Abdullah daha adını bilmediği tapınma hareketleri gayri ihtiyari yaparken bile aradığını bulmuş olmanın haliyle haftalardır imiğini sıkıp duran sıkıntılarından felah bulmuş, sinirleri boşalıp akan gözyaşlarıyla karışarak toprağa gömülmüştü. Gözünden yaşlar yanaklarına ordan yerlere damla damla düşerken O; “Aradığımı buldum, aradığımı buldum” diye inliyordu.
Abdullah’ın yaşlı ninesi Muşriba da alnından sonra gözlerinin altına kadar kafasını uzattığı damın hizasından hayretler içinde seyrediyordu. Bozuk plak gibi aynı soruyu kime sorduğunu dahi bilmeden sorup duruyordu; “Bu namaz..! Abdullah namaz kılmayı nasıl, kimden öğrendi?”
Abdullah içindeki boşlukları doldurmuş ve sıkıntılarını öldürmüş olmanın yorgunluğuyla kendini sırt üstü bıraktı. Göklerin sonu gelmez yüzünde yıldızları seyredip düşünmeye başladı; “Bu ihtiyar adamın ilahı ne büyükmüş! Ne Kral, ne saray, Ne Martil, ne onca şatafat… Hiçbir şey ile bitmek bilmeyen sıkıntılarım toprağa bir yüz sürtmeyle diniverdi. Yarın ilk işim o mağaraya gitmek olsun... Cesaretini toplamalısın Abdullah! Yaşlı bir adamdan korkup tavşanlar gibi kaçmanın ne anlamı vardı? İhtiyar bir adam işte, sana ne yapabilir ki?”
Böylece Abdullah yarına dair planlarını yapmıştı. Onu gizlice seyreden yaşlı ninesi Muşriba sessizce tahta merdivenden aşağı indi. Abdullah’ın annesi evin içinde geziniyor anne telaşlarla bekliyordu. Muşriba eve girince Abdullah’ın annesi; “Ne oldu? Abdullah’ın ne derdi varmış? Sana içini açtı mı?” Muşriba zavallı kadının sorularının bitmeyeceğini anladığından kestirip attı; “Yok konuşmadım. Baktım damda öylece uzanıyor, ben de kendi haline bıraktım geldim. Birazdan aşağı iner. Gelince sıkıştırmayın, üstüne de fazla varmayın.”
Yaşlı kadın haber vermekten ziyade biraz da Abdullah’ın annesini teskin etmek istemişti. Abdullah’ın annesi kaynanasının sözleriyle teselli bulmamıştı ama kendini inandırmak adına üstelemedi. Ancak titremeye devam eden dudakları ürkek kalbinin insicamı gibiydi.
Yaşlı Muşriba erine geçip yün eğirmeye bıraktığı yerden başladı. Kafasında kurtlar beynini kemiriyordu. “Bu çocuk namazı kimde gördü?” Yaşlı kadını asıl korkutan kıldığı namaz değildi. Abdullah’ın namaz kılarken birileri tarafından görülmesiydi.
Ertesi sabah
Abdullah sabahı zor etmiş, güneşin ilk ışıklaraıyla da yatağından fırlamıştı. Hızlı ve aceleyle giysilerini giymesi ninesinin dikkatini çekmişti. “Hayrola Abdullah! Erkenden nereye böyle?” Abdullah hafiften tekledi. Ağzını açmakta tereddüt edince ninesi vereceği cevaba yalan katmamasını ihtar etmek istercesine sorusunun arkasını getirdi; “Kral ve yaşlı sihirbaz da yoklar. Hafta başına kadar sana müsaade edildiğini söylemiştin..!” Abdullah içinde kalmıştı, ne diyeceğini bilemez halde kekeledi... Aklına gelen ilk cevabı bir çırpıda söyledi. Doğrudan kaçamak yapılırken en temel ve basit işlem buydu. Doğrunun dışında söylenecekleri bir çırpıda söylemek… O da öyle yaptı; “Hazır büyü derslerim yok, çoktandır köyün çocuklarıyla dağlara çıkmamıştık. Dün sözleştik bugün için. Hem arkadaşlarımı hem dağları çok özlemişim... Saraydan da sihirden de çok sıkıldım nine!”
