SAHABE HAYATINDAN TABLOLAR “Müjdeler olsun ey Kab!” KAB İBNİ MALİK (radiyallahu anh)
Tebük seferinden geri kalan ve “Peygamber Şairi” olarak bilinen sahabeden Hz. Kab İbni Malik (radiyallahu anh), hayatının bu ilginç tablosunu kendi dilinden şöyle anlatmaktadır:
“Ben Akabe gecesinde İslâm'la müşerref olup ilk antlaşmayı yaptığımız esnada Resulullah (aleyhissalatu vesselâm)'la beraberdim.
Benim Tebük seferinden geri kalışımla ilgili habere gelince, gerçekten ben hiçbir zaman, o sıradaki kadar güçlü ve zengin olmamıştım. Allah'a kasemle söylüyorum, daha önce hiçbir zaman iki devem olmamıştı. Ama o gazve sırasında iki tane binek devem vardı. Bir de Resulullah (aleyhissalatu vesselâm) gazaya niyet etti mi müphem ifadeler kullanarak asıl hedefi belli etmezdi. Fakat bu gazvede öyle yapmadı. Çünkü Tebük seferi çok sıcak bir mevsimde oluyordu. Uzak bir seferi ve tehlikeleri göze almış, büyük bir düşmanı hedef edinmişti. Müslümanlar gazve hazırlıklarını tam yapsınlar diye durumu ciddiyetle açıklamış, gidecekleri istikameti gizlemeksizin bildirmişti…
Bu gazve, meyvelerin olgunlaştığı, gölgelerin iyice tatlılaştığı bir zamana rastlamıştı. Ben de meyve ve gölgeye düşkün bir kimseydim.
Resulullah (aleyhissalatu vesselam) ve Müslümanlar yol hazırlığı yaptılar. Ben de onlarla yol hazırlığı yapmak üzere sabahleyin evden çıkar kararsızlık içinde hiçbir şey yapmadan geri dönerdim. Kendi kendime “Bu da bir şey mi, dilersem hazırlığı çabucak yapabilirim.” diye avunurdum. Bu hal böylece devam etti. Öyle ki, başkaları ciddi ciddi hazırlığını tamamlamıştı.
Derken Resulullah (aleyhissalatu vesselam) ve Müslümanlar yola çıktılar. Ben hâlâ hiçbir hazırlık yapmamıştım. Yine hazırlık için gittim geldim, ama bir şey yapmaya bir türlü elim varmıyordu. Bu hal böylece sürdü gitti. Ordu süratle yol aldı. Gazveden geri kaldım. Yine de yola çıkıp onlara kavuşmayı düşündüm. Keşke bunu yapsaydım. Bana bu da nasip olmadı.
Resulullah (aleyhissalatu vesselam) Medine'den ayrıldıktan sonra halkın arasına çıkınca gördüğüm bir husus beni üzmeye başladı: Çarşı pazarda benim gibi kalanlar ya münafıklık damgasını yemiş olanlar veya zayıflıkları sebebiyle Cenab-ı Hakk'ın mazur saydığı kimselerdi.
Öte yandan Resulullah (aleyhissalatu vesselam) da beni, Tebük'e varıncaya kadar hiç anmamış. Orada kalabalığın arasında otururken:
-Ka'b İbnu Mâlik ne yaptı? diye sormuş. Beni Seleme’den birisi:
-Ey Allah'ın Resûlü! Onu, yakışıklı iki elbisesi ve çalımla iki tarafına bakması Medine'de hapsetti, demiş. Muaz da ona şu cevabı vermiş:
-Ne kötü konuştun. Ey Allah'ın Resulü! Allah'a kasem olsun Malik hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyoruz, demiş.
Resulullah (aleyhissalatu vesselam) sükût buyurmuşlar. Bu durumda iken, uzaktan beyazlara bürünmüş bir adamın silüetini görmüş:
-Bu gelen Ebu Heyseme olmasın! demiş.
