İnsanoğlu anlaşılmaz ve aşılmaz engellerinden kurtulmak için daima bir kurtarıcı arar. Güç ve kudretinin yetersizliği bu arayışı hem hızlandırır hem de zaruri kılar. Bu durum insanlık için de geçerlidir. Yeryüzü nice kez zulmün çıkmazlarında, sömürünün girdabında, tuğyanın bataklığında debelenip durmuştur. Şirkin ve küfrün dişleri arasında can çekişir olmuştur. Çırpınmış, feryat etmiş, imdat çığlıkları atmış ve kendisine uzatılacak merhametli bir el, kurtarıcı bir kahraman bekleyedurmuştur.
İnsanlar, insanlık (hayat) yolculuğunda ufkunu aydınlatacak, umudunu canlandıracak, zulmet ve esareti kaldırıp insanlığın acısını dindirerek tüm insanlığı sahil-i selâmete eriştirecek bir kılavuz, bir rehber bekler.
İnsanoğlu özellikle Hz. Peygamber(sav)’den önce hep bu bekleyiş içinde olmuştur. Tarihsel süreçte bazen kısmi de olsa bu atmosfer diğer Nebi ve Resuller tarafından yakalanmış ancak netice değişmemiştir. Peygamber Efendimiz(sav)’in zuhuru, Asr-ı Saadet’in muştusu nice peygamberler, nice bilginler ve nice araştırmacılar tarafından dillendirilmiştir. Bu muştu nesilden nesle, çağlardan da öteye taşınmıştır.
“Ben ceddim İbrahim’in duası, kardeşim İsa’nın müjdesi ve annemin rüyasıyım.”( Hâkim, II; Ahmed IV, 127,128)
Muvahhid şâir Kuss bin Sâide’nin Ukâz Panayırı’nda Asr-ı Saadet’ten yıllar önce, aralarında Hazret-i Peygamber (sav)’in de bulunduğu bir cemaate yaptığı ve bi’set-i Nebî’yi muştulayan meşhur, muhteşem hitâbesi hâlen nice kulaklarda çınlamaktadır.
“Ey insanlar!
Geliniz, dinleyiniz, belleyiniz, ibret alınız! Yaşayan ölür, ölen fenâ bulur, olacak olur.” Sözleriyle başlayan ve;
“ Allâh’ın gelecek bir Peygamber’i var ki, gelmesi pek yakındır. O’nun gölgesi başınızın üzerine düştü. Ne mutlu o kimseye ki, O’na îmân edip de, O dahî ona hidâyet eyleye!”
Muştusuyla devam eden ve;
“Ey İyâd kabîlesi! Hani babalarınız ve dedeleriniz? Hani müzeyyen kâşâneler ve taştan hâneler yapan Âd ve Semûd? Hani dünyâ varlığına mağrûr olup da kavmine hitâben «Ben sizin en büyük Rabbinizim.» diyen Firavun ve Nemrud?
...
Her şey fânî, ancak Cenâb-ı Hak Bâkî’dir...” İkazıyla sonlan o hitabe...(Hitabenin tamamı için : İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 234-241)
Bizler de şu modern çağın gafletini dağıtacak bir münadiyi arıyoruz, arzuluyoruz.
Öncesi, geleceği yani O’nu muştulamışken sonrası, geçmişi yani O’nu aramış. Biri bulmak istediğini, diğeri kaybettiğini... İki kısım da o asrı, o çağı aramış. Evet Asr-ı Saadet insanlık tarihinin tam orta yerinde ve en tepesinde bulunuyor. Zirve topluluk... Tepeye çıkamamışlar da tepeden inmişler de tepenin o emsalsiz huzur ve saadetini özlerler, özlüyorlar.
Neden?
Elbette ki tepenin bahar iklimi evvelinin kışından da ahirinin yazından da daha güzeldir. Çünkü Asr-ı Saadet; asr-ı adalettir, asr-ı hürriyettir, asr-ı huzurdur. Mazlumun hakkını zalimden adilce alan bir asır. Mahruma, mağdura, muhtaca, mustazafa şefkatli kollarını açan asr-ı merhamet. Ezilenlerin hamisi olmakla beraber ezenlerin karşısında dimdik durabilmiş bir asır-ı kıyam. Şefkat, nezaket, asalet, vefa ve dürüstlük asrı... Hayâ ve edebin, ahlak ve namusun, şahsiyet ve duruşun asrı…
Kavmiyetçilik-milliyetçilik illetinden arındırılmış sınıfsız, imtiyazsız, iltimassız eşit ve hür bir asır.
