Hiçbir olay, sadece sonucuyla değerlendirilmemeli. Olaylar hakkında doğru sonuca ulaşmak, olayın vukuu bulduğu dönemin sosyal olgularını göz önünde bulundurmakla mümkündür.
Hamdullah Yıldız
Hiçbir olay, sadece sonucuyla değerlendirilmemeli. Olaylar hakkında doğru sonuca ulaşmak, olayın vukuu bulduğu dönemin sosyal olgularını göz önünde bulundurmakla mümkündür.
Yıllardır okullarda çocuklarımıza – harf inkılabının hikmeti(!) için – “Osmanlılarda okuma-yazma oranı oldukça düşüktü, bu oran Cumhuriyet’le beraber yükselmeye başladı.” diye başlayan bir masal ezberletilir; bu ezberi en iyi yapan eğitimciler de iyi öğretmen addedilir.
Masalın tekerlemesine kapılan genç beyinler, büyülü lafların sersemletici etkisinden olsa gerek, ayrıntıları yakalamaktan acizler veya sorgulama melekelerine virüs bulaşmıştır.
Evvela şunun altını çizerek belirteyim; bugünkü okuma-yazma oranı henüz Osmanlılardaki seviyeyi yakalayamamıştır ve seviyenin eşitlenmesi için epey zamana ihtiyaç var.
Biliyorum, iddia büyük.
Ancak iddianın dayanaklarını incelemeden iddiayı peşinen kabul etmek ne kadar yanlışsa, reddetmek de o kadar yanlıştır.
Peki, iddiamızın dayanakları nelerdir?
Osmanlılarda Müslüman tebaa, Kur’an-ı Kerim öğrenmeyi farz sayardı. Kur’an öğrenmeyi, namaz gibi veya tesettür gibi farz sayan bir toplum, doğal olarak Kur’an okumayı da yaşamın olmazsa olmazı kabul eder. Kur’an okumayı bilen her birey de doğal olarak okuma-yazma biliyor. Çünkü eğitim ve öğretimde kullanılan alfabe, Arap alfabesiydi.
Osmanlılarda tesettürsüz bayan oranıyla okuma-yazma bilmeyen insan oranı birbirine yakındı. Çünkü Kur’an-ı Kerim öğrenmek de kapanmak gibi dini bir vecibe sayılırdı.
Peki, neredeyse her ferdi okuma-yazma bilen Osmanlı toplumunda günlük gazete, dergi veya mecmua takip etme oranı yüzde kaçtı?
İşte bu oran tıpkı günümüzdeki gibi düşüktü.
Günümüzde de okuyabilen ama okumayan bir toplum söz konusu.
Twitter’da başkasına laf yetiştirmeyi yazarlık, yediği yemeği face’de paylaşmayı sanat sanan bir toplum var günümüzde.
Magazin kültürünün revaçta olduğunu düşünürsek, bizdeki oranın Osmanlılardan farklı olmadığını görürüz. Yılda beş ve daha fazla kitap okuyan insan sayısı, ülke nüfusunun % 3’ünü bulmazken hangi gelişmişlikten söz edebiliriz?
Dönüştürülmeye çalışılan toplumumuzda önce değer yargılarının altına dinamit sokuldu. Değer yargılarının değişmesiyle birlikte algılar da değişmeye yüz tuttu.
“Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir.” hadisi, seküler kültürün kirinden bulanan beyinlerde “yediğinin fotoğrafını paylaşmayan bizden değildir” biçiminde algılanır oldu.
Toplum olarak yaşadığımız bu değişim/dönüşüm kendiliğinden olmadı tabi ki. Bütün bu olanlar projelenmiş bir sürece dayanır.
Fransız İhtilali’nin yaydığı milliyetçilik düşüncesinden son yüzyılın hasta adamı Osmanlı da çok uluslu olması hasebiyle etkilendi. Bunu fırsata dönüştürmek isteyen Batı dünyası, Osmanlıdaki değişimi şekillendirmek için bir senaryo yazdı. Yazılan senaryoyu oynaması için yerli oyuncular gerekiyordu, çünkü ecnebilerin oynadığı hiçbir tiyatro, yerli vatandaşların duygularını tam olarak yansıtmıyordu. Dolayısıyla bu oyunların etki alanı sınırlı kalıyordu.