Gerçekten de o Ebu Heyseme imiş. Yani, sefer hazırlığı sırasında bir avuç hurma verdi diye münafıkların birbirlerine kaş-göz ederek istihza ettikleri zattı.
Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'ın Tebük'ten ayrılıp yola çıktığı haberi bana ulaşınca, keder ve üzüntüm tekrar arttı. Bir yalan hazırlamaya başladım. “Yarın, Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'ın öfkesinden ne söyleyerek kurtulabilirim?” diyordum. Bu hususta ailemde aklı başında herkesin fikrine müracaat ediyordum.
Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'ın gelmesi yaklaştı dendiği zaman yanlış düşüncelerim kayboldu. İyice anladım ki, hiçbir yalan asla beni kurtaramazdı. Doğruyu söylemeye karar verdim. Derken Resulullah (aleyhissalatu vesselam) bir sabah Medine'ye geldi. O, bir seferden dönünce ilk iş olarak mescide uğrar, iki rekât namaz kılar, ondan sonra halka görünürdü. Bu gelişinde de namazını kılıp halkı kabul etti. Sefere katılmayıp geride kalanlar gelip özür dilemeye, özürleri hususunda inandırıcı olmak için yeminler etmeye başladılar. Bunlar seksen kadar erkekti. Resulullah (aleyhissalatu vesselam) onların özürlerini kabul ediyor, onlardan beyat alıyor, onlara istiğfarda bulunuyor, işlerini Allah'a havale ediyordu.
Ben de geldim. Selam verdim. Selamımı işitince öfkeli öfkeli tebessüm etti ve "Gel!” dedi. Yaklaştım ve önüne oturdum.
-Niye geride kaldın, sen (Akabe'de) biat edip itaatı yüklenmiş değil miydin? dedi. Ben şu cevabı verdim:
-Evet ey Allah'ın Resulü! Ben senin değil de dünya ehlinden bir başkasının yanında oturmuş olsaydım, inandırıcı bir özür söyleyip mutlaka öfkesini gidererek yanından ayrılırdım. Çünkü, Allah bana yeterli bir ifade gücü vermiş bulunmaktadır. Ancak, Allah'a kasem olsun kesinlikle inanıyorum ki, bugün sizi, benden razı kılacak bir yalan söylesem çok geçmeden Allah sizi bana öfkelendirecektir. Size doğruyu söylesem bana kızacaksınız. Ama ben de o hususta Allah'tan af dilerim. Gerçeği söylüyorum, kasem olsun hiçbir özrüm yoktu. Vallahi başka hiçbir vakit, sizden geri kaldığım zamanki kadar güçlü ve zengin değildim.
Benim bu itirafım üzerine Resulullah (aleyhissalatu vesselam):
-İşte bu doğru konuştu, dedi ve bana da “Kalk, Allah senin hakkında hükmedinceye kadar bekle!" buyurdu.
Ben de kalktım. Ben-i Seleme’den bir kısım insanlar da koşarak beni takip ettiler ve bana:
-Allah'a kasem olsun bundan önce herhangi bir günah işlediğini bilmiyoruz. Savaştan geri kalan diğerlerinin yaptığı gibi Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'ın senin için yapacağı istiğfar bu günahını affettirmeye yeterdi, dediler. Sonra:
-Benim vaziyetime düşen başka biri var mı? diye sordum.
“Evet iki kişi daha tıpkı senin gibi itirafta bulundular. Onlara da sana söylenen söylendi. Mürare İbni Rebi ile Hilal İbni Ümeyye (radıyallahu anhüma)” dediler.
Bana çok salih iki kişi zikretmiş oldular. Bunlar Bedir gazvesinde bulunmuş, örnek kişilerdi. Bunların ismini duyunca, geri gidip özür beyan etme fikrinden vazgeçtim.
Derken Resulullah (aleyhissalatu vesselam), Müslümanlara gazveye katılmayanlardan sadece üçümüzle konuşmayı yasakladı. Bunun üzerine halk bizden çekindi ve yüz çevirdi. Öyle ki yeryüzü bana yabancılaştı. Dünya, önceden bilip tanıdığım dünya olmaktan çıktı.
