Başlığımızın cevabını verecek olursak, önce kendimizden başlamamız gerekir. Kedimizi düzeltelim ki, başkalarını düzeltmeye hakkımız olsun. Kendimizi düzeltmeden başkasını düzeltemeyiz. Aslında Üstad Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin şu veciz sözü her şeyi ifade etmeye yeterlidir: "Nefsini ıslah etmeyen başkasını ıslah edemez." (Sözler 27. Söz)
Peki, nefis nedir? Nefis nasıl ıslah edilir? Sorusuna cevap ararken, öncelikle onun iyi bir tarifini yapmamız gerekir. Bu konuda Üstad Elmalı Hamdi Yazır, şöyle der: "Nefis, bir şeyin zatı ve kendisi demektir. Ruh ve kalb manasına da gelir. Şehvet ve öfkenin kaynağı olan kuvve-i nefsaniyeye de ıtlak edilir." (Elmalılı Hamdi Yazır)
Tarifte geçen birinci manaya göre, "nefsini ıslah" ifadesini, kendini düzeltmek şeklinde anlarız. Nefis kelimesi, bu manasıyla, hem bedeni hem de ruhu içine aldığına göre, her ikisinin de ıslahı söz konusu olur. Zira başkalarına yol gösterebilmemiz için gözümüzün görmesi gerektiği gibi, birisine bir şey öğretmemiz için de bilgi sahibi olmamız gerekir.
"Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söyle-meniz, Allah katında büyük bir vebale sebeptir." (Saf: 2-3)
Görüldüğü gibi ayeti kerimeler, özellikle müminlere hitaben meydana gelen bir olay ya da olaylar üzerine bir suçlama ile başlamaktadır. Ve hemen ardından bu nefret uyandıran davranışı, bu ahlaki zaafiyeti alabildiğine çirkin ve tiksindirici gösteren bir paylama, bir azarlama ifadesiyle devam etmektedir:
"Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah katında büyük bir vebale, bir öfkeye sebep olmakta, nefret uyandırmaktadır. Hele "Allah katında" ifadesi, eylemin son derece çirkin bir davranış olduğunu ortaya koymaktadır. Özellikle müminin vicdanında bir sarsıntı ve nefret uyandırmaktadır. İmanıyla kendisine seslenilen ve kendisine iman ettiği Rabbinin çağrısına kulak veren müminin vicdanında büyük bir sarsıntı ve ürperti yaratmaktadır.
Demek ki söylediklerinin arkasında durmayan, söylediklerini başta kendi nefsinde tatbik etmeyen insanlar, mümin de olsalar büyük bir günah işlemekte ve bir yanılgının içindedirler. İslam’a, davaya hizmet edeyim derken zarar vermektedirler.
Bu ayetin, biri umumi biri de hususi olarak iki anlamı vardır. Şayet bunu bir sonraki ayetle birlikte okursak, umumi anlamı şöyle olur: Gerçek Müslümanın söylediği sözle yaptığı işin tutarlı olması gerekir. Ne söylüyorsa, onu bizzat yaparak göstermeli, ispatını yapmalıdır. Şayet yapmaya niyeti veya gücü yoksa susmalıdır. Çünkü bir kimsenin yapmadığı bir şeyi söylemesi Allah katında en kötü bir ameldir. Ve o kimse Allah'ın azabını hakketmiştir.
Başka bir ayeti kerimede bu suçlayıcı hitap özellikle ilmiyle amel etmeyen âlimlere yapılmaktadır; "siz insanlara iyilik yapmayı emrediyorsunuz da kendi nefsinizi unutuyor musunuz? Kitabı siz okuyorsunuz, hiç akletmez misiniz?" (Bakara: 44)
Başkalarını iyiliğe davet edip de bu davete ters düşen davranışlarla ortaya çıkmak, insanların vicdanlarında sadece bunu seslendirenlere değil, davet konusu olan davaya da şüphe uyandıran büyük bir musibettir. Bu musibet, insanların kalplerinde ve kafalarında kargaşa doğurur. Çünkü bir yandan parlak sözler dinlerken öbür yandan çirkin davranışlar gören insanlar, sözle davranış arasındaki bu çelişki karşısında kararsız kalır; ne yapacağını bilemez şaşkınlığına düşerler.
İnanmış bir kalpden kaynaklanmayan söz ne kadar cazibeli, sarsıcı ve heyecanlandırıcı olursa olsun ölü ve soğuk bir ses yığınına dönüşmeye mahkûmdur. İnsanın söylediği söze gerçek anlamda inanmış sayılabilmesi için, evvela kendi uygulamaları ile sözlerine tercüman olması, ağzından çıkan sözün davranışlarına yansıması gerekir.
İşte o zaman sözleri cazibeli ve etkili olmasa bile insanlar kendisine inanır, sözlerine güven duyarlar. O zaman onun sözleri gücünü cazibeli olmalarından değil, gerçek oluşlarından; güzelliklerini şimşek gibi çakmalarından değil, realiteye uygun olmalarından alırlar. Başka bir ifadeyle bu tür sözler yaşayan gerçek hayattan kaynaklandıkları için, canlı bir enerji birikimine dönüşürler.
Bununla birlikte sözle hareketin, inançla davranışın birbiri ile uyuşması basit bir olay değildir. Bu iş; özel bir çabayı, bazı sıkıntılara katlanmayı, kararlı bir girişimi, Allah celle celaluhu ile sıkı sıkıya bir ilişki içinde olmayı, O'ndan sürekli yardım dilemeyi ve O'nun hidayetine sığınmayı gerektirecek kadar önemli ve sorumlu bir iştir.