“Kurtuluş Savaşı” adı verilen oyuna göre önce Osmanlı/Anadolu baştan başa işgal edildi. Fransa, İngiltere, Rusya, İtalya ve Yunanistan’ın işgal ettiği bu bölgelerde Kurtuluş Savaşları diye tanımlanan I. İnönü, II.İnönü, Eskişehir/Kütahya Muharebeleri, Sakarya Meydan Savaşı ve Büyük Taarruz Savaşı adlarıyla beş savaş gerçekleşti. Tüm savaşlar, Yunanlılarla aramızda geçti, ama işgalci devletler birer birer bölgemizden çekildi. Biz I. İnönü’de Yunanlıları yendik, Ruslar çekildi. II. İnönü’de Yunanlıları yendik, Fransızlar çekildi. Beş savaşımız da Yunanlılarla oldu, ancak işgal güçleri işgal ettikleri yerleri terk ettiler. Sanki elin İtalyan’ı Akdeniz Bölgesi’ne yaz tatili için gelmiş veya Fransızlar Güneydoğu Anadolu’ya GAP turu yapmışlardı.
Bu anlı şanlı Kurtuluş Savaşlarının sonunda toplam on üç bin insanımız öldü.
Oysa Şapka Kanunu’na muhalefet ve Şeyh Said olayından dolayı binlerce insanın, Dersim Katliamı’nda resmi kaynaklara göre on üç bin, gayri resmi kaynaklara göre elli bine yakın insanın ölümü, aslında yeni devletin bağımsız bir devlet olma çabasından ziyade bir değiştirme/dönüştürme projesi olduğunu gösteriyor.
Beş savaşın toplamında ölen insanımızın sayısı beş on yıl içinde kendi öldürdüğümüzün çeyreği oluyor.
….
Bir toplumu dönüştürmenin olmazsa olmazı toplumun eğitim sistemini değiştirmekten geçer. Alfabe, tevhid-i tedrisat ve kılık kıyafette değişiklik, bu dönüştürmenin temel ayaklarıdır.
Dönüştürme, doğal olarak kolay olmaz, bedel gerektiriyordu. Harf inkılabı, dünyada benzeri olmayan bir cinayet biçiminde topluma dayatıldı.
Hoşgörü meleği ve barış havarileri(!)nin söylemekten imtina ettikleri katliamın etkilerini anlamak için ne ileri bir zekâya, ne de derin bir bilgiye ihtiyaç var. Olayın vahametini ve yıkımın etkilerini anlamak için sadece biraz empati gerekir.
İstanbul Üniversitesinde altmışını devirmiş bir profesör olduğunuzu ve akşam bu unvanınızla eve gittiğinizi düşünün. Sabahleyin dersine gireceğiniz yüzlerce öğrenciniz, araştırmanız gereken yığınca sorun var masanızda. İdealistsiniz ve işkolik derecesinde işinize bağlısınız.
Sabahleyin işe gidiyorsunuz ancak akşamleyin birileri tarafından harf inkılabının yapıldığını, bundan böyle herkesin yeni alfabeyi öğrenmesi gerektiğini, bunun tartışılmasının suç olduğunu görüyorsunuz.
Sınıfa doğru yol alıyorsunuz, kafanızda yığınla soru(n)…
Güvenlik elemanı, derslerin iptal olduğunu, bundan böyle eğitimin yeni alfabeyle gerçekleşeceğini söylüyor. Eve dönüyor ve altı yaşındaki torununuzla okuma-yazma kursuna başlıyorsunuz. Yani siz kocaman bir hiçsiniz, çünkü ilminiz piç sayılmış.
….
Yeni bir toplum inşa etmek için yola çıkan toplum mühendisleri toplumun bellek ve kültürüne format atıp yeni bir program yükleme gayretinde bulunmuşlar, siz kısmetinize düşeni yaşıyorsunuz. Durumunuz kimseyi ilgilendirmiyor, çünkü herkes kendisine verilen rolü oynamakla meşgul.