Bu minval üzere elli gece geçirdik. Diğer iki arkadaşım, halktan uzaklaştılar. Evlerinde oturup ağlayarak vakit geçirdiler. Onlardan daha genç ve daha güçlü olan ben dışarı çıkıyor, namazlara katılıyor, çarşı pazar dolaşıyordum. Hiç kimse benimle konuşmuyordu. Bazen namazdan sonra, ashabıyla oturmakta olan Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'a uğrayıp selam veriyordum. İçimden, “Acaba, benim selamımı alarak dudaklarını kıpırdatır mı?” diye kendi kendime sorardım. Sonra yakınına durup namaz kılar, göz ucuyla da ona bakardım. Namaza durunca bana baktığını da görürdüm. Ama ben ona yönelecek olsam derhal benden yüzünü çevirirdi.
Müslümanların cefasından çektiğim bu ızdıraplı hal uzayınca, bir gün dayanamayıp gittim. Ebu Katade’nin bahçe duvarını aştım. O amcamın oğlu idi ve herkesten çok severdim. Yanına varınca selam verdim. Hayret! Vallahi selâmımı almadı. Kendisine:
-Ey Ebu Katade! Allah aşkına söyle. Allah ve Resulü'nü sevdiğimi bilmiyor musun? dedim. Sustu, cevap vermedi. Tekrar “Allah aşkına” diye yemin verdim, yine konuşmadı. Üçüncü sefer Allah adına yemin verdim. Bu defa:
-Allah ve Resulü daha iyi bilir! dedi. Bunun üzerine gözlerimden yaşlar boşandı. Geri döndüm, duvarı aştım.
Bir gün Medine çarşısında yürürken Medine'ye buğday satmaya gelmiş, Şam ahalisinden bir adam “Kab İbni Mâlik'i bana kim gösterecek?” diyordu. Halk beni ona gösterdi. Adam bana yaklaştı. Gassan Kralı'ndan bir mektup getirdi. Ben okuma-yazma bilirdim, hemen okudum. Mektupta şöyle diyordu: “Bana gelen habere göre arkadaşın sana sıkıntı veriyormuş. Allah seni hakaret görmek, sıkıntı çekmek için yaratmadı. Bize gel, sana iyi davranalım.” Mektubu okur okumaz “Bu da bir başka imtihan." dedim. Tandıra atıp yaktım.
Nihayet bu boğucu elli günden kırkı geçmiş, hakkımızda vahiy de gecikmişti. Aniden Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'ın elçisi geldi. Bana:
-Resulullah, hanımını terk etmeni emrediyor, dedi. Ben:
-Boşayacak mıyım, yoksa başka şekilde bir terk mi? diye sordum.
-Hayır, boşama! Ondan ayrıl, sakın yaklaşma! dedi.
Resulullah (aleyhissalatu vesselam) aynı haberi diğer iki arkadaşıma da göndermişti. Hanımıma
-Ailene dön, yanlarında kal! Allah bu meselede bir hüküm bildirinceye kadar da orada bekle! dedim.
Hilal İbni Ümeyye’nin hanımı Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'a müracaat ederek:
-Ey Allah'ın Resulü! Ümeyye İbni Hilal kendini kaybetmiş bir ihtiyardır, hizmetçisi de yoktur. Ona hizmetini yapıversem bir mahzuru var mı? diye izin istemiş.
-Hayır, hizmet edebilirsin, ancak sakın yakınlaşmada bulunma, cevabını almış. Kadın da:
-Hayır ya Resulullah! Vallahi, zaten onda kımıldayacak mecal kalmadı. Vallahi cezalandırıldığı günden şu ana kadar hiç ara vermeden habire ağlıyor, dedi.
Ailemden bazısı bana:
-Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'den hanımının hizmetlerini yapıvermesi için izin istesen iyi olur. Nitekim o, Hilal’in hanımına hizmet etmesi için müsaade etti, diye tavsiyede bulundu.
