Eski demirci olan Hz. Habbab, düşünüyordu: Mekke’den Medine’ye dünyevi menfaatler için hicret etmemişlerdi. Bilakis hicretleri Allah rızası içindi. Lakin kerim olan Allah, kendilerine dünya nimetlerini de vermişti.
Aklına Musab bin Umeyr geldi. Yüce Allah’ın verdiği nimetlerden hiç tatmadan ahirete göçen Uhud şehidi. Şehid edildiği gün değil bu nimetler, onu saracak bir kefen dahi yoktu. Hırkasıyla örtmeye çalıştılar, kolları kesilmiş ve mızraklanarak öldürülmüş şehidi. Başını örtünce ayakları, ayaklarını örtünce başı açıkta kalıyordu Musab’ın. Sonunda başını örtüp ayaklarını kokulu otlarla kapattılar.
Hatırladığına göre Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, o gün şehitler defnedilirken yoksul kıyafeti içindeki bu güzide şehidi yanındaki ashabına gösterdi:
“Bakınız şu yiğide! Allah onun kalbini nurlandırdı da anne-babası arasında sizin görmediğiniz yiyecek ve içeceklerin en iyileriyle beslenmekte olduğunu görüp dururken Allah ve Resulünün sevgisi ona bunların hepsini bıraktırdı.”
Kefenin içindeki Musab’a bakan Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hüzünlü bir şekilde konuştu:
“Seni Mekke’de gördüğümde, elbisesi senden daha şık ve daha güzel saçlı kimse yoktu. İşte şimdi sen, kefenin içinde saçları dağınık bir haldesin.” Hemen peşinden “Müminler içinde Allah’a verdikleri sözde duran niceleri vardır. Onlardan bazısı sözünü yerine getirip o yolda canını vermiş, bazısı da -şehidliği- beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde -sözlerini- değiştirmemişlerdir.” (Ahzab Suresi/23) ayetini okudu. Uhud şehitlerinin cenazelerine bakıp devam etti: “Allah’ın Resulü şehadet eder ki, siz kıyamet gününde Allah katında şehid kimselersiniz. Ey İnsanlar! Onları ziyaret ediniz. Onlara selam veriniz. Allah’a yemin ederim ki, kıyamet gününe kadar birisi onlara selam verse onun selamını alırlar.”
Habbab’ın gözlerinden süzülen iki damla yaş, yanaklarından akarken yaşadığı fetihlerle dolu bu yıllarda rahat ve servet sahibiydi. Mükafatı dünyada verilmiş birinin endişesiyle huzursuzdu. Kendinden önce ölen arkadaşları aklına gelir, üzülürdü. Bir Hamza bir Musab aklına geldikçe imrenir dururdu. Aklı hala Musab bin Umeyr’de idi.
Orta boylu, yakışıklı, güzel huylu ve iyi bir hatip olan Hz. Musab, aile tarafından hem asil hem zengin biriydi. Oldukça iyi ve kaliteli giyinmesi de bu özelliklerine eklenince Mekke’nin sokaklarında yürümesi, herkesin dikkatini çekiyordu. Mekke ahalisi Musab’ı varlık içinde biri olarak tanıyor ve hatırlıyordu.
O günlerde Mekke’de fısıltılar almış başını gidiyordu. Yeni bir din yayılıyormuş. Peygamberi, Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’miş.
Putlar aklına geldikçe ne fayda ne zarar vermemeleri onlardan kaçınmasının tek sebebiydi. Yüreği, bu boşluğu kaldıramıyor, bir yol arıyordu.
Birden Erkam’ın evine doğru giderken kendini Allah’a ve Resulüne iman etmiş biri olarak buldu. Bir müddet namazlarını ve yeni geçirdiği bu değişimi sakladıysa da ailesi olanları haber aldı.
Sonrası eziyet, işkence ve hapisle neticelenen bir hayat olarak karşısına çıktı. Buna rağmen annesi Hunas’ın karşısına dikilerek Kur’an okudu. Vahyi ona bildirdi. Annesi oğlunu tokatlamak arzusundayken aniden karar değiştirip hapisle cezalandırdı. Artık annesi düşmanlıkta önde gelendi.
Musab için zenginlik fakirliğe dönüştü. Özgürlüğü kısıtlanıp hapsedildi. Aç ve susuz bırakılan Musab, sabır ve sebattan geri kalmadı. Her defasında “Allah’tan başka ilah yoktur; Muhammed, Allah’ın peygamberidir.” gerçeğini haykırıp durdu.
Hapiste olduğu bir gün, davadaşlarının Habeşistan’a hicret edeceklerini duyunca kaçıp hicret kervanına katıldı. Habeşistan’a göçtü diğer muhacirlerle beraber; ancak bir müddet sonra tekrar Mekke’ye döndü.
Birinci Akabe biatından sonra davetçi kimliği ortaya çıktı. Çünkü bir talep vardı Medineli Müslümanlardan gelen mektupta:
“Ey Allah’ın Resulü! İçimizde İslamiyet açıklanıp yayılmaya başlandı. İnsanları Allah’ın kitabına davet edecek, onlara Kur’an’ı okuyacak, İslam’ı anlatacak, emirlerinizi aramızda yayacak ve namazlarımızda bize imamlık yapacak birini gönder.”