Harddisk’inize reset çekilmiş, torununuz doğal olarak sizden önce okumayı sökecek ve yıllar sonra dudaklarda 1930’larda ülkemizde okuma-yazma oranı % 15 iken diye beylik söz…
Bu topraklarda aynı tarihte Türkçe yasaklanıp Çince zorunlu dil olsaydı ve Çinceyi zorunlu dil yapanın dokunulmazlığı olsaydı, biz bugün “1930’lu yıllarda ülkemizde Çince konuşan insan sayısı % 15’lerdeydi” deyip Türkçenin ne kadar zor bir dil olduğunu ve Çincenin kerametlerini konuşur olurduk.
Hedef belli:
“On yılda on milyon genç yaratmak, yeni baştan”
Yeni bir nesil yaratmak için eskiye ait ne varsa kötülenecek ki, yeni nesillerin bırakın ona eğilimlerinin olmasını, ondan söz etmesinden bile çekinecek duruma getirilsin.
Bunu gerçekleştirmek için diliyle birlikte dinine de savaş açılacak ve yeni bir din inşa edilecekti.
“Ne örümcek ne füsun
Ne efsane ne yosun
Ka’be Arabın olsun
Bize Çankaya yeter”
dizelerinde de yeni dinin tapınağı zikredilecekti.
Sonuç: geçmişle bağları koparılmış, toplumsal hafızasına format atılmış bir millet, atalarından nefret eden ve onların yaptıklarından utanan bir nesil, reddettiği geçmişinin yerine bir şey koyamayınca gelecekle ilgili bir hedefi olmayan, amaçsız bir toplum…
Bunda bizim suçumuz var mı?
Elbette yok. Sorumlusu olmadığımız bir suçun cezasını çeken bahtsız bir toplumuz sadece.
Yapılması gereken de proje olan teze antitez üretmek; idraki canlı tutup, gayreti geliştirmek.
Yeryüzünde bin yıllık geçmişine format atılan başka bir millet var mı?
Bizden başka!...
Hamdullah Yıldız / İnzar Deergisi – Eylül 2015 (132. Sayı)
Yıllardır okullarda çocuklarımıza – harf inkılabının hikmeti(!) için – “Osmanlılarda okuma-yazma oranı oldukça düşüktü, bu oran Cumhuriyet’le beraber yükselmeye başladı.” diye başlayan bir masal ezberletilir; bu ezberi en iyi yapan eğitimciler de iyi öğretmen addedilir.
Masalın tekerlemesine kapılan genç beyinler, büyülü lafların sersemletici etkisinden olsa gerek, ayrıntıları yakalamaktan acizler veya sorgulama melekelerine virüs bulaşmıştır.
Evvela şunun altını çizerek belirteyim; bugünkü okuma-yazma oranı henüz Osmanlılardaki seviyeyi yakalayamamıştır ve seviyenin eşitlenmesi için epey zamana ihtiyaç var.
Biliyorum, iddia büyük.
Ancak iddianın dayanaklarını incelemeden iddiayı peşinen kabul etmek ne kadar yanlışsa, reddetmek de o kadar yanlıştır.
Peki, iddiamızın dayanakları nelerdir?
Osmanlılarda Müslüman tebaa, Kur’an-ı Kerim öğrenmeyi farz sayardı. Kur’an öğrenmeyi, namaz gibi veya tesettür gibi farz sayan bir toplum, doğal olarak Kur’an okumayı da yaşamın olmazsa olmazı kabul eder. Kur’an okumayı bilen her birey de doğal olarak okuma-yazma biliyor. Çünkü eğitim ve öğretimde kullanılan alfabe, Arap alfabesiydi.
Osmanlılarda tesettürsüz bayan oranıyla okuma-yazma bilmeyen insan oranı birbirine yakındı. Çünkü Kur’an-ı Kerim öğrenmek de kapanmak gibi dini bir vecibe sayılırdı.
