Onlardan sonra gelenler ise şöyle derler: "Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla. Kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin tutturma! Ey Rabbimiz! Şüphesiz sen çok esirgeyicisin, çok merhametlisin. (Haşr: 10)
İnsanın geçmişine hürmet ve sadakati fıtratının gerektirdiği, fıtratın ihtiyaç duyduğu bir gerçektir. Geçmişi ve geçmişleri, kişinin birikimidir. Deneyim, tecrübe ve bilgi hazinesidir. Geçmiş ve dolayısıyla geçmişler, insan için kök mesabesindedir. Bir insanın geçmişi ne kadar derin ve dolu ise onun, geleceğini güven altında hissetmesi de o oranda güçlüdür, sağlamdır. Geleceğin üzerine bina edildiği temellerdir geçmiş ve geçmişler. İnsanın yanı başında duran ve kapitalistlerin bakış açısıyla üretimi tükenip sadece bir tüketim unsuruna dönüşmüş olan ihtiyarlara İslam ve Müslümanların bu kadar saygı ve hürmet göstermesi belki bir insanlık hazinesi olmalarından dolayıdır. Allah (cc)’ın rahmetinin calibleri olmalarının hikmetlerinden bir tanesi de bu olsa gerek.
Geçmiş ve geçmişlerine karşı lakayd ve hürmetsiz olan kişiler baba mirasına, uğrunda bir çaba sarf etmediği için ehemmiyet göstermeyip çarçur eden mirasyedilerden hiçbir farkları yoktur. İnsanların yanında da ehemmiyetleri yoktur. Geçmişlerine gereken hürmet ve hassasiyeti göstermeyenler, geçmişlerine saldıranlar köklerini koparan bir ağaçtan ya da merkezle iletişimini koparan bir parçadan farksızdırlar. Eninde sonunda bir gün sönecek, solacak ve kuruyacaklardır.
Geçmiş ve geçmişlere hürmet; onların hatıralarını canlı tutmak; miraslarını sonraki nesillere doğru ve aslı ile aktarmak ve bize bıraktıkları eserlerine sahip çıkmakladır. Bugün her devletin bir kültür bakanlığının olması ve bu bakanlığın bünyesinde tarihin, geçmişten kalan eserlerin korunması ve kaybolan eserlerinin ortaya çıkarılması gibi görev birimlerinin olması insanlığın bu fıtri ihtiyacının kurumsallaşmış halidir ve müspet bir oluşumdur.
Ama bütün bunlardan da öte geçmişlerinin davalarına, hedeflerine sahip çıkmak ve onlara yapılacak saldırıların önünde durmak ve hiçbir insan hatasız olmayacağına göre bilinçli ahfadlar olarak ecdadımızdan sadır olan beşeri hatalarının affı için onlar adına Rabbimizden istiğfar dilemek gerçek manada geçmişlere/ecdada sahip çıkmaktır.
Buraya kadar hemen hemen herkes hemfikirdir. Ama asıl irdelenmesi gereken mesele şudur; geçmişlerimiz derken kimi kastediyoruz. İşte bu ayeti kerime yukarıda sıraladıklarımızla beraber buna da açıklık getiriyor.
İslam şeriatına göre bir evlat en yakını olan babasının mirasına dahi inançları bir olmadığı zaman sahip çıkamaz. Yani mü`min bir evlat kâfir bir babanın mirasına sahip çıkamaz, aynı şekilde mü`min bir baba kafir bir evlada mirasını emanet edemez. İslam’ın nazarında ve aynı şekilde etkisi bakımından değer verilenler sıralamasında en gerilerde duran mal ve meta konusunda hüküm bu iken Müslüman bir toplumun kafir olan geçmişlerinin mirasına sahip çıkma gibi bir cehaletin içinde olmaları düşünülemez. Bizim geçmişlerimiz ister aramızda ırsiyet bağı olsun ister olmasın iman konusunda bize sabık olanlardır, bizden önceki mü`minlerdir.
Maalesef tıpkı milliyetin; “tanışma, dolayısıyla sevme ve buna binaen yardımlaşma” hikmetine binaen yaratıldığı halde bugün; “inkar etme, dolayısıyla nefret ve buna binaen de düşmanlık ve zarar verme” şekline çevrildiği gibi, ecdada hürmet duygusu da yolundan saptırılmış ve insanlara Cengiz Han gibi zalimlerin mirasına sahip çıkma ya da Zerdüşt gibi sapıtılmış inançlara sahip çıkma mecrasına evirilmeye çalışılıyor. Her ne kadar her seferinde İslam’ın sert duvarına toslamak durumunda kalmışlarsa bile bazı kesimler bu fıtratı bu yönlere kanalize etmekten umutlarını kesmiyorlar. Oysa bu, iman ehli, salih ve adil insanları onların zulümlerinin altında ezmekten başka bir işe yaramaz. Tıpkı rüşt ve takva sahibi salih insanların onların sapık fikirlerinden dolayı ruhi bunalımlara girmesine neden oldukları gibi…
Hasan El Benna, Seyyid Kutup ve diğer önde gelenler, Üstad Bediüzzaman, Şeyh Said Efendi, İskilipli Atıf hoca ve diğerleri, Cemalleddin Afgani, Muhammed Abduh, Muhammed İkbal, Mevdudi, İmam Humeyni, Mutahhari, Ali Şeriati bütün bu saydığımız ve saymamızın mümkün olmadığı diğerleri, küfrün en karanlık döneminin dünyaya hakim olduğu bir dönemde İslam ve Müslümanların geleceği için kıyam ettiler, cihad, cehd ve gayret içerisinde oldular. Bu mücadelelerini yürütürken Allah’tan başka hiçbir dayanakları yoktu. Bugün eğer Müslümanlar bir güç olarak dünya sahnesine çıkmışlarsa bunda geçmişlerimizin payı değerini ölçemeyeceğimiz kadar büyüktür.