-Hayır, dedim. Böyle bir talepte bulunmayacağım. Bana ne diyeceğini nasıl bilebilirim, ben genç bir kimseyim.
Böylece sıkıntısı daha da artan on gece daha geçirdim. Konuşmaktan yasaklandığımızın üzerinden tam elli gece geçti. Ellinci gecenin sabah namazını evimizin damında kılmıştım. Ben Allah’u Teâla'nın hakkımızda belirttiği o dehşetli hal içinde oturmuş duruyordum. Ruhum sıkılmış, bütün genişliğine rağmen dünya daralmıştı. Sanki bir cendere içerisindeydim. Bir ses işittim. Bu, Sel dağı üzerine çıkmış yüksek sesle bağıran birinin sesiydi. Dikkat kesildim. Bana sesleniyordu:
-Ey Kab İbni Malik müjde! diyordu. Hemen secdeye kapandım. Hakkımızda bir kurtuluşun geldiğini anlamıştım.
Meğer Resulullah (aleyhissalatu vesselam), Cenab-ı Hakk'ın bizi affettiğine dair müjdeli haberi o gün sabah namazında halka duyurmuş, halk da bizi müjdelemek üzere koşuşmuş, bazıları da diğer iki arkadaşıma gitmiş. Bir zat bana doğru at koşmuştu. Eslemli biri de yaya olarak seğirtip dağa çıkmış... Tabii ki ses, attan daha hızlı yol aldı.
Müjdeci sesini duyduğum kimse, bir müddet sonra bizzat yanıma gelince derhal iki parça elbisemi çıkarıp kendisine giydirdim… Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'ı görmek arzusuyla dışarı fırladım. Yolda halk grup grup beni karşılıyor Cenab-ı Hakk'ın affı sebebiyle tebrik ediyordu.
Bu minval üzere mescite geldim. Resulullah (aleyhissalatu vesselam) etrafını saran ashabının ortasında oturuyordu. Beni görünce Talha İbni Ubeydullah kalktı. Bana doğru koşup musafaha yaptı ve beni tebrik etti…
Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'a selam verince memnuniyetten ışıl ışıl mütebessim bir yüzle:
-Müjdeler olsun! Annenden doğduğundan beri yaşadığın en hayırlı gününü tebrik ederim, dedi. Ben hemen sordum:
-Ey Allah'ın Resûlü, bu sizin bağışladığınız bir lütuf mu Cenab-ı Hak'tan gelen bir lütuf mu?
-Hayır, Allah'tan gelen bir lütuf! dedi.
Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'ın yüzü, sevindiğinde bir ay parçası gibi nurlanır ve parlardı. Biz, bunu derhal anlardık. Ben önüne oturunca:
-Ey Allah'ın Resulü! Mazhar olduğum bu af sebebiyle ne var ne yok bütün malımı Allah ve Resulü'ne bağışlıyorum, dedim.
-Hayır, dedi. Hepsi olmaz, bir kısmını kendine ayır, bu senin için daha hayırlı.
-Ey Allah'ın Resulü, biliyorum ki, Allah beni doğru sözlülüğümden dolayı kurtardı. Benim tövbemden biri de artık, yaşadığım müddetçe hep doğru söylemek olacaktır.
Allah'a yemin olsun, Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'a bunu söylediğim günden beri, doğru söz hususunda, Allah'ın bana lütfettiği ihsandan daha güzeline mazhar olan birisini bilmiyorum. Yine Allah'a kasem ederek söylüyorum, Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'a söz verdiğim günden beri bir kerecik olsun yalan söylemeyi düşünmedim. Geri kalan ömrümde de Allah'ın beni yalandan korumasını diliyorum…”
Selam olsun sözünde duran erlere…
Selam olsun Allah ve Resulünü sevenlere…
Selam olsun Hz. Kab İbni Malik’e…
Kaynakça:
1- Buharî, Vesâya 16, Cihad 103; Müslim, Tevbe 53
inzar
inzar