Peki, neredeyse her ferdi okuma-yazma bilen Osmanlı toplumunda günlük gazete, dergi veya mecmua takip etme oranı yüzde kaçtı?
İşte bu oran tıpkı günümüzdeki gibi düşüktü.
Günümüzde de okuyabilen ama okumayan bir toplum söz konusu.
Twitter’da başkasına laf yetiştirmeyi yazarlık, yediği yemeği face’de paylaşmayı sanat sanan bir toplum var günümüzde.
Magazin kültürünün revaçta olduğunu düşünürsek, bizdeki oranın Osmanlılardan farklı olmadığını görürüz. Yılda beş ve daha fazla kitap okuyan insan sayısı, ülke nüfusunun % 3’ünü bulmazken hangi gelişmişlikten söz edebiliriz?
Dönüştürülmeye çalışılan toplumumuzda önce değer yargılarının altına dinamit sokuldu. Değer yargılarının değişmesiyle birlikte algılar da değişmeye yüz tuttu.
“Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir.” hadisi, seküler kültürün kirinden bulanan beyinlerde “yediğinin fotoğrafını paylaşmayan bizden değildir” biçiminde algılanır oldu.
Toplum olarak yaşadığımız bu değişim/dönüşüm kendiliğinden olmadı tabi ki. Bütün bu olanlar projelenmiş bir sürece dayanır.
Fransız İhtilali’nin yaydığı milliyetçilik düşüncesinden son yüzyılın hasta adamı Osmanlı da çok uluslu olması hasebiyle etkilendi. Bunu fırsata dönüştürmek isteyen Batı dünyası, Osmanlıdaki değişimi şekillendirmek için bir senaryo yazdı. Yazılan senaryoyu oynaması için yerli oyuncular gerekiyordu, çünkü ecnebilerin oynadığı hiçbir tiyatro, yerli vatandaşların duygularını tam olarak yansıtmıyordu. Dolayısıyla bu oyunların etki alanı sınırlı kalıyordu.
“Kurtuluş Savaşı” adı verilen oyuna göre önce Osmanlı/Anadolu baştan başa işgal edildi. Fransa, İngiltere, Rusya, İtalya ve Yunanistan’ın işgal ettiği bu bölgelerde Kurtuluş Savaşları diye tanımlanan I. İnönü, II.İnönü, Eskişehir/Kütahya Muharebeleri, Sakarya Meydan Savaşı ve Büyük Taarruz Savaşı adlarıyla beş savaş gerçekleşti. Tüm savaşlar, Yunanlılarla aramızda geçti, ama işgalci devletler birer birer bölgemizden çekildi. Biz I. İnönü’de Yunanlıları yendik, Ruslar çekildi. II. İnönü’de Yunanlıları yendik, Fransızlar çekildi. Beş savaşımız da Yunanlılarla oldu, ancak işgal güçleri işgal ettikleri yerleri terk ettiler. Sanki elin İtalyan’ı Akdeniz Bölgesi’ne yaz tatili için gelmiş veya Fransızlar Güneydoğu Anadolu’ya GAP turu yapmışlardı.
Bu anlı şanlı Kurtuluş Savaşlarının sonunda toplam on üç bin insanımız öldü.
Oysa Şapka Kanunu’na muhalefet ve Şeyh Said olayından dolayı binlerce insanın, Dersim Katliamı’nda resmi kaynaklara göre on üç bin, gayri resmi kaynaklara göre elli bine yakın insanın ölümü, aslında yeni devletin bağımsız bir devlet olma çabasından ziyade bir değiştirme/dönüştürme projesi olduğunu gösteriyor.
Beş savaşın toplamında ölen insanımızın sayısı beş on yıl içinde kendi öldürdüğümüzün çeyreği oluyor.
….
Bir toplumu dönüştürmenin olmazsa olmazı toplumun eğitim sistemini değiştirmekten geçer. Alfabe, tevhid-i tedrisat ve kılık kıyafette değişiklik, bu dönüştürmenin temel ayaklarıdır.