Artık Musab, Medine davetçisiydi. Esad bin Zürare’nin evine yerleşti. İnsanlara İslam’ı tebliğe başladı. Hızla yayılan bu yeni dinin çırası, ev ev yanıyordu.
Bir gün tebliğ ve davet çalışmasında iken bir bahçede oturmuşlardı. Onlara sohbet ediyor, hakkı ve hakikatı dile getiriyordu. Birden karşısına biri dikildi. Öfke ve hiddet doluydu. Evs kabilesinin reisi olan Useyd bin Hudayr, elinde mızrak taşıyordu.
-Niçin yurdumuza gelip insanları aldatıyorsunuz? Sağ kalmak istiyorsan derhal ayrıl buradan!
Tehdit dolu ifadeler karşısında Useyd, yumuşak ve sakin bir ses duydu:
-Oturup söylediklerimi dinler misin? Beğenirsen kabul edersin. Değilse engel olursun.
Useyd’in bu makul teklifi kabul ettiği ve “Doğru söylüyorsun.” dediği andan itibaren yüzünde İslam’ın nuru belirmişti bile.
Useyd’in kulakları, önce Kur’an’dan ayetler işitti. Sonra gönlüne akan ılık bir duygunun aklını ve kalbini ele geçirdiğine şahit oldu. İster istemez ağzından kelimeler dökülüverdi:
-Bu ne kadar doğru ve güzel bir söz! Bu dine girmek isteyen ne yapar?
-Müslüman olmak isteyen elbise ve vücudunu temizleyip Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet eder.
Useyd, aynısını yapıp Müslüman olduğunda peşinden aynı yolla Sad bin Muaz da kabilesinin reisi olarak bu kervana katıldı. Medine’nin cömertlerinden ve ileri gelenlerinden Sad bin Ubade de Müslüman olunca Musab’ın ağzından dökülenler Hakk’ın, halkı çektiği güzel bir kokuya dönüştü. Medine’de İslam’ın girmediği/konuşulmadığı ev, yok gibiydi.
Davetçi olarak Medine’ye gönderilmesi ne kadar da isabetli bir karardı.
Medine’ye öğretmen olması ne güzel bir tercihti.
Hitabı ve hitabeti etkileyici ve kabul ettirici idi.
Hz. Musab, İslam’ın şahs-ı manevisini temsilde iyi bir örnekti.
Bedir savaşında Müslümanların sancaktarı olan Hz. Musab, gayret ve kahramanlık sahibi bir yiğitti.
Uhud savaşında ise çift zırh giymiş ve bu haliyle Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e benzeyen tek kişiydi. Hezimet başlayınca Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in etrafında çemberin daraldığını fark etti.
Gün, canı sevdiğine verme günüydü.
O’nun için annesinden, ailesinden hatta kabilesinden vazgeçmemiş miydi?
Niçin çekinecekti ki?
Niçin geri duracaktı ki?
Atılıverdi elindeki sancakla. Dilde tekbir sedalarıyla vuruşa vuruşa ilerlerken müşrik İbni Kamia atıyla ansızın belirdi. Nerden çıktı, nerden geldi bilemedi Hz. Musab. Sağ elinin birden koptuğunu görünce İbni Kamia’nın kılıcını fark etti. Sancağı, yere düşmeden sol eli kaptı. Ağzından ilahi kelamın sözleri dökülüyordu o esnada: “Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce de başka peygamberler gelip geçmiştir.”
Sancağı tutan sol elinin de yerde olduğunu gördüğünde iki eli de kesilmişti. Canı aklında değildi. Sancağın anlamı ve izzeti aklında olan Hz. Musab, pazılarıyla tutmak için abandı. Bu gayrete şahit olan İbni Kamia’nın mızrağı da saplanınca ruhu, yeşil kuşun kursağına yol aldı. Sevdiği Resulün yoluna canını verdiği için atlas iklimin mavi semasında şehadete uçtu.
“Bakınız şu yiğide!” diyen Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile yaşadığı hayat, ötelere yolculukla sonlanmıştı.
Amir bin Rebia Hz. Musab hakkında şunu demişti:
“Müslüman olduğum günden şehid düştüğü güne kadar dostum ve arkadaşımdı. Habeş ülkesine hicrette de yol arkadaşımızdı. Onun kadar güzel huylu ve güzel ahlaklı bir kimse görmedim.”
Hz. Ali’den gelen bir rivayet de şudur:
“Ben, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte mescitte bulunuyordum. Musab bin Umeyr yanımıza geldi. Onu böyle görünce gözleri yaşardı. Çünkü daha önce nimetler içinde yüzüyordu. O gün ise yamalı, deri bir elbise içinde bulunuyordu.”
Selam olsun sözünde duran erlere…
Selam olsun Allah ve Resulünü sevenlere…
Selam olsun Hz. Musab’a…
inzar
inzar