“Bu dünya hayatı, boş bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Ahiret yurdu ise, elbette asıl hayat işte odur. Keşke bilselerdi.” (29/64)
“Fakat siz şu dünya hayatını üstün tutup tercih ediyorsunuz. Hâlbuki ahiret daha hayırlı ve asıl kalıcı olandır!” (A’la 15/17)
“Ahirete göre dünya, sizden birinizin parmağını denize daldırmasına benzer. O kimse parmağının ne kadarcık bir su ile döndüğüne baksın!” (Müslim, cennet, 55)
“Benden sonra size dünya nimetlerinin ve ziynetlerinin açılmasından ve onlara gönlünüzü kaptırmanızdan korkuyorum.” (Buhari, zekât, 47; Müslim, zekât 121-123)
Mahiyeti ne olursa olsun, sevdiği ve tercih ettiği şeyler insanın gözüne sevimli ve hoş görünür; insan tercih ettiği bir yolda yürümekten ve sevdiği işlerle meşguliyetten haz duyar. Ancak faydasına inandığı şeylerden zevk alır. Zorluk ve kolaylık daha ziyade tercihe bağlı sevmek ve istemekle doğrudan alakalıdır. Birine çok kolay gelen bir şey, başka birisine çok ağır ve zor gelebilmektedir… Mesele; sevgi ve tercihtir. Sevdiği ve tercih ettiği şeyler insana kolay, sevmediği ve tercih edip seçmediği şeyler zor gelir… Kendi tercihiyle severek ve isteyerek sarp dağlara tırmanan bir adam hiç yorulmaz ve zorluklara da aldırmaz. Ama kendi irade ve tercihi olmadan bir yola çıkan, en küçük zorluğa bile katlanamaz!..
Derler ki; aşk olmayınca meşk olmaz! Gerçekten seven âşık, sevdiği yolda zorluklardan ve sıkıntılardan usanmaz; meşakkatlerden kaçmaz… Aşk varsa, meşk vardır; şevk, cehd ve zevk de vardır. Âşık olana seçtiği yolda her şey kolaydır. Gönül sevdiği şeyden bıkmaz ve usanmaz!..
Sevmek, inanmak ve bağlanmak bir gaye uğruna yola çıkmaktır… Sevdiği yolda her zorluğu göze almak, mihnet ve meşakkatlere aldırmamak; sıkıntılara ve barikatlara takılıp yoldan geriye kalmamaktır… Sevmek, sevdiği yolda her engele rağmen yol almak ve yolda olmaktır! Gerekirse yolda ölmeyi cana minnet saymaktır… Sevmek, hakiki manada bir sevdanın, bir gaye ve davanın adamı olmaktır. Sevmek, sevdiği yolda yürümekten zevk almak, meşakkatlerden bile haz duymaktır. Bıkmadan usanmadan yol almaktır…
Elbette herkesin sevdası ve davası, çapı ve istiabı kadardır. Kimileri Hak yolunda, kimileri de batılın çıkmaz sokaklarında dolaşır… Herkes inandığı sevdiği ve tercih ettiği yoldadır.
İnsan, ulvi ve süfli her şeye gönül bağlayabilir; yükselmeye de düşmeye de müsaittir; hem iyilik hem de kötülüğü tercih edebilir; Hakk’a da batıla da yönelebilir… Sevdiği, tercih edip yöneldiği bir yol insana güzel, sevimli ve kolay gelir. Dünyayı tercih edene dünya işleri; ahireti tercih edene de ahiret amelleri kolay gelir… Dünyada öyle zorlu ve meşakkatli işler vardır ki, onları da kendi rızasıyla tercih edip severek ve isteyerek yapan ve haz duyan nice insanlar vardır. Görenleri hayrete düşüren bazı zorluklar vardır ki kimi insanlar için vazgeçilmez bir hayat tarzı ve sevinç vasıtasıdır… Mesela mescidde yarım saat oturmaya dayanamayan dünyalık bir adam, dumandan göz gözü görmeyen melanetli bir kahvehanede hiç sıkılmadan saatlerce oturabilmekte; kazancının sadece kırkta birini gönül hoşluğuyla zekât olarak veremezken, bundan kat kat fazlasını lüzumsuz yere dünyalık işlere harcayabilmekte; herkese sevdiği ve tercih ettiği şeyler hoş gelmektedir.
