Asıl konumuza girmeden önce Hakk ve hakkın karşıtı olan Batıl'ın tanımı üzerinde biraz durmak istiyorum. Kur'an'da Hak Batıl kavramları, daha çok İslam ile onun dışındaki dinleri nitelendirmek için kullanılır. Hak kavramı Allah'ın zatı için kullanıldığı gibi, O'nun insanlara gönderdiği din, kitab ve peygamber için de kullanılmaktadır. Allah (cc), mutlak Hak'tır, O'nun varlığı ezeli ve ebedidir. O'nun, insanlar için seçip beğendiği dini, İslam da mutlak Hakk ve doğrudur.
Batıl ise, hakkın karşıtıdır. Batıl, geçersiz, hükümsüz ve kalıcı olmayandır. Batıl, kavram olarak, insanların kendi yanlarından uydurdukları ilahların ortak adı olduğu gibi, bu fikre uygun olarak inandıkları dinlerin ve ideolojilerin de ortak adıdır. Allah katında geçerli olmayan bütün dinler, davalar, inançlar, yollar, ibadetler batıldır ve yalan üzerine inşa edilmiş temelsiz şeylerdir.
Hakk, sabit ve aklın inkâr edilemeyeceği gerçeklerin tarifidir. O aynı zamanda doğrudur, isabetlidir, maksada uygundur, arzu edilene denk düşen şeydir. Bu bakımdan her an ve her yerde mevcut olan Allah'ın Zatı Hakk'tır. O, yarattıklarını hakk üzere yarattığı için, onlar da hakk'tır. Hakk'tan gelen, O'ndan kaynaklanan her şey de O'nun zatı gibi hakk'tır. O'ndan gelen kitaplar hakk'tır. O'nun gönderdiği din ve peygamberler de hakk'tır.
Batıl hakk'a göre boş ve temelsizdir. Gerçek olmayan, uygun olmayan ve geçersiz olandır. Hakk, suyun kendisi, batıl ise suyun üzerinde biriken köpüktür. Köpük kaybolur gider, su kalır. (Ra'd, 17) Hakk, her zaman kalıcıdır, yerindedir, uygundur, üstündür. Hakk gelince batıl yok olmaya mahkûmdur. Batıl hakk'ın karşısında tutunamaz. Zaten yok olmak onun doğasında vardır. Çünkü onun bir gerçekliği ve geçerliliği yoktur (İsra, 81)
Batılın diğer bir ismi de yalandır. Yalan, kişinin gerçeği saklayıp bildiğinin aksini söylemesidir. Yalan, tıpkı batıl gibi hakk ve hakikatin zıddıdır. Yalan Batılın ikizidir. Yalana itibar olunmaz, yalancıya güven olmaz. Dinimiz yalanı haram kılmış ve yalancıyı hakkın düşmanı ilan etmiştir. Çünkü yalan, hakkı batıl; batlı hakk gösterme eylemidir.
Yalan ruhi bir hastalıktır, müminlerin şiddetle bundan sakınmaları gerekir. Müminler topluluğunda yalancının değeri, itibarı sıfırdır. Kimse ona güvenmez, ona değer biçmez, ona acımaz ve adam yerine koymaz. Yalancı kimseyle yol yürünmez, arkadaşlık ve dostluk kurulmaz, ticaret ve ortaklık yapılmaz. Yapanlar, edenler varsa hep aldanmış, pişman olmuştur. Çünkü yalan temelsizdir. Temeli olmayanın binası da olmaz.
Fıtri kanunlara göre her şeyin bir tabiatı vardır ve her şey kendi tabiatının yolunda ancak yürüyüp ilerler. Tabiatları zıt olan şeyler bir arada olamaz, birbirine tutunamazlar. İşte hakk ile Batıl, yalan ile gerçek de bu tarzdan zıt tabiatlı şeylerdir. Birinin olduğu yerde diğerine mahal yoktur. Birinin hâkim olduğu yerde diğeri mahkûmdur. Bir olgunun hem hakk; hem de batıl veya bir sözün hem doğru, hem de yanlış olması aklın kriterlerine aykırıdır. Çünkü bunlar zıt tabiatlı gerçeklerdir.