Sonuç olarak mesele dönüp dolaşıyor ve en nihayetinde gelip kendi nefsimizden işe başlamamız gerektiği noktasına odaklanıyor. Başkalarına söz söyleyebilmemiz ve güzel bir örnek olabilmemiz için, sözümüz ile özümüzün uyumlu ve tutarlı olması gerekir. Kendimizi ıslah etmeden, uygun olmaya amel ve davranışlarımızı düzeltmeden başkalarına söz söylemeye bile hakkımız yoktur.
Nefsin ıslah olması, onun salih amellere yönelmesi demektir. Islah yoluna girmiş olan bir nefis yalnız güzel ve faydalı işlere talip olur; günah ve isyandan nefret eder ve bütün gücüyle uzak durur. Bir ayağı günahların işlendiği bataklıkta, bir ayağı camide olan birinin ıslahı mümkün değildir. Çünkü imanla küfür bir kalpde barınamadığı gibi, hayırla şer de bir arada olamaz.
Salih amel, kuvvetli bir imandan doğar. Kendini haramlardan alıkoymayan, farzları eda etmeyen bir insan salih amelden uzak kalmış demektir. Böyle birisinin başkalarının düzelmesine vesile olması şöyle dursun söz söylemeye bile hakkı olmaz. Kibirliden tevazu dersi alınmaz. İffetsizin ahlâk dersi dinlenilmez. Merhametsizin şefkatten söz etmeye hakkı yoktur.
Namaz kılmayan birisinin, namazın faziletlerine dair sözleri boşlukta kalır; Allah'ın farz kıldığı zekâtı vermeyen birisinin infaktan bahsetmesi ne derece etkili veya güvenli olur? Bu tür ehliyetsiz ağızlardan çıkan sözler doğru da olsa kalbe inmez, ruhun derinliğine nüfuz etmez. Hatta bazen aksülamel yaparak kardan daha ziyade zarar getirir.
Normalde nefis denilince hatıra gelen en yaygın mana, daima kötülüğü emreden nefs-i emaredir. Bu nefis, başta naklettiğimiz tarif cümlesinde, "şehvet ve gazabın mebdei olan kuvve-i nefsaniye" olarak ifade edilmiştir. Islah olmak isteyen kişi, sürekli bu nefse karşı uyanık olmak ve ondan Allah'a sığınmak durumundadır.
Yusuf aleyhisselam hayatından bu nefse dair enfes bir ders vardır. Şöyle ki o, temyize çıktığı, aklandığı halde nefsi için şöyle demişti: "Ben (bana isnad edilen suçtan beri olduğum halde), nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis, Rabbimin rahmetiyle esirgediği kimseler müstesna şiddetle kötülüğü emredendir. Şüphe yok ki, Rabbim Ğafur'dur, Rahim'dir." (Yûsuf: 53)
Yusuf aleyhisselam çok ağır bir imtihan geçirmiş ve kendisine yapılan menhus teklifi reddetmeyi başarmıştı. Ancak bu başarısıyla övünmemiş, gurur ve kibre kapılmamıştır. "Ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis, şiddetle kötülüğü emredendir" demek suretiyle o büyük tehlikeden ancak Allah'ın ihsanıyla kurtulduğunu ikrar etmeyi bir vazife telaki etmiştir.
Yusuf aleyhisselam, "Çünkü nefis, şiddetle kötülüğü emredendir" derken doğrudan kendi nefsini nazara vermeyip, mutlak konuşmakla bütün nefislerin kötülüğü istediklerini ders vermiştir. Yani "Benim nefsim şiddetle kötülüğü emreder" dememiştir; zira onun nefsi bütün peygamberlerde olduğu gibi ismet sıfatına sahipti; Allah rahmetiyle onu korumuştu.
Şu halde nefsin ıslah olması, onun "kötülüğü emretme" hastalığından kurtulmakla kalmayıp iyiyi, güzeli ve faydalıyı istemesi, sevmesi ve teşvik etmesi gerekir. Islah olan bir nefis, ateşe girmekten kaçındığı gibi fenalıklardan, rezil davranışlardan kaçar, uzak durur. Ancak bu şekilde fitnelerin boğucu dalgalarından kurtulup sahili selamete kavuşur.
İnsanın bedeni ile ruhu arasında çok yakın bir ilgi vardır. Organlardan birisi rahatsız olduğu zaman diğerlerinin tamamı görevlerini yapsalar bile yine o insan hastadır, üzüntü ve sıkıntı içinde, acı ve elem çekmektedir. Bütün organları sağlam olacaktır ki o kişiye sıhhatli diyebilesin. İşte ruh dünyamız da bir yönüyle buna benzer. İnsanın kâmil bir mümin olabilmesi için, başta kalbi ve aklı olmak üzere bütün his dünyasının istikamet üzere olması ve rıza eksenli çalışması gerekir.
Eğer akıl, kötü şeyler düşünüyorsa sıhhatli değildir ve ıslaha muhtaçtır. Eğer kalb, itikadi sapmalara girmişse, yanlış telakkilere ve bâtıl inançlara kapılmışsa, o kalp yaralıdır, tedaviye muhtaçtır. Eğer göz harama bakıyor, kulak haram sesleri dinliyor, mide haram gıdaları yoğuruyor, hafıza zararlı şeyleri barındırıyor, sevgi haramları seviyor, korku kendi gibi yaratılmışlardan korkuyorsa, salih amelden nasiplenmemişler demektir.
Mevla nefislerimizi, evlad-u iyalımızı ve toplumumuzu devrin dağdağalı fitnelerinden, insi ve cinni şeytanların ve müfsitlerin şerrinden muhafaza eylesin. Söyledikleriyle amelleri arasında tezat oluşturan ve davalarına ters düşerek kendi kendini yalanlayan tutarsız kimselerden eylemesin. Âmin.
Mehmet Şenlik
Mehmet Şenlik