Kimisi meşin bir topun peşinde ömrünü harcar; kimisi topçulara-popçulara ve psikopatlara tapar; kimisi durmadan evine eşya yığar; kimisi makam-mevki sevdasıyla yatıp kalkar… İnsanların çok azı ahiret ve akıbet hesabı yapar…
Ameller şuur ve mana katan, niyet ve muhabbettir. Nitekim yarın ruz-i mahşerde de amellerin niyetlere göre değerlendirileceği, herkese niyetine göre karşılık verileceği meşhur niyet hadisinde açıkça bildirilmiştir. Niyet amelin ruhu mesabesinde olup, bütün ibadetlerde farizası önceliklidir ve niyetsiz amel olmaz! Niyet, tercih irade ve himmet, cehd, azim ve gayrettir. Bir şeyi istemek, yönelmek, sevmek ve yolunda yürümektir. Sevdiğini başka şeylere tercih etmek>; irade ve azmini, vaktini ve enerjisini sadece ona hasretmek; bütün himmetiyle seçtiği yola yönelmek ve yoldaki meşakkatleri gönül hoşluğuyla kabul edip severek ve isteyerek göğüsleyebilmektir.
Dünya ehli insanlar akıbeti meçhul nice lüzumsuz işler uğruna en kıymetli yıllarını harcarlar; sabahtan akşama kadar sağa sola koşturup dururlar da bir tek saati b ile ahiret hesabına değerlendirmeye çalışmazlar… Düşünce ve endişeler çoğunlukla dünya menşeli; çabalar umumiyetle dünyaya yöneliktir. En adi ve ehemmiyetsiz hedefler uğruna en kıymetli ömür sermayesi feda edilir. Yüz binlerce genç, heva ve heves yolunda telef olup gider… Gaye ve istikametini bulamayan bedbaht nesiller, boş hayallerin peşinde sürüklenip giderler.
Dünyaya dikilmiş bomboş gözler, cisim ve maddeden başka bir şey göremez hale gelirler; körlük ve şaşkınlık içinde heba olup giden nesiller… İsraf olan ve dünya çöplüğüne atılan nadide ömürler…
Dünya, mihnet ve meşakkat diyarı olduğu halde, dünya hayatını seçip tercih edenlere dünyanın en zor işleri bile kolay gelir. Adam bir sayfa bile Kur`an okuyup düşünmeye tahammül edemez ama saatlerce şeytani filimleri zevkle ve şevkle izlemeye devam eder. Ahretini kazanmak yolunda, sabah yatağından kalkmaya üşenirken, söz konusu dünya olunca gece uykuları kaçar; en basit işler için ince hesaplar yapar, arar sorar; sanki dünyada ebedi kalacakmış gibi yaşar… Ahiret hatırlatıldığı zaman, yüzlerce bahaneler ve olmadık mazeretler saymaya başlar; dünya işlerinde hırslı ve atılgan, ahiret amellerine gelince aciz ve hastadır…
İki rekât namazı bile zorla kılan dünya adamı, en küçük dünyalık menfaati için akıl almaz çabalar gösterir; onun için dünya daha önemli, dünyalık işler her şeyden önceliklidir. Üç günlük fani dünyaya aldanıp gönül bağlamış, cenneti bu dünyada yaşayacağını zannetmiştir.
Ama tercih ahiret olunca, her şey bir anda değişir; dünyalık işler ağır, ahretlik ameller kolay gelir. Çünkü algılama tarzı; bakış, görüş ve hissediş değişmiş, daha önce sürekli dünyaya bakan ve gece gündüz dünyalık hesaplar yapan gözler artık ahirete çevrilmiş, akıbeti görür gibi yakin peydah etmiştir… Şuuru derinden sarsan esaslı bir intibah şokuyla gönül gözü açılınca, tefekkür saati çalışmaya, maverai hakikatleri anlamaya başlamıştır. Akıbet ve ahiret derdine düşen gönül, asıl kar ve zararın farkına varmış, gafletle geçen yılların ıstırabıyla yanıp tutuşarak kaybettiğini telafi etmek için yola çıkmıştır.
