzden Haziran ve Temmuz ayları... Haziran`ın son haftasıyla Temmuz`un ilk haftasını söküp atsak takvimlerden ya da Haziran ve Temmuz yokmuş gibi kabul edip kandırsak kendimizi, hiç yaşanmamış sayar mı tarih bu iki ayda yapılan zulüm ve katliamları?!.
Yüreğimizi pare pare paralasak, ciğerimizi şerha şerha yarsak, gözlerimizden oluk oluk yaş döksek, göğsümüzü kurşunlara hedef, başımızı yoluna feda etsek indirebilir miydik dedemiz Şeyh Said`i çıkarıldığı idam sehpasından?! Ya da Şeyhimizden yadigâr kalan nefesini yeni bir ruhla yoğursak ve üflesek bu toprakların Muhammedi Sevda kaynayan yüreklerine, intikamını almış olur muyduk o zaman?!. 1925`te yere düşen sancağı düştüğü yerden kaldırsak bir daha düşürmemek üzere yeniden, torunlarıyla iftihar eder miydi dedemiz Şeyh Said acaba?.. Milyonların yüreğindeki Muhammedi aşkın yeşermesine bahçıvanlık yaptığı için minnet duygularımızı, milyonların dilinden yükselen tekbirlerden bir demet yapıp sunsak kabrine hediye diye, yanık yüreğine bir serinlik vermiş olur muyduk acaba Şeyhimizin?.. Ya da kadını-kızıyla, genci-yaşlısıyla milyon olup meydanlara akan Peygamber Sevdalılarının başına iftihar tacı olarak taksak Şeyhimizin kıyam meşalesini, ihanete uğramışlığın ve yalnız bırakılmışlığın verdiği hayal kırıklığını ve buruk acıyı kaldırabilir miydik acaba gönlünden?..
Her anına ayrı bir acı, ayrı bir hüzün, ayrı bir zulüm sinmiştir Haziran ve Temmuz aylarının... Yaz mevsiminin ortalarına doğru kayan bu zamanda, kış aylarının zemheri soğuğunu yaşarız. Müslümanlar olarak yüreğimizin derinlerinde bu yüzden... Garip bir üşümüşlük halini hissederiz geçmişin karanlık, zulüm, ihanet dolu dehlizlerinden üstümüze üstümüze salınan çürümüş havadan... Bir yandan yetimlerin ağlamaları, bir yandan katliamlardan Arş-ı Alaya yükselen canhıraş feryatlar, bir yandan dine ve dindarlara yapılan topyekûn saldırılar sıkıp durmaktadır bir mengene gibi kalbimizi... Güneşi bir örtü gibi sarsak üzerimize ısınmak için bu sıcak yaz aylarında, ısınır mıydık acaba yine de... Heyhat ne Haziran güneşi, ne de Temmuz sıcağı eritebiliyor zulmün kalbimize ördüğü buzdağlarını...
Tarih kitaplarından ve bir de canlı şahitlerden öğrendik Şeyh Said ve arkadaşlarının temiz bedenlerinin idam sehpalarına çekildiğini... Müslümanların onuruyla oynandığını, yüce Kitabımızın ayaklar altında çiğnendiğini, dinin yasaklandığını ve nice zulümleri de duyduk o zamanlardan kalma... İnsanın inanası gelmiyordu okuyup duyduklarına doğrusu... İnsanın insana böylesine zulmedebildiğini akıl almıyordu çoğu zaman... Ne zamanki kendimiz de şahit oluncaya kadar devam etti bu durum... Aradan yıllar geçip de çok yakınımızda yaşanan Susa katliamını ve Başbağlar vahşetini görünce anladık zulmün ne kadar akıl dışı boyutlara ulaşabileceğini... Nice zulümlerin, katliamların, tarihin lanetle andığı Nemrudi ve Firavuni barbarlıkların aynı mantıkla Susa ve Başbağlar`da devam ettiğine şahit olmuştuk yeniden... Zulmün ve İslam düşmanlığının hiç de değişmediğini; isimleri, unvanları, taşıdıkları düşünceleri değişse de, İslam düşmanlığı noktasında zalim ve müstekbirlerin zulümlerini artırarak devam ettirdiklerini Susa ve Başbağlar`da bir kez daha gördük ne yazık ki...
Kış kadar soğuk, gece kadar karanlığı yaşatan küfür ve zulüm odakları, dünyadaki varlık sebeplerini İslam`ı yok etmek, Müslümanları ortadan kaldırmak ve İslam coğrafyası üzerinde şeytani bir idare kurmanın gayreti içindedirler her zaman... Bu nedenle zulüm, bu nedenle katliam, bu nedenle düşmanlık, bu nedenle her türlü melaneti yaparlar Müslümanlar üzerinde...