Son cümlesi Abdullah’ın saklamaya çalıştığı şeyin ipucu niteliğindeydi. Eve her geldiğinde Sarayı, koridorlarını, odaları, cennet bahçelerini, Martil’i anlatmakla bitiremeyen, sarayın bir basamağından bahsederken bile ağzı bir karış anlatan Abdullah şimdi bıktığını söylüyordu. Oysa sihire de merak salmış, elde edeceği sihirli güçler sayesinde ülkenin en tanınmış adamlarından biri olacağını heves edip duruyordu. Dün gece nama, bugünde en tapındığı şeylere karşı ilgisizlik hali… İhtiyar kadın yüzündeki kırışıklar karşılığında hayattan aldığı tecrübelere dayanarak “Var bunda bit yeniği” diye mırıldanırken Abdullah kendini çoktan ahıra atmıştı bile. Katırı hazırlayıp dışarı çıkardığında ninesini elinde katık bohçası bekler buldu. Bir koşuda aldı alırken de ninesini okkalı bir dudakla candan öptü. Dün gece sıkılgan, içi dar, suratından düşen bin parça Abdullah gitmiş canlı, hayat dolu, güleç bir çocuk gelmişti. Bu durum ninesini de sevindirmişti. Abdullah’ın hayatına her ne girmişse de iyi bir şeydi. Kraldan ve saraydan nefret eden bu yaşlı kadı, sistemin çirkin yüzünü ve yaşattığı zulmleri iyi bilir ama kimselere açmaz, açılmazdı. Ülkede böylesine yığınla insan vardı. Zulmden inşa edilen sistemi ve kanlı sicilini bilir, tasdik etmezlerdi. Onlara gereken tek şey onları yekdiğerleriyle ortak paydada toplayacak birileri veya bir olaydı…
Abdullah katırıyla uzaklaşırken ninesi arkasından seslendi; “Oğulcağızım! Hani arkadaşların gelmedi. Tek başına nereye böyle? Onları beklemeyecek misin?”
Abdullah katırını koşturmaya devam eder halde yarım dönüp ninesine cevap etti; “Arkadaşlarım beni köyün diğer çıkışında bekliyor”
Ninesinin ikinci sorusu hemen geldi; “İyi de oğlum dağlara çıkacağız demiştin. Dağlar o tarafta değil ki..!”
Yaşlı kadının ikinci sorusu Abdullah’a kavuşmadan havada yutulmuştu. Yakaladığı açıklarla ayaküstü merakını yenmeye çalışan Muşriba Kadın geri içeri girdi. Nasılsa torunu akşam gelince ona her şeyi anlatacaktı…
Abdullah, doğruca mağaraya geldi. Katırını dağın üstündeki düzlüğe kazıkla bağladıktan sonra doğruca dağın diğer yüzündeki mağaraya inen patikanın yolunu tuttu. Patika mağaranın ağzından uzayıp aşağı doğru devam ediyordu. Abdullah mağaranın önüne gelince duraksadı. O yaşlı ihtiyarın içerde olup olmadığını bilmiyordu. Ama içerde olmasını çok arzuluyordu. Elini mağaranın ağzındaki kayalığa dayayıp boynunu içeri doğru uzattı. Kalbini titreten o mırıltılar duyulmuyordu. Ses alamayınca biraz daha mağaranın içine sokuldu. Hala bir şey duymuyordu. Son gelişinin aksine içinde korku değil utangaçlık hâkimdi. Refleksleri gevşeyen Abdullah iyice içeri girmiş, kendini birden mağaranın içinde bulmuştu. Mağarada kimsecikler yoktu. Bu durum Abdullah’ı hüzünlendirmişti. Zira tüm cesaretini toplayarak geldiği bu mağarada yaşlı adama yalvaracak ne pahasına olursa olsun “Bana Rabbini tanıt diyecekti.” Öyle ki Abdullah, O yaşlı adamın Rabbinin gönüllü kölesi olmayı bile teklif edecekti.. Ama tüm hayalleri suya düşmüştü. Bir daha onu nerde bulabilirdi ki? “Yazıklar olsun” diye kendi kendine esef etti; “Korkacak ne vardı da eline fırsat geçmişken kaçıverdin?”
Mağaradan kederle ayrılan Abdullah, patikadan yukarı çıkarken niyetinde buraya kadar gelmişken saraya bir uğramak olmuştu. Belki oralarda biraz oyalanırdı. Hem 3. gün oldu saraydan uzak kalmıştı. Patikanın düzlüğe açılan bitişine varınca katırına baktı. Gözleri fal taşı gibi açıldı. Kalbinin atışları o kadar sertleşti ki göğsünden dışarı darbe alıyormuş gibi hissetti.
Devam edecek
Genel
Genel