Cahiliye devrinin karanlık ve kaba yaşayışlarından, en mükemmel surette Asr-ı Saadet aydınlığının muştusunu veren güneş elbetteki Hz. Muhammed Mustafa (sav)’dir. İnsanlığın beklediği, ısrarla istediği, son derece muhtaç olduğu önder, rehber O (sav)’ydu. Çünkü O, eşsiz ve pürüzsüz olan Asr- Saadet’in tek mimarıydı. Yüce bir fikrin ve derunî bir düşüncenin faziletli birer eyleme dönüşmesini sağlayan en mahir mimar.
Nebevî atmosferin o huzurlu, adaletli ve eşitlikçi ortamında insan insan olmuştur.
Evvelinde akıllarını vahyin nuruyla aydınlatamamış nice aydın, filozof, düşünürler insanın yaşam kalitesini ve insanın niteliğini ne derece arttırmışlardır? Müsbet veya menfî fikir ve tezleri kitapseverlerin raflarında yaldızlı kitaplardan öteye geçememiştir.
Örneğin Aristo’nun ahlak felsefesi veya Fârâbi’nin hayallerini süsleyen, faziletler şehri “Elmedinetü’l Fâdıla” hiçbir şekilde uygulama aşamasına geçememiştir. Tek bir yaraya çalınamamış merhem, tek bir acıyı dindirememiş ilaç, tek bir kalbe dokunamamış söz… Zalimi zulmünden uzaklaştırmayan, mazluma kol kanat germeyen, açı doyurmayan, muhtaca el uzatmayan beyhude çabalar… İlahî müdahale diyebileceğimiz vahyin dokunuşlarından mahrum olanlar insanlığın mahrumiyetini gideremezler. Sadece düşte, düşüncede kalmış ötesine erişememişlerdir.
Davranışa dönüşmeyen düşünce, düşünmeye bile değmez. Bu nedenle Asr-ı Saadet’i sıradan bir asırmış gibi anlamak, anlatmak yanlış olacaktır. O diğer asırların çok ötesinde birçok farklı yanları olan özgün, eşsiz bir asırdır. O asrın havasını, iklimini, atmosferini başka asırlara anlatmak da sıradan yöntemlerin çok ötesinde olmalıdır.
Çünkü o asır fıtratın içine derc edilmiş tüm vasıfların inkişafını sağlayan insanî, İslamî bir asırdır. O nedenledir ki fıtratı bozulmamış tüm insanların özünde o atmosferi yakalamak, o iklime erişmek, o asra ilerlemek vardır.
Öyleyse ahir zamanın ahirine sıkışmış bizler de Asr-ı Saadet’in atmosferini veya Siyer atmosferini yakalama arzu ve emeline sahibiz. Kimimiz bilerek, dileyerek arzumuzun peşindeyiz. Kimimiz bilmeyerek, inkâr ederek arzumuzdan bihaberiz. Kısaca Siyer atmosferini yakalamak, o iklime erişmek tüm insanlığın yegâne gayesi, biricik arzusu ve sarsılmaz birer emelidir demek yanlış olmasa gerek.
Bu arzu ve emele ulaşmamızı geciktiren, engelleyen zamanımızın problemlerini bulmak ve çözmek gerekmez mi?
Modern çağımızın keyfe kâfi yalnızlığı içinde kavrulan, savrulan birçok yanımız var. Hakikat arayışına bir türlü başlayamayan boş vermişliğimiz, keyfimize kurban edilen huzurumuz, araçsallaştırdığımız amaçlarımız, hobi düzlemine indirgediğimiz ibadetlerimiz ve ihlâssız ihsanlarımız…
“Bize gelin” diyenlerin çokluğunda “kendinize gelin” diyenlerin azlığıdır en büyük problem. Bizi bizle tanıştıracak şahitlere ne kadar da muhtacız. Acı bir gerçek.