Şu halde "yalan üzerine hakk inşa edilemez." Batıl bir yolla hak aranmaz ve haklı sonuçlara varılmaz. Çünkü bunların tabiatları, mecraları ve hedefleri farklıdır. Nasıl ki suyun tabiatı aşağıya doğru akmayı gerektirir, hakeza hakkın da tabiatı yapmayı; Batılın tabiatı ise yıkmayı gerektirir. Çünkü bunlar bağlı bulundukları iradeye bağlı olarak gerçekleşiyor. Şeytanın temsil ettiği batıl bir yolla hakkı inşa etmek, bu işin doğasına aykırıdır. Kur'an-ı Kerim bunu açık bir şekilde ortaya koyuyor:
"Eğer Hakk onların arzu ve isteklerine uysaydı, mutlaka göklerin, yerin ve onlarda bulunan tüm varlıkların dengesi, düzeni bozulur giderdi." (Muminun: 71)
Hak birdir ve kalıcıdır. Hakkın yolu da birdir ve dosdoğrudur. Batıl ise, hem çok, hem de değişkendir. Bütün evren bu bir ve kalıcı olan hakka göre yönlendirilir. Bu yüzden evrene egemen olan yasalar sistemi, geçici arzu ve heveslere uymaz. Evrensel kanunlar hep aynıdır, gelip geçici arzulara göre değişmez. Zaman ne kadar ilerlerse ilerlesin, insanlık ne kadar teraki ederse etsin bu yasaların önüne geçemez, bunları demode edemez.
Şayet evren geçici heveslere, değişken arzulara uyacak olsaydı, evrenin düzeni bozulurdu. Onunla bağlantılı olarak insanlar da, insanlar arasındaki ilişkiler de bozulurdu. Dolayısıyla değer yargıları ve hayat biçimleri ölçü ve kriterler dengesiz ve tutarsız olurdu. Kızgınlık, hoşnutluk, nefret, kin, arzu, korku, zindelik ve yılgınlık gibi arzular, heyecanlar, tepkiler ve üzüntüler arasında gidip gelirdi.
İslam, evrenin yapısının ve yönlendirilişinin dayanağı olan bu büyük ilkeden hareketle, insanlığın hayatını yönlendiren kanunları belirleme işini kâinat düzeninin bir parçası olarak öngörür. Evreni yönlendiren ve tüm parçaları arasında bir ahenk oluşturan kudret, insanlık hayatı için gerekli olan kanunları koymuştur.
İnsan evrenin bir parçası olduğu için, onun büyük yasasına boyun eğmelidir. Bu yüzden tüm evrene egemen olan kanunları koyan ve evreni böylesine olağanüstü bir ahenkle yönlendiren kudret eli, evrenin bir parçası olan insanın hayatı için gerekli olan kanunları koymuştur. Böylece insanların hayat düzeni, değişken arzulara uymaktan; dolayısıyla bozulup sapmaktan kurtulmuştur.
İnsanlar, bölünmez bir bütün olan evrenin kanunlarına uydukları sürece hep başları dik olmuş, tarihe şeref katmışlardır. İslam'a ilk inanan toplumlar, İslam'ın varlığında somutlaşan hakka uymakla yüceldiler. İslam Hakkın kendisi olmakla beraber, onlar için bir şeref, bir anılma unsuru oldu. Eğer İslam olmasaydı insanlık âleminde onların adı sanı bile anılmazdı.
Kendilerine İslam gönderilene kadar insanlık tarihinde Arapların adı sanı anılmazdı. İslam'a girer girmez terakki ettiler ve İslam'a bağlı kaldıkları sürece kuşakların kulaklarında onların namı, sanı yankılandı. İslam'dan koptukları andan itibaren küçülüvermeye başladılar, önemsizleştiler, basitleştiler. Ne kervanda ne de kafilede yer aldılar. Tekrar kendilerine nam ve san kazandıran yüce İslam'a dönmedikleri sürece de kayda değer bir ünleri ve şanları olmayacaktır!
