Zamana rağmen didinen bedenler! Zamana direnebileceğini zanneden nice canlar, esasen… Aldananlar… Aldatanlar… Ve aldatılanlar…
Neden mi?
Nasıl mı?
Yaşı epey ilerlemiş, hastalığın belini büktüğü babaannem! Onun gibi niceleri… Ve ondan pay edinen ben…
Ah koca bir ömrü neredeyse deviren sevgili nenem! Gözlerinde okuduğum hüznün tarifi mümkün mü, bilmem…
Anlamsız ve bir o kadar vurucu bakışlarına takılıp kaldım elan, kurtulamıyorum… Bir cendere ki sorma gitsin, çırpınamıyorum… Yaralı bir kuş misali gönlüm, sızısını durduramıyorum…
‘Beli bükülmüş’ derlerdi ve ben de duyardım da anlamazdım eskiden. Bugün sırtını sıvazlayınca anladım… Ne sen beni tanıdın oysa ne de ben sessizliğini… Ne sen beni duydun kanımca ne de ben sesini…
Sahi, yıllar önce kucağında beslediğin, oynayıp sevdiğin ben değil miydim? Eskiye dair anıları sorup dururken sabırla dinleyen ve cevap veren sen değil miydin?
Şimdi neden duymuyorsun sesimi? Neden anlamıyorsun söylediklerimi? Nasıl olur da tanımazsın beni?
Ellerime değen o kemikler senden bir parça değil mi? Alıp başını habersizce gidişlerin elinde değil mi? Aklında hangi türkünün nağmeleri var? Terennümün vuslattan gayrısı için mi? Kabullenemiyor musun yoksa çekip gidişleri? Sönmüş gülüşleri… Sinmiş bedenleri… Lal kesilmiş dilleri… Vefasız yürekleri…
Öyle ya, ufukta beliren çizgiler yüzüne sirayet ettiğinden beri kaybettin benliğini! Ömür gergefini dokuyup dururken söktün algı yetini… Zamana direnmeye çabalarken yitirdin kuvvetini…
A benim güzel ninem! Hatırlattın bana bir daha, Kur’an ayetini…
“Ve kimin ömrünü uzatırsak, onun yaratılışını tersine çeviririz (kuvvetini gideririz). Hâlâ akıl etmezler mi?” (Yasin / 68)
Uzun bir ömür ve tükenen bir kuvvet! Son nefesler… Son çırpınışlar… Nerde ne zaman gelip gideceği belli olmayan algılar… Vedalar… Aksi sedalar… Salalar… Ve yakarışlar… Kimi kez karşılıksız ve cevapsız kalırlar…
Ömür geçip gidiyor işte! Ne yaparsak yapalım buna ne engel olabiliyoruz ne de erteleyebiliyoruz… Gerisin geri de dönemiyoruz… Ancak hala akıl etmiyoruz… Hala yeterince algılamıyoruz… Hakikat güneşine sırtımız hala dönük ne yazık ki…
Oysa Rabbimiz akletmemizi, düşünmemizi, tefekkür etmemizi istiyor bizden! Bununla beraber gereğini yapmamız gerektiğini fısıldıyor içimize. Bunun için o kadar çok uyarıyor ki bizleri… Öyle ki her şey, her an bir fırsata dönüşüyor ve önümüzde beliriveriyor. Anı yakalamak da, yaşamak da, tabiri caizse sollamak da elimizde...
“Herhangi birinize ölüm gelip de, ‘Ey Rabbim! Beni yakın bir zamana kadar geciktirsen de sadaka verip iyilerden olsam!’ demeden önce, size rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda harcayın.” (Münafıkun /10)
Ömür sermayesi! Eriyip tükenmeden önce işlenmesi ve özenle muhafaza edilmesi gereken buz kütleleri misali… Eriyip tükenmesinden endişe edilmesi gerekli… Er ya da geç biteceği idraki elzem mi? Yoksa efdâl mi? Bilinmeli… İrdelenmeli…
Ömrün kadri kıymeti! Baha biçilmez hazineler misali… İnci, yakut değerli… Yitirilmesinden endişe edilmesi gerekli… Er ya da geç sönecek bir ay, bir güneş gibi… İrili ufaklı, yer yer parlak yıldızlar gibi… Gece gibi, gündüz gibi… Ve yıl gibi! Bilinmeli… Muhafaza edilmeli…
“Bereket, büyüklerinizin yanındadır” (*) buyuran Nebi (AS), ne de engin bir ufka kayırıyor gözlerimizi! Ömrün, ilmin, hilmin ve şefkatin bereketini yaşlıların yanı başına oturturken bir yandan da yol gösteriyor biz aciz bendelere… Onlara bakın, onlarla vakit geçirin, onları sayıp hürmet gösterin ki; kadir kıymet bilesiniz ve kadir kıymet göresiniz, diyor asırlar evvelinden…
Ah dili suskun, yüzündeki derin çizgilerin dillendiği ve çok şey söylediği güzel nenem! Senin varlığın bizler için bir rahmet vesilesi… Yaşamın onulmaz yönlerini gözler önüne seren bir ibret vesikası… Şefkatin boy gösterdiği bir âlem aynası… Sevinç ve kederin iç içe geçip harmanlandığı bir hikmet potası… Esasen en büyük lütuf bize, senin gibilerin varlığı… Öyle buyuruyor Nebi (AS):
“Beli bükülmüş ihtiyarlar, süt emen bebekler, otlayan hayvanlar olmasaydı belâlar sel gibi üstünüze dökülecekti.” (**)
Şimdi, ellerim kırık çıkık kemiklerine değmişken ve gözlerim bakışlarındaki nihayetsizliği görmüşken ömre ve geçiciliğine ne çok takıldım, bilsen… Duruşun ne çok vuruşa dönüştü de ne çok incitti, görsen… Ne çok ve ne farklı anlamlar yükledi belleğime, söyleyebilsem… Anlatabilsem…
Sözlerin geliyor aklıma! Sitemlerin doluşuyor kulaklarıma… Şimdi öylece gömülmüşsün yatağa… Ellerin tutmuyor, ellerimi eskiden tuttuğu gibi… Gözlerin görmüyor… İşitmiyorsun artık o kadar iyi… Ama yolcusun, en kutlu yolculuğa… Bunun farkından yoksun kalma da, gerisi elbet boş elbet anlamsız kalır ya… Ali Murtaza’nın (ra) dediği gibi:
“Ölümü unutmak, kalbi paslandırır.”
Ömür ve ölüm! Her ömrün sonu elbet ölüm… Ya ölümümüz nasıl bir sona matuf? Nasıl bir varışla varacağız Rabbimize? Nasıl bir son bekliyor bizi, ömrümüz nispetince… Bize düşen bunu düşünmek… Ve bir ömrü bu bilinçle geçirmek… O zaman ömür de ölüm de güzel ve anlamlı olacaktır inşallah…
Ömür sermayesini ahir ve asli yatırımlara dönüştürmek duasıyla…
Nur Kılıç / İnzar Dergisi - Haziran 2013
*(Münavi, Feyzu`l-Kadir, 3/220)
**(Acluni, Keşfü`l-Hafâ, 2/230)
Nur Kılıç