Enes bin Malik (r.a)’ten rivayetle: “Bir gün Hz. Resulullah (s.a.v) dışarı çıkmış ve Ensardan bir gençle karşılaşmıştı. O genç Harise bin Numan olarak bilinirdi. Resul-i Ekrem (s.a.v) ona hitaben: “Nasıl sabahladın ey Harise?” diye sordu. Harise: “Gerçek bir mü`min olarak sabahladım!” dedi. Bunun üzerine Hz. Resulullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Sözüne dikkat ey Harise! Her hakikatin bir alameti ve nişanı vardır; senin imanının alameti ve nişanı nedir?” diye sordu. Harise (r.a) şöyle cevap verdi: “Nefsimi dünyadan tecrid ettim; gecemi (ibadetlerle) uyanık, gündüzümü (oruç tutarak) susuz geçirdim. Sanki Rabbimin arşına açıkgözle bakar gibiyim. Sanki cennet ehlini bir birini ziyaret ederken görür gibiyim. Sanki ben, cehennem ehlini orada koşuşturup dururken, ateşin içinde acıyla inleyip yalvarıp yakarırken görür gibiyim…” Bunun üzerine Hz. Resulullah (s.a.v) ona şöyle buyurdu: “Yakalamışsın, devam et. Yakalamışsın, devam et. Bu, Allahu Teâlâ’nın iman nimetiyle kalbini nurlandırdığı bir kuldur!” (Beyhaki, Şuabul iman, 10106; ve İbni Ebi Şeybe, musannef 30924)
Din-i mubin-i İslam’ın ilk bayraktarları olan o eşsiz nesil, imanı ve hayatıyla, kıyamete kadar gelecek bütün nesillere ve çağlara şamil yaşanmış canlı bir numune-i imtisal bırakmıştır. Onların örnek hayatı, en karanlık gecede bile parıldayamaya ve etrafına ışık saçmaya devam etmekte; yıldızlar misali aynı gaye için yola çıkan zaman kervanına kılavuzluk etmektedir. Nerede, ne zaman, ne yapmalı; kime, nasıl davranmalı? Sorularının en güzel cevabını Ashab-ı Kiram (radıyallahu anhüm)’ın hayatında bulabiliriz; ancak onların yolunu adım adım izleyerek hedefimize varabiliriz?
Tercih ahiret olunca, dünyadan sadece ihtiyaç ve zaruret miktarı alınır. İbadet ve salih amelleri çoğaltarak hakiki ve daimi hayat olan ahiret yurduna yatırım yapılır; karşılaşılan her sebep ve hadiseye ahiret penceresiyle bakılır ve imtihan mülahazası ile değerlendirilmeye çalışılır; her sebep ve hadisede imtihan noktaları aranır… Tercih ahiret olunca ve dünyaya ahiret penceresinden bakınca, artık her an bir imtihandır. Yaşanan ömrün her günü ve gecesi açılan yeni bir imtihan sayfasıdır. Hadiselerin vukuunda rol oynayan zahiri sebepler ne olursa olsun, intibahla uyanmış maverai gözler daima imtihan sorularına odaklanmış; zuhuratın verasında saklı cevabı, yani hikmet ve gaye planını aramaktadır. Hikmet ve gaye bilindikten sonra, hadiselerin ağırlığına tezahürlerin açıklığına katlanmak daha kolaydır. Tesadüfe mahal olmadığına göre, her sebep imtihan gayesinin bir parçasıdır. Zuhura gelen her hadisede bir imtihan payesi vardır.
Tercihi ahiret olan ve hayatın her anına imtihan nazarıyla bakan bir göz, fani dünyanın gelip geçici dertlerini fazla büyütmez; anlık zevklerine ve sahte makam, mevki ve güzelliklerine de ehemmiyet vermez… Sürekli ölümü, akıbeti, kabri, mahşeri, hesaba çekilişi, sırattan geçişi, cenneti ve cehennemi düşünen ve gaybi hakikatlere yakin peydah eden bir kimseye ahirete ma’tuf ameller zor ve ağır gelmez; bilakis, muvaffak kılındığı her salih amel onun huzur ve saadetini artırır. Yakin artınca, ameller çoğalır ve kolaylaşır. Yakin azalınca, ameller azalır ve zorlaşır. Dünyaya bakan gözler kamaşır ve aldanır. Ahirete bakan gözler ise behemehâl gaflet ve uykusundan uyanır ve gerçeğin farkına varır. Akıbet her yerde, herkese yakındır; tercihi ahiret olanlar, her halükarda kazançlı ve kârlıdır. Hadis-i şerifte buyrulduğu üzere, “Her gelecek yakındır!”
Yusuf Akyüz / İnzar Dergisi – Mart 2013
Yusuf Akyüz