İslam'a göre, insanlara veya yaratıklara ait hakların kaynağı, insan iradesi ve aklı değildir. İnsan iradesinin ve aklının görevi, yalnızca bu hakların yerli yerinde kullanılmasını sağlamak, hukukun uygulanmasına yardımcı olmak ve hak ihlallerini önlemeye çalışmaktır. Daha doğrusu akıl, ilahî irade tarafından sabitleştirilen hakları anlamaya ve onları yerli yerinde kullanmaya ve korumaya yarayan bir araçtır.
Bugün yaygın olarak kullanılan insan hakları, kadın hakları, çocuk hakları ve hayvan hakları gibi deyimler 19. Yüzyılda Avrupa’da ortaya çıkmış hak arayışlardır. İlk insan hakları evrensel beyannamesi ise, ancak 1947 yılında ilan edilebilmiştir. Oysa bütün ilahi dinlerde haklar ve yükümlülükler bizzat insanların Rabbi olan Allah tarafından belirlenmiştir. İlahî irade tarafından belirlenen bütün haklar ilk günden beri sabittir, değişmezdir.
Söz konusu haklarla ilgili prensipler Kur'an ve Sünnette zaten mevcuttur. İslam bu konuyu geniş bir biçimde ele almıştır. Bu hakların nasıl korunacağını, hak ihlali olursa nasıl ceza verileceğini detaylı bir şekilde sistemleştirmiştir. Hatta İslam fıkhı, batılıların hiç aklına gelmeyecek kişi ve varlıkların bile haklarını belirlemiştir.
Fıkıh kitaplarında "hukuk devleti", "insan hakları" gibi kavramların geçmemesi, onların olmadığı anlamına gelmez. Ayrıca, İslam'ın başından beri bilinen, uygulanan böyle bir hukukun ayrıca bayraklaştırılmasına İslam âleminde ihtiyaç duyulmamıştır. Batılıların, Haçlı Seferleri esnasında Müslümanlardan kopyaladıkları bazı prensipleri, bütün dünyaya yeni bulunmuş ve kendilerine aitmiş gibi göstermeleri tarihî gerçeklerle bağdaşmayan bir bilgi hırsızlığıdır.
Tekrar edelim ki hakların kaynağı ilahî iradedir. İnsanlara ve varlıklara ait haklar, bencil, çıkarcı, unutkan ve bazen de zalim olan insanın eline verilemez. Nitekim insan kafasına dayalı olan hak kaynakları, yine insanlar tarafından değiştirilebilmekte, zamanla insanların anlayışları değiştikçe onların hakk tanımlamaları da değişikliğe uğramaktadır. Bu nedenle hak gibi önemli bir meseleyi, her şeyi hakkıyla bilemeyen insanın insafına bırakılamaz, bırakılmamalıdır.
Haklar, ancak Hak olan Allah'ın hak hükmüne göre yerine getirilebilir ve korunabilir. Bizzat Hakk'ın kendisi olan Allah'a rağmen konulan haklar, ölçüler ve hükümler nakıstır, batıldır, geçersizdir, boştur, temelsizdir, yalandır. Yalan üzerine inşa edilen bütün yapılar zamanla yıkılmaya ve dağılmaya mahkûmdur.
Bu bağlamda, Müslüman halkların, İslami ölçüleri referans almadan Batı'nın icadı olan demokratik, özgürlük ve bağımsızlık gibi hakk arayışlarına kapılmaları son derece şaşırtıcı ve esef vericidir. Başkalarının kılavuzluğuyla yola çıkanlar ya yoldan sapar ya da başkalaşmış olarak menzile varırlar. Mekke'ye gideyim derken Moskova’ya varabilirler. Sözün özü, Batıl'ın hâkim olduğu yerde Hakk'ı aramak, Batıl'ı tanımak ve batılın döngüsüne girmekten başka bir şey değildir.
Rabbim cümlemize, Hakkı Hak olarak tanımayı ve ona tabi olmayı, Batılı da Batıl olarak tanımayı ve ondan ictinab etmeyi nasib ve müyesser eylesin.
Mehmet Şenlik
Mehmet Şenlik