Dönüştürme, doğal olarak kolay olmaz, bedel gerektiriyordu. Harf inkılabı, dünyada benzeri olmayan bir cinayet biçiminde topluma dayatıldı.
Hoşgörü meleği ve barış havarileri(!)nin söylemekten imtina ettikleri katliamın etkilerini anlamak için ne ileri bir zekâya, ne de derin bir bilgiye ihtiyaç var. Olayın vahametini ve yıkımın etkilerini anlamak için sadece biraz empati gerekir.
İstanbul Üniversitesinde altmışını devirmiş bir profesör olduğunuzu ve akşam bu unvanınızla eve gittiğinizi düşünün. Sabahleyin dersine gireceğiniz yüzlerce öğrenciniz, araştırmanız gereken yığınca sorun var masanızda. İdealistsiniz ve işkolik derecesinde işinize bağlısınız.
Sabahleyin işe gidiyorsunuz ancak akşamleyin birileri tarafından harf inkılabının yapıldığını, bundan böyle herkesin yeni alfabeyi öğrenmesi gerektiğini, bunun tartışılmasının suç olduğunu görüyorsunuz.
Sınıfa doğru yol alıyorsunuz, kafanızda yığınla soru(n)…
Güvenlik elemanı, derslerin iptal olduğunu, bundan böyle eğitimin yeni alfabeyle gerçekleşeceğini söylüyor. Eve dönüyor ve altı yaşındaki torununuzla okuma-yazma kursuna başlıyorsunuz. Yani siz kocaman bir hiçsiniz, çünkü ilminiz piç sayılmış.
….
Yeni bir toplum inşa etmek için yola çıkan toplum mühendisleri toplumun bellek ve kültürüne format atıp yeni bir program yükleme gayretinde bulunmuşlar, siz kısmetinize düşeni yaşıyorsunuz. Durumunuz kimseyi ilgilendirmiyor, çünkü herkes kendisine verilen rolü oynamakla meşgul.
Harddisk’inize reset çekilmiş, torununuz doğal olarak sizden önce okumayı sökecek ve yıllar sonra dudaklarda 1930’larda ülkemizde okuma-yazma oranı % 15 iken diye beylik söz…
Bu topraklarda aynı tarihte Türkçe yasaklanıp Çince zorunlu dil olsaydı ve Çinceyi zorunlu dil yapanın dokunulmazlığı olsaydı, biz bugün “1930’lu yıllarda ülkemizde Çince konuşan insan sayısı % 15’lerdeydi” deyip Türkçenin ne kadar zor bir dil olduğunu ve Çincenin kerametlerini konuşur olurduk.
Hedef belli:
“On yılda on milyon genç yaratmak, yeni baştan”
Yeni bir nesil yaratmak için eskiye ait ne varsa kötülenecek ki, yeni nesillerin bırakın ona eğilimlerinin olmasını, ondan söz etmesinden bile çekinecek duruma getirilsin.
Bunu gerçekleştirmek için diliyle birlikte dinine de savaş açılacak ve yeni bir din inşa edilecekti.
“Ne örümcek ne füsun
Ne efsane ne yosun
Ka’be Arabın olsun
Bize Çankaya yeter”
dizelerinde de yeni dinin tapınağı zikredilecekti.
Sonuç: geçmişle bağları koparılmış, toplumsal hafızasına format atılmış bir millet, atalarından nefret eden ve onların yaptıklarından utanan bir nesil, reddettiği geçmişinin yerine bir şey koyamayınca gelecekle ilgili bir hedefi olmayan, amaçsız bir toplum…
Bunda bizim suçumuz var mı?
Elbette yok. Sorumlusu olmadığımız bir suçun cezasını çeken bahtsız bir toplumuz sadece.
Yapılması gereken de proje olan teze antitez üretmek; idraki canlı tutup, gayreti geliştirmek.
Yeryüzünde bin yıllık geçmişine format atılan başka bir millet var mı?
Bizden başka!...
Hamdullah Yıldız / İnzar Deergisi – Eylül 2015 (132. Sayı)
Hamdullah Yıldız