Varsın onlar bize kışları yaşatsınlar yaz sıcaklarında... Varsın bize zift gibi karanlık geceleri yaşatsınlar gündüz ortalarında... Varsın onlar bize hazanları getirsinler baharların en güzel günlerinde... Bu topraklar nice Şeyh Saidler doğurmuştur öteden beri... Bir Susa kırılırsa, tohumlarını İslam düşmanlarının bağrına eker de oradan bile muvahhidler yetiştirir Allah`ın izniyle... Bir Başbağlar yakılıp yıkılır, canlar kurban verilirse Allah`a, Ebu Dücane gibi başını bağlayıp küfrü titreten nice yiğitler yürür ardından... Hak ile batılın savaşında Allah`ın tarafında yer alanlar ne zaman zulüm ve katliamlarla pes etmişlerdir ki? Allah`ın davası ne zaman sahipsiz bir şekilde bırakılıp meydan terk edilmiş ki zalimlere?.. Her Nemrud`un karşısına bir İbrahim çıkmadı mı ve her Firavun`un önüne bir Musa dikilmedi mi her zaman?.. Tarih, Nemrud ve Firavun kılıklı nice zalimlerin zulümlerini, Ebu Cehil inatlı küfür önderlerinin isyan, inat ve küfürlerini lanetle kaydederken; İbrahimleri, Musaları, Muhammed Mustafaları, Şeyh Saidleri, Susaları ve Başbağlar`ı da iftiharla anmakta ve örnek diye sunmaktadır insanlığın vicdanına...
Zulüm ve katliamlara uğrasak da biz Müslümanlar, bir kara sevda gibi tutulduğumuz aşkımızdan vazgeçmeyiz bir an bile... Bu bir aşk-ı ilahidir ve bu aşkın zorluk ve sıkıntılardan, zulüm ve katliamlardan geçtiğini en iyi bilenlerdeniz bu asırda... Sevdası uğruna sıkıntıya katlanmayan nasıl iddia edebilir ki aşık olduğunu?.. Cennet ve şehadet özlemi içinde yanıp kavrulduğunu söyleyenler başlarını yağlı urganlara ve giyotinlere uzattıklarını, bedenlerini kızgın kumlara ve kırbaçlara hazırladıklarını, göğüslerini kurşunlara ve şarapnel parçalarına açtıklarını bilirler elbette... Bedenini siper ettiği emanetler, namus-u ekber olan İslam ve Allah`ın Kitabı Kur`an`dır çünkü... Canlar feda edilmezse, darağaçları muvahhidlerin bedenleriyle sıra sıra dizilmezse, Susalar kırılmaz, Başbağlar yakılıp yıkılmazsa nasıl korunacaktı ki bu emanetler kıyamete değin?..
Evet, her katliam, her zulüm, her tuğyan, Allah`ın öfkesini celbeden her melanet, kışın bürudetini yaşatsa da Müslümanların yüreğine, ardından gelen baharın müjdesini de taşır beraberinde aslında... Müslümanları kasıp kavuran zulümler, İbrahimi ve Muhammedi nesillerin doğumunu engelleyememiştir hiçbir zaman...
Zalimler ve müstekbirler, yaptıkları zulüm ve katliamlarla Müslümanların sineceklerini, İslam`dan vazgeçeceklerini ve Kur`an`ı terk edeceklerini düşünüp yanıldılar çoğu zaman... Onlar zalim oldukları gibi, nasıl bir sevdanın peşinde koştuğumuzu bilmeyecek kadar da kör ve aptaldırlar aynı zamanda... Nereden bilecekler ki onlar, Sevgilinin kokusunu hissedenlerin geriye dönüşlerinin mümkün olmadığını?!. Onlar, çıldırasıya bir tutkuyla cennete doğru koşumuzda, zulüm ve katliamlarla tökezlemeyeceğimizi nereden bilsinler?!. Ölüm ile doğuştan nişanlı olduğumuzu bilemezler onlar ve ölümü, onların dünyayı sevdiklerinden daha fazla bir tutkuyla istediğimize akıl erdiremeycekler asla... Ve onlar; tabii hayatı sona eren Şeyh Said dedemizin, kendisini din yolunda feda ettiğine pişman olmamasına da akıl erdiremezler hiçbir zaman... Hele de “İleride torunlarımızın bizden dolayı düşman önünde mahcubiyet duymamaları, bizim için kâfidir” diyerek kahramanca idam sehpasına yürüyüşündeki asaleti anlamaktan çok çok uzak ve aciz kalacaklardır her zaman...
Onları acizlikleriyle baş başa bırakıyoruz ve bir âlim, bir yiğit, bir mücahid, bir şehid olan Şeyh Said dedemizi minnetle anarken; “Gözün arkada kalmasın, torunların senden dolayı alnı açık, başı dik, yüzü ak bir şekilde yolunu sürdürmektedirler” müjdesini veriyoruz en gür sesimizle...
Ruhunuz şad olsun ey Şeyh Said ve yarenleri!
Ruhunuz şad olsun ey Susa şehidleri!
Ruhunuz şad olsun ey Başbağlar`ın mazlum ve mustaz`af şehidleri!
Naşit Tutar / İnzar Dergisi – Temmuz 2012
Naşit Tutar