Hazzın, hızın, hevesin vazgeçilemez olduğu bir asırda.. Vehn virüsü ile sürekli başkalaşan ve bir türlü kendisi olamayanların çağında... Asr-ı Saadet’ten insanlara miras kalan idrak ve anlayışın yorgun ve yatalak olduğu bu zaman! Tamamını kavrayamayınca eksik olduğuna hükmedilen, eksiğinden habersiz olununca tam olduğuna karar verilen yanıltıcı çağda...
Baş döndürücü hızda gelişen ve değişen bu teknolojik çağ bize biz olmayı unutturdu. Biz bizi bulamaz olmuşuz.
Sünnet-i Seniyye ile kazanılan, insana ait erdem ve vasıfların tamamı kaybedilmek üzere. Her fert, her toplum, her asır kaybettiklerini arar. Zamane arayışları aslında bulmak için değil, kayboluşlarına kılıf örmek için arar gibi görünür. Arayan bulur ancak ya arıyor gibi görünenler? Acı bir gerçek daha.
Gerçekten aramalı, gerçeği aramalı ve gerçek ile kuşanmalıyız.
Aradığımız o Nebevî atmosferi mistik ve efsunlu anlatışlardan beri kılmalıyız. Kuru ve salt maddi anlatımlardan da beri kılmamız gerektiği gibi. O’nu O’nun belirttiği usul ve esaslar ışığında yeni nesillere aktarmalıyız.
Hazreti Resulüllah (sav) şöyle buyurmaktadır:
“İnsanların seviyelerine inin.” (Ebu Davud, Edeb, 23)
“İnsanlara anlayabilecekleri şeyler söyleyiniz. Siz Allah ve Resulü’nün yalanlanmasını ister misiniz?” (Buhari, İlim, 4.)
“Bir gruba, akıllarının almayacağı şeyler söylersen, şüphesiz bu onların bir kısmı için bir fitne olur.” (Müslim, Mukaddime, 3.)
Eğitim-öğretim materyal ve teçhizatlar nasıl genişleyip yenileniyorsa o oranda yöntemlerimiz de genişleyip yenilenmeli. Amaçtan uzaklaşmadan araçların yenilenmesi gerekir. Aslı fasla, özü söze kurban etmeden...
Belirtilen acı gerçeklerin yanında şu tatlı gerçeği de unutmamak lazım.
Cahiliye devrinin kaba ve müşrik insanlarının kahir ekseriyetini, müşfik ve nazik muvahhidlere dönüştüren ve Asr-ı Saadet’e eriştiren o eşsiz Rehber(sav), bizi de bu ahir zamanın gafletinden çıkarıp saadetine eriştirecektir. O’na yönelerek canhıraş aranan adalet, erişilmez sanılan eşitlik ve huzur dolu mutluluk yeniden imar edilebilir.
Nasıl?
O dönemin olay ve olgularıyla, kanun ve kurallarıyla, sınır ve yasaklarıyla bire bir örtüşen sistemin dinamiklerini anlamak, yaşamak, anlatmak... Çağa uydurmadan uymak... Kırpmadan, eklemeden...
O’nu çağa getirmenin çıkmazlarına girmeden çağı O’na sunmak, götürmek...
Siyer iklimine gitmek ve o havayı solumak! Ordaymışçasına, görüyormuşçasına yaşamak! Asr-ı Saadet’e ilerlemek, terakki etmek... Sünnet-i Seniyye’yi özümseyerek uygulamak, iştiyakla yaşamak.
Son olarak şunu belirtmek gerekir ki:
Asrımızın sessiz ve de kimsesiz çığlıklarına cevap verecek, imdatlarına yetişecek ulvi bir yardımcı, mukaddes bir rehber, mümtaz bir şahsiyet var. Aradığımızı bulmak için, O’nu çağa anlatacak, akıllara kavratacak, çağlar ötesinde yazacak, modern çağımızda O’nun öğretilerini yaşayarak yaşatacak, çağın idrakine sunacak ihlâslı varisler, bahtiyar bahadırlar aranıyor.
inzar
inzar