Bu ayetin tedrisinden geçmiş Müslümanlar olarak bu insanlar hakkında, seleflerimiz hakkında saygı ve hürmetten başka bir şey düşünmemiz ve hataları için de Allah’tan mağfiret dilememiz Kur`ani bir edeptir.
Seyyid Kutup, bundan önceki ayet-i kerimenin işaret ettiği iki sınıf olan Ensar ve Muhacir ayetin nazil olduğu dönemde mevcut olan sınıflar olduğunu ancak bu ayet-i kerimenin işaret ettiği üçüncü sınıf olan tabiinler ayetin nazil olduğu dönemde henüz olmadığını, sadece Allahu Teâlânın ezeli ilminde mevcut olduğunu söyler.
Allahu Teâlâ onların sıfatlarını bu ayet-i kerimede sıralıyor. Onların en belirgin sıfatları; Rablerine yönelip günahlarının bağışlanmasını dilemeleridir. Sadece kendileri için değil, kendilerinden önce iman etmiş bulunan öncüler için de bağışlanmayı talep etmektir. İman eden herkese karşı kalbinde hiçbir kin kalmayacak kadar tertemiz bir kalp istemektir. Zira iman bağı onları inanmış herkese bağlamaktadır.” Diyor.
Bu sınıfın sıfatları Allah (cc)’ın ilminde bulunmanın yanında Kur`an-ı Kerim burada tabiinin takınması gereken tavırları önceden onlara haber veriyor. Bunlar;
1- Geçmişiniz İslam ve Müslümanların hayat serüvenidir, geçmişleriniz ise iman konusunda size sebkat edenler yani sizden önceki mü`minlerdir.
2- Hem kendiniz hem de geçmişlerinizin hataları için Allah (cc)’tan çokça mağfiret dileyin
3- Sizin kalbinizde mü`minlere karşı bir ‘ğıl’ ihanet veya kin bulunmasın
Bütün bunlar ancak Allah’ın hibe edebileceği şeyler olduğu için Allahu Teâlâ bu vasıfları sıralarken dua versiyonu ile sunmuş ki mü`minler buna terbiye edilsinler.
Kurtubi; bu ayetle işaret edilen sınıfın tabiinler ve kıyamete kadar İslam’a dâhil olacak olan sınıf olduğunu ifade etmiştir.
İbn-i Ebi Leyla bu ve bundan önceki ayet bağlamında insanların sınıfları hakkında şöyle bir açıklama yapmaktadır; insanlar üç kısımdırlar; yurtlarından göç etmiş muhacirler, muhacirlere evlerini açan ve onları seven Ensar, bir de bunlardan sonra gelip onlara tabi olanlar.
İmam Cafer-i Sadık ceddi İmam Zeynelabidin’den şöyle bir hikayeyi rivayet ediyor; “Adamın birisi ona Ya İmam Osman hakkında ne diyorsun” diye soruyor. İmam Ona; “sen ‘Bu mallar özellikle, Allah`tan bir lütuf ve hoşnudluk ararken ve Allah`ın dinine ve peygamberine yardım ederken yurtlarından ve mallarından uzaklaştırılan fakir muhacirlerindir. İşte onlar doğru kimselerin ta kendileridir.’ Ayetinde ifade edilen kavimden misin?” Diye sorar. O da; hayır, diye cevap verir. İmam ona; “peki sen; ‘Onlardan (muhacirlerden) önce o yurda (Medine`ye) yerleşmiş ve imanı da gönüllerine yerleştirmiş olanlar, hicret edenleri severler. Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden, hırsından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.’ Ayetinde ifade edilen kavimden misin?” Diye sorar o; hayır, diye cevap verir. Bu sefer de İmam ona; “öyle ise; ‘Onlardan sonra gelenler ise şöyle derler: "Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla. Kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin tutturma! Ey Rabbimiz! Şüphesiz sen çok esirgeyicisin, çok merhametlisin.’ Ayetinde ifade edilen kavimden olmaya çalış aksi halde İslam dairesinden çıkma tehlikesi ile karşı karşıyasın.” der.
Aynı şekilde bu ayet-i kerime sahabeye karşı muhabbetin vücubuyetine delalet ediyor. Zira onlardan sonra gelenler ganimete ortak olmaları için şu şartları taşımaları gerekiyor; Onları sevmeleri, onları veliler edinmeleri ve onlar için istiğfarda bulunmaları…
Rabbimiz! Selef-i salihinimize çokça rahmet, onlara karşı kalplerimizde bulunan muhabbeti artır ve bizleri onların yolu üzere istikrarlı olarak yürüyenlerden eyle! Amin…
Faruk Hamza / İnzar Dergisi – Eylül 2013
Faruk Hamza